“Eskiye ait ne varsa devireceğiz!”

“Eskiye ait ne varsa devireceğiz!”
Atatürk’le uzun uzadıya konuşma fırsatı bulan ve bunları da New-York Times gazetesinde makale olarak yayınlayan Fransız siyaset ve fikir adamı mösyö Edouard Herriot, Atatürk’ten kadınların peçelerini nasıl attırdığını sormuş ve şu cevabı almış

FATİH UĞURLU'NUN YAZI DİZİSİNDEN

Girizgâh: CHP’nin çarşaf açılımından sonra tekrar gündeme gelen bu hanım kıyafeti, memleketimizin en önemli meselesi olmayı sürdürüyor. Hâlâ mazrufa değil de zarfa bakıyoruz. Eskiden beri bizi idare edenlerin çarşaftan rahatsız olduklarını bilirdik. İçeri girmek için batının kapısında beklediğimiz zamanlarda, onlarla uyum sağlayamayacağımız, horlanacağımız endişesi ile, bizi yönetenler zaman zaman yumuşak, zaman zaman tatlı sert bir üslupla, çarşafa karşı bir mücadeleyi yürütmüşlerdi Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllar... Kurtuluş Savaşı’nda en ön saflarda olan, cephane imal eden, cepheye taşıyan çarşaflıların kulağı çekiliyor birer birer... Artık devir değişmiştir. Devir deyince, akla geçmişe ait ne varsa devirmek gelmektedir. Burada beynime adeta kazınan bir kitaba bedel bir karikatür geliyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında yayınlanmış. Küçük bir çocuk, babasını öldürmüş, mahkemede yargılanıyor. Hakim soruyor:

- Babanı öldürmüşsün doğru mu?

- Evet efendim, eskiye ait ne varsa devireceğiz!

Dedem, Faik Aldağ. Osmanlı’nın son, cumhuriyetin ilk polislerinden. Eşi çarşaflı ve o günlerde polislere ikinci bir görev olarak çarşaf yırtmak gibi ulvî (!) bir görev daha veriliyor. Dedemin Konya’da Kapı Camii’nde imamlık görevini deruhte eden Aksekili Hoca namı ile maruf bir de kayınpederin damadı olmak gibi bir suçu daha vardır. Bu iç çatışmaları yaşar dedem. Kendisi çarşaf yırtmaz, ama yırtan arkadaşlarına da bir şey diyemez. Hatta zaman zaman kendi eşi bu saldırılara hedef olur. Kurtuluş Savaşı’nın sembol isimlerinden Erzurumlu Şalcı Bacı idam edilir, şapka kanununa muhalefetten. İdam sehpasına çıkarılırken siyah çarşaflıdır ve son sözleri Erzurum şivesiyle “kadın şapka giye ki asıla...” olmuştur. Suçu, yeni çıkarılan şapka kanununu tenkit etmektir.
Çetin Altan, Şalcı Bacı’yı asan dedesi Tatar Hasan Paşa’dan ve bu olaydan bahsederken, içinde tatsız bir burukluk kaldığını söyleyecektir:

“Dedem Hasan Paşa çok sert bir askerdi. İsmet Paşa topçu okulunda öğrenci iken, Hasan Paşa okul müdürüydü. Sonrası ünlü komutanlar olan o dönemin öğrencileri, anlatıp dururlar Hasan Paşa’nın sertliğini. Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir kentte, hızını alamayıp bir de kadın asmıştı. Sanırsam siyasal suçtan ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce, “Ben bir hatun kişiyim. Şapka ile ne derdim ola ki” demiş galiba. Ben o tarihte henüz doğmamışım. Çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince sızı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde.”

Şalcı Bacı için bir Erzurum ağlar, gizli gizli! Çünkü aşikâre ağlamak da devrimleri tenkit anlamına gelmektedir. Öyle ki, cesedini bile iki gün sehpadan indirmezler. Niyetleri halka korku salmaktır zira. Daha yapacak çok işleri vardır.

27 Mayıs 1960 darbesinde yine çarşaf gündemdedir. İhtilalin gür sesi Albay Alparslan Türkeş, çarşafın Anadolu’yu kara bir bulut gibi kapladığını söylemektedir. İhtilalciler, sık sık çarşaf çıkartma haftaları düzenlerler. 12 Mart ve 12 Eylül’de benzer sahneler yaşarız. 28 Şubat’ta ise artık süt taşmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu’nda çarşaflıların sokaklardan toplanması istenildiğinde bir yiğit kadın söz alacaktır, İçişleri Bakanı Meral Akşener. “Bir Sütçü İmam olayına hazır mıyız?” diye sorar Akşener. Zira İçişleri Bakanı halkın çok fazla sıkıştırıldığını ve barajın kapakları açılmazsa sosyal bir patlama olacağından endişelidir. Ve o günler de geçer. Bugün geldiğimiz noktada CHP bile, yani bütün bu zulümlerin mimarı CHP bile çarşaf açılımından söz etmektedir. Devletin, insanların kılık-kıyafetleri ile uğraşmasının mantıksızlığının altını çizmektedirler artık. Böyle bir mevsimde biz de geçmişten günümüze çarşafa bir nazar edelim dedik. Erzurumlu Şalcı Bacıya rahmet dileyerek!

F.U.
“Konya Hilal-i Ahmer (Kızılay) şubesinin düzenlediği çaylı toplantıda da Gazi, hem nalına, hem mıhına vurmaktadır. Kadınların yaygın giysisi olan çarşafı eleştirirken bir yandan da denge unsuru olarak İstanbul’da ve büyük şehirlerimizde Avrupaî tarzda giyinen kadınları topa tutmakta ve taklitçiliği şiddetle eleştirmektedir.”
“Halbuki aynı Atatürk, büyük şehirlerde yapılan balolarda ısrarla salondaki evli-bekar, kadın ve erkekleri birbiri ile dans etmeye adeta zorlamaktadır. Buna kendisi bizzat öncülük etmektedir.”

İnkılapların sahibi, cumhuriyeti kurarken, kadınlarla ilgili; onların hayatını derinden etkileyecek bir teklif getiriyordu. Tesettürü ortadan kaldırmak! Bunun içinde merdivenler birer birer çıkılmalı, halkta tepkiye sebep olacak davranışlardan kaçınılmalıydı. Gazi, bir Anadolu gezisine çıkacak ve şehir şehir, kasaba kasaba erkeklere ve kadınlara ayrı ayrı yaptığı toplantılarla, kadınların örtünmesi ile ilgili yapacaklarına zemin hazırlayacaktı. Bugünün üniversite kapılarında uygulanan ikna odaları gibi bir uygulama yürürlükte idi. 30 Ocak 1923’te İzmir’de halka hitaben yaptığı bir konuşmada sözü döndürüp dolaştırıp kadınların örtünmelerine getirecektir:

“- Kasaba ve şehirlerde yabancıların dikkati en çok örtünme şekli üzerinde toplanıyor. Buna bakanlar, kadınlarımızın hiçbir şey görmediklerini sanıyor. Bununla beraber din gereği olan örtünme, kısaca belirtmek gerekirse, denebilir ki; kadınların sıkıntı çekmesine yol açmayacak ve adaba aykırı olmayacak şekilde basit olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından tecrit edecek bir şekilde olmamalıdır.”

KONYA’DA GENÇLERE DİNİ TERMİNOLOJİ İLE HİTAP EDER
20 Mart 1923’te de Konya’dadır Mustafa Kemal. Önce hükümet binasında Konya esnaf ve sanatkârları ile yemekli bir toplantı düzenler. Aynı gün Konya Türk Ocağında verilen çaylı toplantıda da Konyalı esnaf ve sanatkârları ile yemekli bir toplantı düzenler. Aynı gün Konya Türk Ocağında verilen çaylı toplantıda da Konyalı gençlerle bir toplantı yapacaktır. Kullandığı üslûp, tarihçi Mete Tunçay’ı haklı çıkarmaktadır. İnkılapların sahibi, bulunduğu yer ve zamana göre konuşmaktadır. Konya’da gençlere dini bir terminoloji ile hitabeder:

“- Hepinizce bilinir ki, Cenab-ı Peygamber, Kur’an hükümlerini bildirmeye görevlendirildiği tarihte, çevremizdeki ülkelerde çeşitli kavimler vardı. İslâm dinini bütün insanlığa kabul ettirmek için, Allah yolunda kılıç çeken Arap savaşçıları, asırlarca yüksek medeniyetler yaşamış milli geçmişlerine örf ve geleneklerine sahip birçok kavimleri, Türkler, İraniler, Mısırlılar, Bizanslılar gibi kavimleri az zamanda İslâmiyet dairesine aldılar.”
Gazi’nin ikna turunda ertesi gün kadınlar vardır. Konya Hilal-i Ahmer (Kızılay) şubesinin düzenlediği çaylı toplantıda da Gazi, hem nalına, hem mıhına vurmaktadır. Kadınların yaygın giysisi olan çarşafı eleştirirken bir yandan da denge unsuru olarak İstanbul’da ve büyük şehirlerimizde Avrupaî tarzda giyinen kadınları topa tutmakta ve taklitçiliği şiddetle eleştirmektedir:

“Muhterem Hanımlar, düşmanlarımızı aldatan bu dış görüntü bilhassa kadınlarımızın şeklinden, giyim tarzından ve örtünme şeklinden kaynaklanıyor. Onların aldanmalarına yol açan diğer bir nokta da yabancılarla temas edebilecek mevkide bulunan kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin milli tavır ve hareketlerimizin timsali olmayıp, belki Avrupa tavır ve hareketlerinin taklitçisi olarak görülmesidir. Filhakika memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerde giyim tarzımız, kıyafetlerimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirlerdeki kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde iki şekil tecelli ediyor ya ifrat, ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arz edilmeyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince örtünselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. Dini örtünme, kadınlar için zorluk çıkarmayacak, kadınların toplum hayatında; ekonomik hayatta, çalışma hayatında ve ilim hayatında erkeklerle ortak çalışmalar yapmasına mani bulunmayacak bir normal şekildedir. Bu normal şekil, toplumumuzun ahlak ve terbiyesine aykırı değildir.”

Halbuki aynı Atatürk, büyük şehirlerde yapılan balolarda ısrarla salondaki evli-bekar, kadın ve erkekleri birbiri ile dans etmeye adeta zorlamaktadır. Buna kendisi bizzat öncülük etmektedir. Bu hususu ünlü İngiliz yazar Lord Kinross “Atatürk” adlı eserinde büyük bir keyifle anlatır:

“Gazi, 1925’teki Kastamonu gezisinden biraz sonra, daha uyanık bir şehir olan İzmir’e gitti. Burada, aslında ilk Türk balosu denebilecek bir gösteriye başkanlık etti. Çağrılanlar, yalnız Müslümanlar ve eşleriydi. Orkestra, Batı Müziği çalıyordu; davetlilerden dans etmeleri istendi. Ama bu onlara, Gazi, valinin kızıyla bir fokstrota kalktıktan sonra bile, çekilmez bir işkence gibi gelmişti. O zamana kadar hiçbir Türk kadını, kendi ülkesinde, kimsenin gözü önünde bir erkekle dans etmiş değildi.

İstanbul dansa çok çabuk alıştı. Ama başka yerlerde Gazi, dansın, toplumsal bir görev gibi kabul edilmesi için bütün inandırıcılığını harcamak zorunda kaldı. Başlangıçta, çekingen duruyorlar; kadınlar bir köşede, erkekler öbür köşede oturuyor, hiç kimse karısını arkadaşına tanıştırmak istemiyordu. Türk Ocağı salonlarındaki böyle bir toplantı sırasında Gazi, birkaç cesaretli kadının salonun ortasında çekinerek durduklarını gördü; çevredeki erkekler gözlerini dikmiş, onlara bakıyorlardı. Gazi, bir çocuk balosunda gibi erkeklere, ‘Haydi kalkın da bu hanımlarla konuşun, onlara bir şeyler ikram edin. Kompliman yapın. Oturanlar da kıskansınlar. O zaman onlar da birbiri ardından kalkacaklardır’ dedi. Gerçekten de öyle oldu.

Ankara’da Cumhuriyetin kuruluşu şerefine verdiği balo, oldukça iyi geçmişti. Gazi, geç vakte doğru hiçbiri dans etmeyen birkaç genç subay gördü. Subaylar, hanımların kendileriyle dansa kalkmadıklarını söylediler. Gazi hemen onlara, herkesin işiteceği gibi yüksek sesle: ‘Arkadaşlar’, dedi. ‘Dünyada hiçbir kadının, üzerinde subay üniforması taşıyan bir Türkle dans etmek istememesini kabul edemem. Şimdi size emrediyorum. Dağılın salona! Marş! Marş! Dans!’ Gazi’nin sistemini anlayan kadınlar, subaylar kendilerine yaklaşırken kalktılar. Biraz sonra hepsi, kasılmış bir halde fokstrot yapıyorlardı. Ankara’da ve bellibaşlı vilayet merkezlerinde, cuma akşamları danslı toplantılar düzenlenmeye başlandı ve ortaya yeni bir meslek çıktı: Dans öğretmenliği.”
Gazi’nin ‘çarşaf’a ince ayarı

Anadolu’nun bazı şehir ve kasabalarında işgüzar yöneticiler, kadınların çarşaf giymelerini yasaklama ve polislere kanunsuz bir şekilde çarşafları yırtma görevi verince birden tansiyon yükselecek ve bu tür uygulamalar bizzat Gazi tarafından yavaşlatılacaktır. Hasan Rıza Soyak, “Atatürk’ten Hatıralar” adlı eserinde Gazi’nin bu hususta nasıl bir ince ayar yaptığını söylüyor. Ve bu ince ayarı yapamadığı için tahtını kaybeden Afgan kralı Amanullah Han’ın akıbetini de yine aynı eserden öğreniyoruz:

“Kadın ve erkek kıyafeti konusunda -velev bir azınlığa karşı olsun- zor kullanmak doğru değildir; iyi netice vermez” diyordu ve umumi kültürü yükseltmek, her fırsatta ikna edici ve mantıkî telkinlerde bulunmak, açılanları korumak yoluyla ve bilhassa göreneğin kadınlar üzerindeki derin tesiri ile, aynı zamanda, bu konuda da hedefe erişmenin mümkün bulunduğuna inanıyordu.

Hiç unutmam; eski Afgan kralı Amanullah Han, memleketimize yaptığı bir ziyaretten avdetinde, buradan aldığı ilhamla yeniliklere doğru bazı teşebbüslere girişmiş, bu arada kadın kıyafeti hakkında da bir kanun çıkarmıştı; bu hadiseyi Atatürk’e arz ettiğim zaman çok müteessir olmuş, “Eyvah adam gitti demektir; ben kendisine ısrarla bu mevzua girmemesini tavsiye etmiştim, çok yazık oldu” demişti ve biraz sonra kralın taç ve tahtını terk ederek memleketinden kaçmaya mecbur olduğu görülmüştü.”

Atatürk’le uzun uzadıya konuşma fırsatı bulan ve bunları da New-York Times gazetesinde makale olarak yayınlayan Fransız siyaset ve fikir adamı mösyö Edouard Herriot, Atatürk’ten kadınların peçelerini nasıl attırdığını sormuş ve şu cevabı almıştır:

- Bu hususta tarafımızdan hiçbir zorlama yapılmış değildir; biz yalnız yüzlerini açacak hanımları koruyacağımızı ilan ettik, iş kendiliğinden yürüdü, ertesi gün bütün hanımlar peçelerini atmışlardı.

VAKİT

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.