Bilgi Üniversitesi öğrencileri, “Özgüraçılım Platformu” çatısında “Türk Darbeler Tarihi”ni konuştuk 26 Şubat günü... Santral Kampüsü’ndeki amfi, genç üniversitelilerle, akademisyenlerle doluydu. Üniversite kapısından girerken ister istemez bir tedirginlik yaşadım. Acaba konuşmacı olarak çağırılmış olsam da beni “bu halimle” içeri bırakacaklar mıydı? Bu hal...
Ne garip değil mi? Bir şey yapmadığım halde, “bu halde” olmak bilgisi, beni tedirgin edip başımı ağrıtmaya yetiyordu... Prof. Arendt’in faşizmi tarif ederken kullandığı cümleler gelmişti aklıma, üniversiteye girerken... Faşizm, bir şey yapıp yapmadığınıza değil, “öyle olduğunuza” bakar diyordu Arendt konuşmalarında... Hayatımın son 25 yılına baktığımda, eylemlerimden, işlediklerimden, yapıp yapmadıklarımdan dolayı suçlanmamıştım hiç... “Böyle olduğum” için suçlanmıştım... Bana görüntümün “yasadışı” olmaktan çok, “istenmeyen” olduğu öğretilmişti bir şekilde... Yoksa kendi ülkemde bir üniversiteye girmek, niçin beni bu denli tedirgin etsin ki?
Farklı üniversitelerden öğrenci temsilcilerinin de katıldığı oturum, Ragıp Zarakolu’nun konuşmasıyla başladı. Ragıp Bey, uluslar arası insan hakları aktivistlerinden önemli bir isim. Yayımcı ve yazar. “Darbeler Tarihi’nin aslında Türkiye Tarihi” olduğunu söyleyerek başladı söze... Ne garip bir tesadüf ki; benim konuşmam da “Türkiye’deki Anayasacılık Tarihi’nin aslında bir Türkiye Darbeler tarihi olduğu” tesbitiyle başlıyordu... Bizde hukuk ve tarih, darbeler üzerine kurulu iki anlatıydı...
Ragıp Zarakolu yaş itibariyle bizlerden kıdemli olduğu için 1948 sonrası yaşadığımız tüm olağanüstü zamanları, darbeleri, muhtıraları, ara dönemleri, çoğu kez düşünce suçlusu olarak geçirdiği hayatını, hatıralarıyla birleştirerek anlattı. Onu dinlerken, aslında “sözlü tarih” çalışmalarımızın ne kadar gevşek ve büyük kaçırışlarla malül olduğunu da fark ettim. Çünkü bizler, sadece anne babalarımızın darbe günlerine dair hatıralarını not etsek, kaydetsek, büyük bir tarihi çalışma yapmış oluruz... Ne yazık ki unutkan bir toplumuz. Belki de yaşadıklarımızın ağırlığındandır, ancak unutarak, unutmaya çalışarak akıl sağlığımızı koruyabiliyoruz...
Ama yüzleşmek, ne kadar asap bozucu ve ağır bedelli bir hatırlayış olsa da, belki bizden sonrakiler için daha umut dolu, ibret verici, anlamlı bir eylem olacaktır... Bilgi Üniversitesi’ndeki genç arkadaşlara da bu yüzden günlük tutmalarını, fotoğraf çekmelerini, röportajlar yapmalarını tavsiye ettim... Çünkü bunlar geleceğe ışık tutacak deneyimleri toparlayacaktır...
21 Nisan 1967 günü komşumuz Yunanistan’ın yaşadığı “Albaylar Cuntası” vakası mesela. Tam yedi yıl sürmüştü. 1974 sonrasında başlayan cunta muhakemeleri kolay mı olmuştu sanıyorsunuz? Cuntacılar ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış, ardından yanılmıyorsam 90’larda “halktan özür dilemek” koşuluyla, sağlık ve yaşlılık sebeplerinden serbest bırakılmışlardı. Bize göre genç bir deneyim olan Yunanistan demokrasisi bu kadar zorlu, buhranlı bir tecrübeyi göze alabildiğine göre, bizler bugün karşı karşıya olduğumuz demokrasi sınavını daha çok hukuk ve daha çok umutla geçebilmeliyiz. Neden olmasın? 1808’den beri anayasal sözleşme tecrübesi olan bir toplum, bugün demokrasi geçidini geçmekte, komşularına göre elbette daha deneyimli, daha umutlu olmalıdır...
Söz Yunanistan’dan açılınca “Albaylar Cuntası” ile ilgili kimbilir kaç makale okuyup, kim bilir kaç film, belgesel seyretmişizdir diye düşündüm... 28 Şubat 1997’den bu yana tam 13 yıl geçti, bu konuyla ilgili kaç film seyrettiniz, kaç öykü okudunuz?... Amfide konuştuğum gençlerin çoğu o günlerde yedi ila on yaşlarındaydı. Üzerimizden geçen siyah silindirler, onlar için bir kısmıyla akıl almaz ama büyük bir kısmıyla saçma hatta komik işlerdendi, oysa bizlerin hayatlarına mal olmuştu... Mesela o günlerde yaşadığımız “ikna odası” deneyimini anlatırken, ikna odalarında kız öğrencilere sorulan soruları ve baskıları aktarırken salon kıkırdamaya başladı, bu kadar da olmaz dercesine... Evet “ikna odası” tam anlamıyla bir trajik komediydi ama bizlerin hayatlarına mal olmuştu... Şahsen ben, hâlâ tam olarak iyileştiğimi, düzeldiğimi sanmıyorum, onca şeyi yaşadıktan sonra... Bilgi Üniversitesi amfisinde oturduğum konuşma masasında iki saatlik zaman zarfında bir gözüm hep kapıdaydı. Birazdan içeri girip, yaka paça dışarı atılacakmışım sanrısı, konuşma boyunca hiç gitmedi üzerimden...
Özgüraçılım Platformu, öncelikli hedeflerinin tüm insanlığa Hakikat ve Adalet çağrısı olduğunu söylüyor. Gerçek bilginin peşinde, sorumluluk sahibi, çağının tanığı genç arkadaşlarıyla birlikte ortak işler yapmak hedefindeki üniversiteliler onlar... Kendilerini tebrik ediyorum. Bir kısmının annesi ya da babası, üniversite günlerimden arkadaşım çıkınca, hayret ettim. Herkül Milas ve kıymetli eşi ile Selanik’ten “suyun iki ucundan” da konuştuk bir iki satır. Ragıp Zarakolu ile aynı temenniyle ayrıldık: “Umalım ki evlerimize gidene kadar yeni bir darbe daha olmaz”... İnşallah olmaz...
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
Rum Suresi 39. Ayet
BİR HADİS
Resulullah (sa) buyurdular ki: "Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikahlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir."
Müslim, İmaret 155