Dan dan dan!..

Dan dan dan!..

Tarihçi olacağım şuradan belliydi ki, bir yıl uzatmayla (Hayır efendim, hocalar hakkımı filan yememişti; bal gibi tembellikten!) dört sene okuduğum lise yıllarında tarih dersinden şöyle eli yüzü düzgün bir not, yani benim ölçülerime göre on üzerinden 5-6 alamadım; bunun birinci sebebi, yukarda itiraf ettiğim tembelliğimdir; ikincisi, öldüyse Allah rahmet etsin, Tarih kitabımızın yazarı Emin Oktay'dır; üçüncüsü ise imtihanlarda bugün bile bilmediğim Karlofça, Pasarofça gibi lüzumsuz anlaşmaların maddelerini elifi elifine soran tarih öğretmenlerimdir.


Ayıptır söylemesi, liseden mezun olduğum yılın yazında üç dersten ikmale kalmış, ailemden utandığım için tarih ve sosyolojiden bile çaktığımı söyleyememiş, o iki dersin imtihanına, "Arkadaşlarla pikniğe gidiyoruz" bahanesiyle evden erken tüyerek gizlice girmiştim.

Hayatımın en büyük istihzalarından birisi, çok sonraları Sosyoloji anabilim dalında yüksek lisans yapmış olmamdır; ikincisi ise tarih doktorasına nail olmak... Kader!

Emin Oktay'ın kabahati yoktu aslında; kabahat, "öğrenciler kitabı sevsin, okurken gözlerinde olayları canlandırsınlar" diye kitabın sayfalarına resim koyan editörlerindi. Tarih kitaplarındaki resimlerin % 80-90 itibarıyla hayâl mahsulü (yani düpedüz uydurma) olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum ama farketmiyordu; çalışkan çocuklar kemâl-i ciddiyetle oturup dersi dinlerken ben oturduğum sırada kolumu siper ederek tarih kitabımızdaki resimlere sakal-bıyık takıyor, bununla da yetinmeyip yerli-yabancı demeksizin tarihi şahsiyetlere konuşma balonu yazıyordum. Sanat çalışmalarımı gözucuyla izleyen yakınımdaki arkadaşlar, "Bana da göster, biz de bakalım, n'oolur" diye ısrar edince benim kitap ders içinde neredeyse bütün sınıfı geziyor, sırası gelenler gülme krizlerine girerek sıranın altına giriyordu. Emin Oktay tarih kitabına yaptığım çizgili ve yazılı şerhler o kadar beğeniliyordu ki, o günlerde henüz fotokopi filan olmadığı için arkadaşlar, "Benim kitabımı da süslesene "diye istekte bulunuyor, ben de onların arzularını kıramıyordum.

Günün birinde yakalandık. Hocaanım, kitabın üstüne kapanıp kikirdediğimi farketti, "Verin bakayım, ne yapıyorsunuz edepsizler!" filan diyerek kitaba baktı, baktı. Bize biraz güveni olsa o da gülecekti ama kendini zorlayarak ciddi olmayı tercih etti ve bizi disiplin kuruluna verebileceğinden bahsetmeye başladı.

Disiplin kuruluna gittik neticede ama, sanat yüzünden değil, edebiyat çalışmaları sebebiyle...

Şöyle oldu: Yine tarih dersinde haylazlık ediyor ama bu sefer Haçlı seferine çıkan Aslan Yürekli Rişar ile aynı sefere katılan Fransa Kralı Filip arasında, Kudüs önlerinde hayli sâkin geçen bir kuşatma akşamında cereyan eden tavla partisinin repliklerini yazmakla uğraşıyorduk. Düsseydi, dubaraydı, zarımı kırdın, bu sayılmaz filan cinsinden kafamızda kurduğumuz her zevzekliği tarihi kahramanlara mal ediyor, sonra da aralarında kavga ettiriyorduk. Bir ara, iki sıra arasındaki tarihi canlandırma sahnesine o kadar kapılmışız ki, öğretmenimiz duruma muttali oldu ve "Kazık kadar heriflerin uğraştığı şeye bak!" diye söyleyene söylene bizi disiplin kuruluna sevk etti.

