22 Ekim 2017 Pazar1 Safer 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.” (Yunus, 10/37)
  • "Bir kulun Allah'ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden, Allah katında sevabı daha büyük bir davranış yoktur." ( İbn Mâce, "Zühd",18)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:50Güneş 07:16Öğle 12:56İkindi 15:51Akşam 18:22Yatsı 19:42
    • 27°C Adana
    • 24°C Adıyaman
    • 20°C Afyon
    • 15°C Ağrı
    • 22°C Amasya
    • 20°C Ankara
    • 24°C Antalya
    • 18°C Artvin
    • 28°C Aydın
    • 27°C Balıkesir
  • BIST: 108.489 0.05
  • Altın: 151,139 -0.05
  • Dolar: 3,6704 0.34
  • Euro: 4,3242 -0.08

İslam Hukukunda İsyan: Temkinci Görüş 1

Cemal Nar

EbuHanife ve Mütezile'nin temsil ettiği bu görüşü, zalim ve fasık imama başkaldırmada fırsat ve imkanları kollayarak başarı şartlarını elde edinceye kadar sabırla bekleme diye tanımlayabiliriz

Bu görüşün temelinde, Hariciler ve Şiilerin, başarı sebeplerini yakalamadan giriştikleri zamansız ve zeminsiz ayaklanmalarının hüsranla sonuçlanan tecrübelerinden alınmış dersler ve ibretler vardır. Bu açıdan "devrim" ile "sabır" görüşleri arasında bir "orta yol" dur. Bilindiği gibi "işlerin en hayırlısı", ifrat ve tefritten uzak "orta olanıdır".

"Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmamak" elbette akıl ve tecrübe gereğidir.

Bu görüşün dayandığı bir kaide de, "iki zarar bir araya geldiğinde, ehveni, yani daha az zararlı olanı tercih edilir" ilkesidir.

“Emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’l münker” adına kötülükleri önlemeye ve düzeltmeye çalışanlar, eğer zalim idarecinin iş başında kalmasının zararını, ona karşı ayaklanarak kuvvet yoluyla düzeltmeye girişmekten hasıl olacak zarardan daha büyük görürlerse, ona karşı ayaklanarak savaşmayı vacib görürler.

Bilindiği gibi İslam’a göre halifenin iki sorumluluğu vardır: 1. Allah'a karşı 2. Ümmete karşı.

Yukarıda genişçe görüldüğü gibi İslam’a göre idarecilik ve her türlü kamu görevi birer emanettir. Emanet yüklenen herkes, bu emanetten dolayı sorumludur. Allah önündeki bu sorumluluğu, pek çok ayet ve hadisler açıklamıştır.

Ümmette karşı sorumluluğa gelince, esasen kendisi, yapılan bir akitle ümmetin vekili olmuştur. Kendisine yetki veren de, ümmet ile yaptığı bu akittir. Bu akit gereğince ümmet onu denetler, yaptıklarından sorumlu tutar ve gerektirici bir durum varsa, akdini fesheder. Şeriat, ümmete bu hakkı vermiştir. İyiliği emretme, kötülüğü yasaklama, iş hususunda istişare, yöneticilere nasihat, adaletini değiştirip zulme ve zorbalığa sapanı azletme gibi ayet ve hadislerde yerini alan bir çok haklar, ümmetin tabii haklarıdır.
İşte bunlara binaen, zalim ve günahkar bir imama karşı girişilen ayaklanmayı İslam meşru görüp "bağy" saymamıştır. Zalimin azledilmesi için yapılan bu ayaklanmanın desteklenmesini ister.

Burada çok önemli bir husus da, tabi ki bu ayaklanmanın adaletli müslümanlarca yapılmasını şart koşar. Değilse, o zalime yardım gerekmez. Zalim idareciye sahip çıkılıp desteklenmesini de emretmez. Çünkü İslam, asla zulmü sevmez ve desteklemez. Normalde savaşan iki zalim arasında tarafsız ve tepkisiz kalır.

Zalim idareciyi azlederek yerine oturan kimse, imamet şartlarını haiz birisi ise ne ala. İslam ve onun adına hüküm veren alimler, onu tanır. Değilse, onun da azli için yeni bir süreç başlamış demektir.

“Temekkün-temkinci görüş” gerçekten orta yoldur. O, ne sürekli sabır ve teslimiyet ile gökten zenbille çözüm indirilmesini beklemek, ne de yeterli hazırlık yapılmadan, ölçüp biçip iyi düşünülmeden, plansız programsız ayaklanma ile sıkıntı, eziyet, işkence ve katliamlara sebep olmamaktadır. Ancak, şöyle yada böyle, bütün İslam alimlerinin ortak bir görüşü vardır; o da, zalimlere meyletmeme, sevmeme, desteklememe, elden geldiğince tavır alarak muhalefet etme...

Selef ve haleften bazı alimlerimizin konuyla ilgili görüşlerini zikrederek mevzuyu geliştirelim isterseniz:

İmamu’l Harameyn Ebu’l Meâlî el-Cüveynî, İmam zulme ve günaha düşerse, O’na karşı ayaklanmak için etrafında toplanacak bir kimsenin bulunmasından bahsediyor. Sözlerinin devamı şöyle: “Şayet böyle birini bulamazsak, ülkenin çeşitli yerlerinde fertlerin tek tek harekete geçmesine izin vermeyiz. Çünkü onlar bunu yaptıklarında yok olabilir ve kökleri kazınabilir. Bu, baskıların artmasına ve fitnelerin çoğalmasına sebep olur. Ancak, etrafında emrine uyanları ve taraftarları olan otorite sahibi birinde ittifak edildiğinde, sevabını Allah’tan umarak iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğunda ve bunu Müslümanlar adına (kifayeten) yürüttüğünde görevini böylece yapsın. Kamu yararının gözetilmesi, başarılı yolun araştırılması ve mevcut zararla muhtemel zararı karşılaştırması şartıyla Allah O’nun yardımcısıdır.”

Ebu Bekir el-Cassas’ın iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevini yürüten ve “isyankar gurup”la savaşan muhalefet konusunda farklı bir görüşü vardır. Şöyle diyor: “Ümmetin selef ve halefe mensup alim ve fukahasından hiç biri bunun vacip olduğunu reddetmemiştir. Yalnızca ayak takımı ve hadis ehlinin cahilleri reddetmiştir. Çünkü onlar isyankar gurupla savaşmaya ihtiyaç duyulduğunda iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı kabul etmezler, silah taşımayı ve isyankar gurupla savaşmayı, ihtiyaç duyulduğunda iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı “fitne” diye adlandırırlar.

Oysa bu konudaki Yüce Allah’ın “isyankar gurupla Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın” buyruğunu ve bu ayetteki sözlerini kılıçla ve başkalarıyla savaşmanın vacip oluşunu içerdiğini biliyorlar. Buna rağmen, sultanın zulmünün ve haksızlığının düzeltilmeyeceğini ve Allah’ın haram kıldığı canın katledilmeyeceğini, sultanın dışındakilerin kötülüklerinin dille ve silah olmaksızın elle düzeltileceğini ileri sürüyorlar. Öylece ümmete onlara muhalif düşmanlarından daha zararlı oluyorlar. Çünkü onlar, isyankar guruba karşı savaşmaktan ve sultanın zulüm ve haksızlığına karşı çıkmaktan insanları alıkoyarlar. Bunun sonucunda zulüm yaygınlaşır ve ülke harap olur… Bütün bunların sebebi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyma görevini yapmayışları ve zalim sultana karşı çıkmayışlarıdır.”

Ebu Hanife'ye göre hilafet makamına oturacak kimsenin adil olması şarttır. Zalim ve fasık bir şahsın halifeliği caiz olmadığı gibi, kadılığı ve müftülüğü de caiz değildir. Eğer böyle bir kimse, hilafet makamını zorla işgal etmiş olsa, bu durumda onun hilafet ve imameti caiz olmadığı gibi, halkın kendisine itaat etmesi de zaruri değildir. Zorla biad alması, irade hürriyetini ortadan kaldırdığı için batıldır, geçersizdir.

Böyle bir imama karşı ayaklanma hakkında ise Ebu Hanife şunları söyler: "Fasık imama karşı hazırlıklı, planlı ve zamanı iyi seçilmiş isyan teşebbüsü gayr-ı meşru değildir. Hatta caiz olmaktan öte vaciptir.”

Fakat böyle bir hareketin falso vermeden ve başarıyla sonuçlandırılması için iyi organize edilmesi şarttır. Hele ayaklanmanın başarılı olup olmayacağına dair hesapların çok iyi değerlendirilmesi icap eder.

Bilindiği gibi Ebu Hanife bu görüşü sadece söylemekle kalmamış, aynı zamanda uygulamaya da koymuştur. Bunun bir örneğini, Zeyd bin Ali'nin ayaklanmasına hem sözle teşvik ederek hem de mal ile destek vererek katılmasını burada yazmıştık.

İslam’ın ruhuna uygun isabetli görüş de Allahu a’lem, bu görüştür.

Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.