Ramazan aylarında Şark-İslâm klasiklerini okumak bana ayrı bir keyif verir. Kelile ve Dimne, Mesnevi, Bostan ve Gülistan, Tezkiretü'l-Evliya, Mantıku't-Tayr, Pendname, Divan-ı Hâfız, Gülşen-i Râz, Maarif... Hemen hepsiyle aşağı yukarı kırk yıllık dostluğum var.
Bu sebeple çeşitli kütüphanelere kitap bağışlarken elim onlara gitmemiştir. Bazılarının sayfa aralarından çıkan çok eski takvim yaprakları, kartpostallar, gazete kesikleri, bazılarında da altı çizili satırlar, neredeyse unuttuğum bazı güzel anları canlandırır. Bu kitapları ilk okuduğumda hissettiklerim zihnime hücum ediverince karmaşık, ama tuhaf bir zevk veren duygular yaşarım.
Dün gece sahur vaktini beklerken Şirazlı Şeyh Sadi'nin tek cilt halinde yayımlanmış Bostan ve Gülistan'ını çektim raftan. Kilisli Rifat Bilge tercümesi; 1968 tarihli sekizinci baskı... Sırtı yaldızlı, bordo renkte bir cilt... İç kapağına satın aldığım tarihi yazmamışım, ama en az kırk yıldır kütüphanemin vazgeçilmezlerinden olduğunu söyleyebilirim. Sayfalarının arasından neler çıktı, neler... İşte rahmetli annemin eski harflerle yazdığı, "Canım yavrum" diye başlayan bir mektubu, işte bir arkadaşımdan güzel bir tebrik kartı, işte bir takvim yaprağı, tarih 7 Ağustos 1972...
Koltuğuma gömülüp Bostan ve Gülistan'ın kapağını kim bilir kaçıncı defa açtım, önsöz, giriş vb. gibi bölümleri atlayarak "Adalet ve İnsaf Hakkındadır" başlıklı birinci bölüme geldim. Sanki birden başka bir zaman dilimine geçmiştim. Klasiklerin böyle bir özelliği vardır; sizi hemen alır kendi zamanlarının içine çekerler. Mehmed Âkif'in hayran olduğu ve "Bizim şark'ımızın rûh-ı kemâli" dediği Şirazlı Şeyh Sadi, Nuşirevan'ın oğlu Hürmüz'e verdiği öğüdü şöyle naklediyordu:
"Fakirlerin gönüllerini gözet. Yalnız kendi rahatını düşünme. Eğer sen yalnız rahatını düşünecek olursan, senin ilinde kimse rahat edemez. Çoban uyumuş, kurt sürüye dalmış! Bunu akıllı insan kabul etmez! Fukara takımını muhafaza et ki, şah ahali sayesinde taç taşımaktadır. Padişah bir ağaca benzer, kökü ahalidir. Ağaç kökünden kuvvet alır. Elinden geldiği kadar halkın gönüllerini yaralama. Eğer yaralarsan kendi kökünü baltalamış olursun!"
Hüsrev Perviz de oğlu Şiruye'yi şöyle uyarmış: "Ahali zalim padişahtan kaçar ve onun çirkin adını cihana yayar, onu dillere destan eder."
Irak'ta zalim bir padişah varmış; bir gün sarayının kemeri altında bir fakirin şöyle dediğini duymuş: "Adalet isteyen mazlumların gönüllerinin perişan olması padişahı memleketten atar, tahtından indirir. Sen öğleye kadar serin sarayında uyu; zavallı garip güneşin altında sıcaktan kavrulsun. Bu olur mu? Padişahtan adalet istemeye cesaret edemeyen insanın hakkını yarın kıyamet gününde Cenab-ı Hak alacaktır."
Bostan'ın aynı bölümündeki şu cümlelerin altını yıllar önce çizmişim:
"Mazlumun kurumuş dudağına söyleyin, gülsün; çünkü zalimin dişi nasıl olsa sökülecektir!"
"Zalim padişah halka kötülük düşündüğü için kötü ölümle ölür."
"Ahaliye zulmeden padişah fena bir akıbete duçar olur, zira yanlış düşünmüş ve kötü hareket etmiştir."
"Ahaliye yapılan zulüm geçer gider; fakat padişahın fena adı ölmez. Arkandan lanet edildiğini istemezsen, iyi ol. Ta ki sana kimse kötü demesin."
Bostan'da epeyi oyalandıktan sonra Gülistan'a geçtim. Onun ilk bölümü de "Padişahların Âdetleri Hakkında" başlığını taşıyor. Hikâyelerin çoğu yine zalim padişahlarla ilgili. Acem şahlarından biri halkına çok zulmediyormuş. Zulüm o dereceye varmış ki, halkın büyük bir kısmı yollara düşüp ülkeyi terk etmiş. Halk azalınca memleketin ekonomik gücü de zayıfladığı için hazine boşalmış. Düşmanlar dört bir taraftan zorlamaya başlamış, zulümden kaçan halkın desteğiyle şahı alaşağı etmişler. Sadi, bu kıssanın hissesini şöyle özetliyor:
"Bir padişah ahaliye zulmederse dostu bile felaket gününde onun kuvvetli düşmanı olur. Sen halk ile hoş geçin ve düşmandan korkma; çünkü âdil bir padişah için ahalisinin hepsi askerdir."
Gülistan'dan minik bir hikâye daha:
İnsafsız meliklerden biri bir âbide "İbadetlerden hangisi efdaldir?" diye sordu. Âbidin cevabı: "Senin için öğleye kadar uyumak efdaldir; çünkü uyuduğun müddetçe halkı incitemezsin!" Hemen ardından bir beyit: "Bir zalimi öğle vakti uyumuş gördüm de, bu fitnedir, fitnenin uyumuş olması iyidir, dedim!"
Sadece Bostan ve Gülistan değil, bütün İslâm klasikleri zalim ve âdil padişah hikâyeleriyle doludur. Türk-İslâm dünyasının diktatörleri bu kitapları hiç mi okumazlar? Mesela şu sıralarda son demlerini yaşayan Muammer Kaddafi, Bostan ve Gülistan'ı okumuş olsaydı, Libya bugün belki de farklı bir yerde olurdu. Ben sayın Ahmet Davutoğlu'nun yerinde olsaydım, görüştüğüm her diktatöre birer adet Bostan ve Gülistan hediye ederdim. Biliyorum, diktatörler her şeyi herkesten daha iyi bildiklerdi için kitap okuma ihtiyacı hissetmezler; ama belki merak saikiyle sayfaları karıştırırken yukarıda naklettiğim hikâyeciklerden biri gözlerine ilişir de titreyip kendilerine dönerlerdi.
Birisi şu sıralarda Beşşar Esed'in eline bir Bostan ve Gülistan tutuştursa fena olmayacak.
İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekât veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
Rum Suresi 39. Ayet
BİR HADİS
Resulullah (sa) buyurdular ki: "Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikahlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir."
Müslim, İmaret 155