Erken doğmuşuz, şimdi aynı şeyleri yapan gençleri, tarihi dizi filmlerde senarist ve sanat yönetmeni olarak çalıştırıyor, üste para da veriyorlar!

Disiplin kurulundan nasıl yakayı kurtardık hatırlamıyorum; belki bizim masum eğlencemizi (ki aslında zevzeklikten başka bir şey değildi), tarih alimlerinin kendi aralarında yaptığı doktriner bir münakaşa sayıp görmezden gelmişlerdi!

Unutup gitmişim; peki nereden icab etti diyeceksiniz? Anlatayım...

Geçenlerde Hatay meselesi ile bir ayrıntıyı hatırlamak için internette geziniyorum. Sayfanın birinde, "Atatürk'ün Müthiş Oyunu" başlığını görünce merak edip okudum. Hadise şöyle cereyan ediyor: Atatürk, Hatay meselesini hızlı bir şekilde çözmek istiyor, bunun için Falih Rıfkı ile Halide Edib'i, genellikle Fransız diplomatlarının gittiği lüks bir lokantaya yemeğe davet ediyor.

Yemekler yenilip çaylar (!) içildikten sonra Ata, Hatay meselesini açıyor ve yüksek sesle mesele hakkında bağırıp çağırmaya başlıyor. Elbette etraftaki masalarda oturan Fransız diplomatlar çaktırmadan kulak kesiliyorlar. Ata bir ara öyle kızıyor ki, elini beline atıp silahını çekiyor ve havaya birkaç el sıkıyor. Dan dan!.. "Hatay benim ve Türk Milleti için namus meselesidir, benden nasıl vazgeçmemi istersiniz?" diye Halide Edib Hanım'a bağırıyor. Fransızların ödü kopuyor ve durumu akşamleyin hükümetlerine bildirip, "Amanin burada işler bildiğiniz gibi değil, verelim kurtulalım" diyorlar ve sonuçta biz Hatay'ı alıyoruz.

Meçhul yazar, bu müthiş hadisenin sonunu "Ve işte Atatürk'ün dehâsı" diye noktalamış...

Bu güzel yazıyı okuyunca, aklıma lise yıllarında Aslan Yürekli Rişar'la Fransız Kralı Filip arasındaki hayalî tavla maçı geldi; oradan Rişar'ın Selahaddin Eyyubi'ye, "Kardaş gel sana bacımı vereyim; sen mert düşmansın, seninle akraba olak gurban" teklifinde bulunmasını, bu teklife Selahaddin'in, "İyi de evdekine ne diyeceğiz; yengen gözümü oyar valla!" diye cevap vermesini hatırladım.

Yahu atıyorsunuz, bari biraz kitap okuyun ey azizler. Hatay Meselesi 1937 civarı. O tarihte Halide Edib Hanım Fransa'da; üstelik 1925'te kocası Adnan Adıvar'la çıktığı gönüllü sürgünü 1939'a kadar sürmüştür. Karı-koca Adıvar'larla Atatürk'ün arası, Terakkiperver ileri gelenlerinin ketenpereye getirilip darmadağın edilmesinden beri fena halde açık. Resmen küskün, hatta biraz da muarızlar birbirlerine...

Ne lokantası, ne tabancası, ne diplomatı? Baştan aşağı hayal mahsulü...

Gül gül, yerlere yıkıldım resmen. Yahu adamdaki hayal gücünün zenginliğine bakar mısınız?..

Haa, özelliklere gençlere diyeceğim odur ki, internette gördüğünüz her sakallıyı akrabanız sanmayınız; fena halde yanılabilirsiniz.

Atatürk'ün aşka gelip tavana silah sıktığı bir hadise vardır ama bununla ilgisi yok. Günün birinde denk düşerse anlatırım inşallah..

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi