Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Bir falcı, Nostradamus’un oğlu... Ve Melek Azâzil’in düşüşü!

Bir falcı, Nostradamus’un oğlu... Ve Melek Azâzil’in düşüşü!

Bundan 10-15 yıl öncesinde, “televiz-yon”larda bir “falcı” ile ilgili haberler yer almıştı... “Bir falcının suçüstü yakalandığı” bildiriliyordu.

Peki, “suçu” neydi?..

“Ev kundaklamak!”

Neden?.. Çünkü efendim, “fal” bakarken, “fal baktıran”a demiş ki;

“Senin evin yanacak?”

Fal baktıran vatandaş, elbette paniğe kapılmış ve “beklemeye” başlamış...

Bir gün, iki gün, üç gün!..

Günler geçmiş,

Ama “yangın” filân yok!..

Tam “falcı”ya gidip, “falın çıkmadı” demeye hazırlanıyormuş ki!..

Bir gün, “evin civarında” falcıyı yakalamışlar... “Evi yakmak” için bir şeyler yapıyormuş... “Suçüstü” yakalandıktan sonra, demiş ki;

“Eğer bu ev yanmazsa, şöhretim söner ve bir daha bana fal baktırmazlar... Dolayısıyla para kazanamam... Bu ev yanmalı ki, namım yürüsün!”

NOSTRADAMUS’UN OĞLU

Benzeri bir olay, “Ünlü kâhin Nostradamus’un oğlu Cesar de Nostredame” için de anlatılır...

Malûm; “Nostradamus’un izinden” yürüyen oğlu Cesar, çeşitli “kehanet”lerde bulunur ama hiçbiri tutmaz!

Ne söylese, fiyasko!..

“Babası Nostradamus’un kehanetleri”nin çoğu gerçekleşmişti ama oğlunun kehanetlerinden hiçbiri gerçekleşmiyor!..

Homurdanmalar başlar!..

Cesar, bakar ki şöhret elden gidiyor... 

Bir gün, bir “ormanı” işaret eder ve “yanacak” der!..

Ne var ki; günler, haftalar, aylar geçmesine rağmen, ormanda bir “yangın emaresi” görülmez!..

“Kâhin(!) Cesar”, bakar ki “şöhret” elden gidiyor, tıpkı “falcı”(!) gibi, alır “benzin bidonu”nu eline, gider “yanacak” dediği ormana!..

Benzini döker!..

Tam “kibriti çakmaya” hazırlanırken, “suçüstü” yakalanır!..

Açıklama yine aynıdır;

“Kehanetlerimin çıkmamasından bıktım... Bu ormanı yakacaktım ki, insanlar bana inansın!”

ALİ ÜNAL’IN ZIRVALARI

Zaman yazarı Ali Ünal’ın Pazartesi günkü yazısını okuyunca, bu haberler geldi aklıma...

“Soma’daki maden ocağında şehit olan” işçilerin başlarına gelenleri “helâk olan toplumlar”a benzeten Ali Ünal, işçilerin madende “şehit” olmalarını da “AK Parti’ye oy vermelerine” bağlıyor ve diyordu ki:

“Kader, bir toplum hakkında umumî bir musibete hükmederken, toplum çoğunluğunun hata ve zulümlerini de nazara alır ve böylesi musibetler geldiği zaman suçlu-masum ayrımı yapmaz”

Tarihteki “helâk olan toplumlar”dan örnekler veren ve “helâk olma özellikleri”nin, “AK Parti’ye oy verenlerde de bulunduğunu” iddia eden Ali Ünal, bu iddiasına “Kur’an-ı Kerim’i de alet ediyor” ve yazısını şöyle devam ettiriyordu:

“Ve Kur’ân; helâk edilen kavimlerin aldatma, ahlâksızlık, ölçüde-tartıda hile yapma, zulüm, zalimlere körü körüne itaat, bol geçimlikle şımarma, fısk, ikazlara kulak asmama gibi sebeplerle helâk edildiğine vurgu yaparken, nefsi ruha, cebi, cüzdanı vicdana, mideyi kalbe, parayı ahlâka tercihten başka manâya gelmeyen ‘Çalıyor ama çalışıyor’la böyle bir iktidarı tercih edenler. Allah buyuruyor: 

“Zulmedenlere destek olmayın; yoksa size ateş dokunur.”

Herhalde “geri zekâlı” değiliz!..

“Aptal” ve “ebleh” de değiliz!..

Ali Ünal; yazısının sonunda; ne alâkası varsa, “Hocaefendi”den bahsediyor ki; bu yazıyı okuyanlar, Fetullah Gülen’in, “Allah ocaklarına ateşler salsın!” şeklindeki “beddua”sını hatırlasın ve desinler ki;

“Vay be,

Hocaefendi’nin bedduası tuttu!”

Artık, “Fetullah Gülen’in meşhur bedduası” mı tuttu, yoksa, “bedduanın tuttuğu görülsün” diye, “birileri” tarafından “o bedduanın gereği” mi yapıldı, orasını bilemiyorum!.. Çünkü, ortalıkta, “Ocakta gaz varken, dinamitlerin atıldığı” ve bu olayın “sabotaj” olduğuna dair iddialar dolaşıyor!..

Ama yine de, benim aklım;

Hâlâ “falcı”da,

Ve “Nostradamus’un oğlu”nda!..

MELEK AZÂZİL’İN DÜŞÜŞÜ!

Tam, yazının burasına gelmiştim ki, çoktandır görmediğim bir “ağabey” geldi ziyaretime...

Yazıya ara verip, biraz sohbet ettik... “Biraz yoğunsun, biliyorum... Yazını da bitirmemişsin... Sana Melek Azâzil’in ibretlik hikâyesini anlatayım da, onu yaz” dedi...

Başladı anlatmaya:

Melek Azâzil, bütün meleklerin hoca efendisi idi... Melekler gelirler halka halka olur onun dersini dinlerlerdi. Büyük âlimdi. Gündelik ibadetlerinin dışında Teheccüd namazları da kılar. Her an Allah’ı zikrederdi. 

Tam bin sene, evet; dile kolay, tam bin sene meleklere hocalık etti. Sayısız melek onun talebesi oldu. Kendisine bütün melekler hayrandı. Onu görmek, onunla sohbet etmek, hele hele onun vaazlarını dinlemek için kâinatın dört bir yanından melekler koşa koşa gelirlerdi. 

Ağlar, ağlatır, melekleri coşturdukça coştururdu. 

O, dersine ve vaazlarına katılan meleklerden memnundu. Melekler de ondan. Ünü her tarafa yayılmıştı. Kâinatın her bir yanında onun adı anılıyor, şöhretini duymayan kalmıyordu. 

O, bir taneydi. 

Eşi, benzeri, rakibi yoktu.

Derken Cenab-ı Allah, bir gün hiç beklenmedik bir karar aldı. Kararını da meleklere açıkladı. Azâzil başta olmak üzere bütün melekler, Cenab-ı Allah’tan bu kararı uygulamamasını, vazgeçmesini istediler. Fakat Allah bir kere karar vermişti ve sonunda kararını gerçekleştirdi. 

İnsanoğlunun ilk atasını yarattı.

Yani, Hz. Adem(a.s.)’i... 

Yaratmakla da kalmadı, bütün meleklere ona bîat etmeleri emrini verdi. 

Bütün melekler emre uydular. 

Bir tanesi hâriç. 

Evet, aynen tahmin edileceği gibi... 

Melek Azâzil emre karşı geldi. Niçin karşı geldiği sorulunca da şu cevabı verdi.

“Ben var ya ben, ben önemli bir meleğim. Benim hamurum asîl. Ben pırıl pırıl, berrak bir alevden yaratılmışım. Bir de şu yarattığın mahlûka bak! Mayası çamur. Onun, aslı da nesli de kara balçık!.. Ben asil, ben soylu, ben ünlü Azâzil ona mı tâbi olacağım? O kim oluyor ki? Ben bin senedir hocaefendilik yapayım, onca anlı şanlı olayım, sayısız talebe yetiştireyim... Kökü çamur olan biri benden üstün olsun! Ben, benden üstününü tanımam.

Benim mi önemli olmam lâzım, yoksa bu yeni yaratık mı? Olmaz böyle şey! 

Kabul etmiyorum onu! 

O bana teslim olsun! O benim dediğimi yapsın! Ona emri ben vereyim! Ben varken onun sözü niye geçsin ki?..”

Kısacası “ben”, “ben” dedi durdu. 

Kibrinden, gururundan, büyüklenmesinden hiç taviz vermedi.

Cenab-ı Allah da onun böylesine benlik dâvâsına kalkışmasına gazaplandı, öfkelendi ve onu o mutluluk diyarından, evet Cennet’indenebediyyen kovdu. 

Adı da, artık Melek Azâzil değil de, lânetlenmiş İblis oldu.”

Ziyaretime gelen “ağabey” bu hikâyeyi anlattı ve gördüğünüz gibi ben de sizlere aktardım ama, “yazının bütünü” ile bir ilgisinin olup-olmadığının takdirini sizlere bırakıyorum...

Yazıyı uzatmanın âlemi yok...

Bir “dua” ile bitireyim:

“Cenab-ı Allah bizleri; kibri, gururu, böbürlenmesi, enaniyeti ve büyüklenmesi ile iblisleşen kullarından eylemesin.”

Amin...

 *********************************************************************************

Ilımlı İslâm out, “Beyaz”lar ve “Kolon”lar in!

Haşmet Babaoğlu, dünkü Sabah’ta “ilginç bir yazı” kaleme almış... Suriye’de, Mısır’da, Ukrayna’da olan-bitenlere dikkat çektikten sonra, sözü “maden kazası” bahane edilerek, “Anglosakson basını”nda Başbakan Tayyip Erdoğan’a yönelik “bitmek bilmez eleştirilere” getirmiş ve sormuş:

“Bunlar rastlantı olabilir mi?”

Olamayacağını da şöyle izah etmiş:

“Batı’da neo-oryantalizm döneminin bittiğini ve yavaş yavaş yeni kolonyalizm çağının açıldığını düşünüyorum.

O yüzden geçmişte oryantalizmin bir “renk” olarak sevdiği ılımlı İslâm veya devrimci muhafazakâr siyasetler, Batı için yararsızlaşmaya başladı.

Şimdi sadece kendilerine benzediğini düşündükleri “beyazlar” ve “kolonlar”la iş çevirmeye hazırlanıyorlar.

Geri kalan kesimler mi?

Onlar için de “ölçülü bir muamele” uygun görürler, olur biter!

Karşı karşıya olduğumuz asıl büyük dert bu!”

Yazı özetle böyle... Kim bu “kolon”lar diye sormayın!.. Bu “kolon”lar; Türkiye’nin “kolon kanseri”ne yakalanıp, “devrilmesi” için uğraşanlardır.

Siz, onları çok iyi tanıyorsunuz!

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi