21 Temmuz 2017 Cuma27 Şevval 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır. Câsiye, 45/4
  • "Allah’ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim…" (Tirmizî, “De'avât”, 73)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 03:51Güneş 05:43Öğle 13:18İkindi 17:13Akşam 20:39Yatsı 22:22
    • 28°C Adana
    • 30°C Adıyaman
    • 21°C Afyon
    • 23°C Ağrı
    • 21°C Amasya
    • 24°C Ankara
    • 29°C Antalya
    • 25°C Artvin
    • 26°C Aydın
    • 24°C Balıkesir
  • BIST: 106.843 0.10
  • Altın: 142,630 1.09
  • Dolar: 3,5367 0.45
  • Euro: 4,1209 0.62

Başbuğ'un sağduyusu

Ahmet Taşgetiren

Türkiye, sivil-asker ilişkilerinde tarihi bir dönüm süreci yaşıyor.
Belli ki, sistemin askercil karakteri miadını doldurmuş bulunuyor.
Artık Türkiye'nin taşıyamayacağı bir yük haline gelmiş durumda.
"Demokrasi" öncelikli bir çağın içindeyiz ve Türkiye'nin şablonları, bu gerçekle çelişiyor.
1950'den beri bunun sancısı ile yürüyen bir ülke Türkiye...
Demokrasisi demokrasi olamamış bir ülke.
Askerin hem yasal metinler çerçevesinde hem de fiili (de facto olarak) olağanüstü yetkiler üstlendiği bir ülke. Askere, "sistemin sahibi" gibi bir konum verildiği ve askerin bu konumdan yola çıkarak ne pahasına olursa olsun (bunun içine demokrasiyi sona erdirme limiti dahil) ülkeyi ve toplumu kendi şablonlarına göre tanzim etmeyi "vazife" olarak gördüğü ülke.
Bu durum, ülkede kavga-gerilim, ne derseniz deyin, mutlak bir anormallik doğurmaktaydı.
Hep bir olağanüstülük oluşturmaktaydı.
Hep bir "Asker gelir mi-Gelir" beklentisine yol açmaktaydı.
Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı dahil, Türkiye'nin hemen tüm devlet kademelerinde görev yapmış bulunan Süleyman Demirel'e atfen gündeme gelen şu söz Türkiye'nin son 60 yılının özetidir:
"1960'tan sonra Başbakanlar odalarında hep darağacı gölgesi görürler."
Böyle bir durumun, başbakanların ya da sivil kadroların ruh dünyasında nasıl bir travma oluşturacağını tahmin etmek zor değildir.
İşte şimdi, Türkiye bunun muhasebesini yapıyor.
Bu muhasebeyi yaparken, asker adına yapılmış yanlışlar da, en uç iddialara kadar gündeme geliyor.
Bunların gündeme gelmesi, kimi askerlerin yargı huzuruna çıkması, askerin elinde bulunduğu farz edilen ve yetki gibi algılanan şeylerin geri alınmasına yönelik adımlar, muhtemelen askeri cenahta kimi kırgınlıklara yol açıyor.
Bazen de, askerin arkasında rol üstlenerek statü kazananlar, aslında "normalleşme" diye nitelenebilecek bu sürecin askeri yıprattığı temasını işleyerek, bir gayrı memnuniyet ortamını beslemek istiyorlar.
Bu süreçte, Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un takındığı tavrı ben sağduyulu buluyorum.
Muhtemelen sürecin görünmeyen yüzünde bu sağduyu daha belirgin durumdadır. Başbakan'ın en son "paslaşıyoruz" sözüne yansıyan, daha önce de benzeri bir izlenimi yansıtan sözler, sürecin sağlıklı işlemesi için, hükümetle Genelkurmay Başkanı arasında iyi bir iletişim bulunduğu izlenimi veriyor.
Benim anladığım şu:
Başbuğ, TSK'nın bugüne kadar taşıdığı yükün artık taşınmaz hale geldiğini görüyor ve TSK'yı tartışmaların odağından çıkarmak istiyor. Demokrasinin kuralları ne ise onun işlemesinden yana bir Genelkurmay Başkanı söz konusu Başbuğ'un şahsında...
Bunu açıkça ifade ediyor.
Belki bu çerçevenin içini doldurmakta açı farkları oluşabilir. Ama en azından iletişim zemininin korunması önemli.
Bu noktada, Hürriyet ekibine yaptığı değerlendirmeleri ben dikkat çekici buluyorum.
Şunlar, Sayın Başbuğ'un Hürriyet aracılığı ile kamuoyuna duyurduğu şeyler:
"EMASYA kaldırılabilir. EMASYA'ya aşırı önem verildi. Olmadık yerlere çekildi. Bu protokole gerek yok. Kanunda yetki var."
"5442 sayılı kanun çok açık; 'Vali, genel ve özel tüm kolluk kuvvetlerinin amiridir.' Bunu hiçbir şekilde değiştiremezsiniz. Her şey valilinin direkt emir komutası altındadır. Mesela İl Jandarma Alay Komutanlığı. Bu kanunda çok açık, değişmez."
"Bizim toplumsal olaylar kapsamında Silahlı Kuvvetler'in kullanılması en arzu etmediğimiz durumdur. Halk ile karşı karşıya gelmesini ister miyiz askerin? Tabii ki hayır. Hangi ordu ister ki? Kanun emrederse tabiî ki görevimizi yerine getiririz. Ama onun haricinde halkla karşı karşıya gelmeme hassasiyetimizin bilinmesini istiyoruz. Bana asker olarak sorarsanız, ben de istemem. Bazıları diyor ki, 'TSK, toplumsal olayları ve EMASYA protokolünü bahane eder. Böyle şey olur mu? Tam tersine. Biz halkla karşı karşıya gelmeme konusunda hassasiyet içindeyiz." (Hürriyet, 4 Şubat 2010)
Başbuğ'un Hürriyet'te demecinin yer aldığı gün, İçişleri Bakanlığı bir açıklama yaparak EMASYA protokolünün kaldırıldığını açıkladı.
EMASYA konusunda gelinen bu noktanın, bu süreç içinde askeri müdahaleler için dayanak oluşturduğu bilinen TSK İç Hizmetler Kanunu 35'inci madde ile ilgili olarak da gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Başbuğ'un bu konuda da, herhangi bir zorlayıcı iklim oluşmadan inisiyatif kullanmasının, TSK'nın imajı açısından çok faydalı olacağı düşüncemi de bu arada ifade edeyim.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.