28 Mart 2017 Salı1 Recep 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Biz, insanlara belli zaman aralıklarıyla okuyasın diye Kur’an’ı parçalara ayırdık ve onu bölümler halinde indirdik.” (İsra, 17/106)
  • “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhârî, "Fezâilü’l–Kur’ân", 21)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:20Güneş 06:47Öğle 13:16İkindi 16:45Akşam 19:32Yatsı 20:53
    • 22°C Adana
    • 18°C Adıyaman
    • 12°C Afyon
    • 3°C Ağrı
    • 10°C Amasya
    • 12°C Ankara
    • 19°C Antalya
    • 8°C Artvin
    • 20°C Aydın
    • 15°C Balıkesir
  • BIST: 90.002 0.34
  • Altın: 146,309 0.31
  • Dolar: 3,6187 0.14
  • Euro: 3,9328 0.18

Ne İslam Devleti Kutsaldır ne de Halife

Cemal Nar

Müslüman halkı yıllarca bir de böyle kandırdılar: “Devlet kutsaldır, onu yönetenler de evliyadır. Her halükarda devlet yönetenlere hürmet ve itaat gerekir.”


Hayır!


Ne İslam Devleti kutsaldır, ne de onu yönetenler. İtikadınca ve amelince, kısaca takvasınca herkes neyse odur!


İslam Devleti ve Halife böyle olunca laik ve seküler devletler haydi haydiye kutsal değildir. Zaten dini olmayanın kutsalı da olamaz. “Meclis çatısı kutsaldır” diyenler, parlamentoya kutsallık atfedenler, ya cahil, ya da yalancıdırlar.


Nevin A. Mustafa, “İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet” isimli o güzel çalışmasında (s. 92) şu görüşte bütün alimlerin ittifak ettiklerini söyler:


"Müslüman yönetici – halife – İslam kanununun yürütücüsü ve Allah'ın yasasının uygulayıcısıdır, şahsının mukaddes bir niteliği yoktur."


Evet, ne şahsın, ne de devletin doğrudan bir kutsallığı yoktur. Kutsal olan, Allah'ın dinidir, emirleri ve yasaklarıdır. Dinin şeairi, yani sembolleri bunlardır ve bunlara tazim ve hürmet dindarlık alametidir.


Şayet kişiler ve kurumlar, Allah'ın iradesine bağlı iseler, o nispette bir kıymet kazanır, hürmete layık olurlar. Değilse değil…


Acaba “bu kişiler ve kurumlar, kutsal olan ile olumlu ilişkiden ötürü doğrudan değilseler bile, dolaylı olarak kutsallık kazanabilirler” diyebilir miyiz?


İyi niyete itirazımız yok, ama istismara açık olduğundan kanaatimizce gerek de yoktur.


Fakat Allah ile irtibatını koparmış kişi ve kurumlara kutsallık vermek, şirke kapı açmaktır. Şirk ise en büyük zulümdür.


Doğrusu şirk, zulüm ve günah ile kutsallığı yan yana koymak veya birleştirmek, akla zarar bir zırvalıktır. Daha önce itaat edilecek üç makamı bize bildiren ayeti (Nisa, 59) yazmış ve kısaca açıklamıştık.


Hadis (Mesela Müslim, İmare 31 (1834) Ahmed Davudoğlu, Müslim Şerhi, 8/706) ve tefsir kitaplarımızda (Mesela Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, 3/16) bu ayetin iniş sebebi hakkında şöyle bir olay anlatılır:


Hz. Peygamber Efendimiz (sav), Abdullah bin Huzafe’yi (r.a) bir seriyyeye (içinde Peygamberimizin (s.a.v.) olmadığı askeri birlik) komutan tayin etmiş; askerlere de O'na itaat etmelerini emir buyurmuştu. Yolculuk esnasında, bir sebepten dolayı komutan askerlere kızmıştı.


Buhari ve Müslim’in rivayetine göre komutanın kızması bir konuda askerin isyanı sebebiyledir.


Şevkanî şöyle bir görüş aktarır: “Komutanın amacı cidden ateşe girmelerini istemek değil, isyan ederlerse böyle bir ateşe gireceklerini öğretmekti. ‘Buna dayanamazsanız, cehenneme nasıl dayanabilirsiniz?’ diye onları ikaz etmek istemişti. Şayet girselerdi, bizzat kendisi engel olurdu.” (Bkz. Neylu’l Evtar, 7/228-229)


Komutan:


-Peygamber (s.a.v.) bana itaat etmenizi emir buyurdu değil mi? demiş.

Askerler de:

-Evet, emir buyurdu, deyince,

-Öyleyse bana odun toplayın, emrini vermiş.

Onlar da odun toplamışlar.

Komutan:

-Yakın! Demiş.

Yakmışlar. Komutan:

-Girin bu ateşe! demiş.

Bir kısmı itaat ederek hemen girmek istemişler. Fakat bazıları arkadaşlarını tutarak:

- Biz peygamber (s.a)’e ateşten kurtulmak için iman ettik, uyduk demişler.


Onlar böyle tartışırken, ateş sönmüş. Bu arada komutanın da öfke ateşi sönmüş ve yola devam etmişler.


Dönüşte olay peygamberimize anlatılınca, “itaatin körü körüne olmaması, dine, akla, mantığa, hikmete, maslahata bağlı olması gerektiğini” ifade eden şu sözleri söylemiş:


-O ateşe girselerdi, kıyamet gününe kadar çıkamazlardı! İtaat ancak ma'rufadır. (Aklın ve şeriatın iyi ve güzel kabul ettiği şeyedir.)” (Buhari, Ahkam 5, Megazi 58; Müslim, İmaret 39-40; Ebu Davud, Cihad, 96)


Burada konuyla ilgili ciğerleri yakıp kavuran bir acı olayı da anlatmak isterdim. Ona yerimiz yok maalesef. Ama çok uzun bir olay. Dinleyenlerin iliklerine işleyen bu acı olay vesilesiyle Allah ders aldırıp da bizleri yanlış yapmaktan korusun. Olaya karışanları da affetmiştir inşallah.

Nedir o olay?


Üstat M. Asım Köksal tafsilatıyla anlatır: “Mekke’nin fethedildiği günlerin akabinde Peygamberimiz Aleyhisselam; Allah'a imana davet etmek üzere, Mekke çevresindeki bazı kabilelere askerî birlikler göndermişti.


Halid b. Velid, Uzzâ'yı yıkıp Mekke'ye dönünce, Peygamberimiz Aleyhisselam onu da Muhacirler ile Ensar ve Benî Süleym’den 350 kişilik askerî bir birliğin başına geçirerek Benî Cezîme’lere gönderdi. Halid b. Velid onları sadece İslâmiyete davetle iktifa edecek, çarpışma yapmayacaktı.


Ama ne oldu?

Oluk oluk Müslüman kanı aktı. Kimseyi suçlamıyoruz. Yüreği yaman ve dayanıklı olan oradan okusun. Okusun da devlet de insan da nasıl hata yaparmış ve kutsal değilmiş, görsün, anlasın…

Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.