25 Mart 2017 Cumartesi27 C.Ahir 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Biz, insanlara belli zaman aralıklarıyla okuyasın diye Kur’an’ı parçalara ayırdık ve onu bölümler halinde indirdik.” (İsra, 17/106)
  • “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhârî, "Fezâilü’l–Kur’ân", 21)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:26Güneş 06:52Öğle 13:17İkindi 16:43Akşam 19:29Yatsı 20:49
    • 16°C Adana
    • 10°C Adıyaman
    • 8°C Afyon
    • -2°C Ağrı
    • 8°C Amasya
    • 7°C Ankara
    • 17°C Antalya
    • 5°C Artvin
    • 11°C Aydın
    • 3°C Balıkesir
  • BIST: 90.383 0.69
  • Altın: 144,409 -0.77
  • Dolar: 3,6117 -0.38
  • Euro: 3,9021 -0.23

Said-i Nursi’nin Naaşından Korkan Rejim Cumhuriyet Olabilir mi?

Ahmet Doğan İlbey

Bir İslâm âliminin naaşını kaybeden rejim cumhuriyet rejimi olabilir mi?

Milletin dinî ve manevî damarlarında gür bir şekilde akan bir İslâm âliminin naaşından korkan cumhuriyet, millet cumhuriyeti olabilir?

Bir İslâm âlimini, yaşarken kendine rakip ve alternatif olarak gören rejim onun naaşından bile korkuyorsa, o rejim millete dayalı bir cumhuriyet olabilir mi?

Bir İslâm âliminin naaşından niye korkulur? Bir cumhuriyet devleti bir cenazeden korkar mı?

Bir âlimin mezarının belli olmadığı bir ülkenin rejimi hürriyet, eşitlik ve müsavat rejimi olarak tavsif edilebilir mi?

Yoksa askerî, ulusal ve laikçi oligarşik bir zümre “hegemonyası” nın sürdürüldüğü vesayet cumhuriyeti mi denilir?

Kemalist rejiminin darbeci askerleri 27 Mayıs 1960’ta yirminci yüzyılın büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Said-i Nursi’nin naaşını Dakyanus gibi, Nemrut gibi, Bizans gibi bir düşmanlıkla mezarından çıkarıp tayyare ile meçhul bir mekâna götürüp, dinî defin icapları yapılmadan hayasızca gömerek kaybetmişlerdi.

Öylesine korkuyorlardı ki onun naaşından, kara yoluyla götürmeyi göze alamamışlardı.

Milletin gerçek temsilcilerinden korkan İslâm düşmanı, faşist cunta rejiminin elinde zulüm ve katliam araçlarına dönüşen greyderlerle, kazmalarla söküp çıkarmışlardı mezarından o celâl ve cemal sahibi mütefekkir, münzevî kanaat önderinin naaşını.

“Hakk’a tapan milletin” yüreğine vurmuşlardı aslında kazmayı ve greyderi. İslâm’ın gür sesini söküp götürüyorlardı Urfa’daki mübarek mezardan.

Şizofren cumhuriyetin Altı Ok’çu pozitivist idarecileri çarmıha gerdiler onu, risalelerini topladılar, hep sürgün ettiler oradan oraya.

Korktukları İslâm âlimi Said-i Nursi’nin mezarının bulunamaz bir yerde olması, laikçi askerî cuntayı güya emniyetli kılacaktı.

Milletin imanlı dili olan o mezar sökülüp bilinmez bir yere atılınca, Müslümanca bir direniş, Müslümanca bir damar kesilip bitecek zannetmişlerdi.

Oysa yanılmışlardı. Bir kestiler, bin büyüdü. Kestikçe gürleşti, daha bir yeşerdi İslâm âlimleri.



“O KONUŞTUKÇA, LAİKLİĞİN KARTONDAN SETLERİ YIKILDI BİRER BİRER”

Âmâ üstadım Cemil Meriç’in söylediklerine kulak verelim:

“Dağ başında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.

“Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu; kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayali insanlar o konuştukça gerçekleşti. Yani, Nurculardan önce kelâm var.”

“O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi (!) ile Anadolu, tereddütle inanç...karşı karşıya geldi. (...) Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı imanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı.”

“Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevî ses böyle sayhalaşır mıydı?”

“Tanzimat’tan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu.”

“87 senelik ömründe eserlerine nasıl başlamışsa öyle de bitirmiştir. Hiçbir dünya büyüğüne dalkavukluk yapmamıştır. Bu, bizim memlekette büyük biri fazilettir. Cemiyette hemen herkes anadan doğma dalkavuk olmuş.”

“Said Nursi bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç. Yakın tarihimiz tek bir mücahid tanımıştır, o da Said Nursi’dir.”

“Ben Müslüman mütefekkir deyince, celâdetiyle, cihadetiyle onu tanıdım; başka tanımadım. Hepsi pırt deyince kaçan, firar eden insanlar. Bir tane başka görmedim ki... 60 yıl her kahra, her cefaya göğüs gererek “

“AÇ CANAVARA TAHABBÜB ETMEYİN”

Yer altında inşa etti fikirlerini, yer altında sürdürdü dâvasını. Yani ezilen ve susturulan milletin damarlarında.

Fildişi kulesinde oturan bir âlim değildi. En münzevî hayatında dahi sohbet ve risaleleriyle aldatan Kemalist cumhuriyete karşı Müslüman milletin imanını kavî kılmaya çalışıyordu.

Recüliyetini ve imanını kaybetmemiş Anadolu’nun kasabalarında, şehirlerinde başladı “Hakk’a tapan milletin” yeniden ihyası hareketine.

Poztivist-laikçi cumhuriyete karşı Türkiye İslâm cumhuriyetini kuracak olanlara fikir ve iman tâlimi yaptırdı.

Risaleleriyle, sohbetleriyle, mücadelesiyle “muhteşem bir medeniyetin” sözcüsüydü. Bin yıllık İslâm medeniyetinin köklerine bağlıydı. Materyalist yirminci asır Batı “uygarlığının” karşısında İslâm medeniyetinin kelâmını sistemleştiren büyük öncüydü.

İslâm imanıyla birlikte fen ve fünuna sahip olunmasını, istikbaldeki Türkiye İslâm Cumhuriyetinin inşa edilmesini istiyordu.

Dâva adamıydı o. Klâsik şeyh-mürid münasebeti tarzında değildi irşadı. Dostluk, kardeşlik, arkadaşlık ekseninde bir metodu vardı. Oku, okut, öğren, öğret, İslâm’ı ve imanı hayatlaştırın diyordu şâkirtlerine.

Rejimin cellâtlarıyla didişmeyin, onlara onların tarzıyla mukabele etmeyin, “güzel çiçekler baharda gelir, daha kıştır” diyordu.

Rüyasında dostu ile kendisi arasından kocaman siyah yılanlar akıp gitmişti. Rüyasında gördüğü siyah yılanlar bile korkuyordu onun risalelerinden.

Ceberrut cumhuriyetin siyah yılanları bile yıldıramadı onu dâvasından. Kâtil cumhuriyetin mazlum ve mazrurları olan ihvanına diyordu ki:

“Bu siyah yılanlarla zaruret-i kat’iye olmadıkça uğraşmayınız. Cenabül ahmakı essükût nevinden, tenezzül edip onlarla konuşmayınız. Canavar bir hayvana karşı kendini zaif göstermek, onu hücuma teşci ettiği gibi, canavar vicdanı taşıyanlara karşı dalkavukluk etmekle zaaf göstermek, onları tecavüze sevk eder. Âç canavara tahabbüb (yaltaklanma) etmeyin, sonra gelir diş kirası ister.”

Gâyemiz, “Bin yıldır tedarik ve terakün edilen ve deehşetli rahnelerle yaralanan kalb-i umumiyeyi ve vicdan-ı ammeyi ıslah ve tedaviye, tamir ve tatmine uğraşmak...” diyordu.

O, Türkiye İslâm cumhuriyeti ve milletinin inşa ve tecdid edicisiydi...

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.