M. Şevket Eygi

M. Şevket Eygi

Sabataycıların ideolojisi Türkiye’yi geri bırakmıştır

Sabataycıların ideolojisi Türkiye’yi geri bırakmıştır

Artık şu gerçek tartışmasız olarak kabul edilmelidir: Sabataycıların ideolojileri, felsefeleri, reçeteleri Türkiye’yi ilerletmemiş, geriletmiştir. 2008 yılında Türkiye’nin yeri burası olmamalıydı. Peki nasıl bir Türkiye olmalıydı karşımızda?

1. Japonya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Almanya gibi güçlü, kalkınmış, ileri, üretken, temiz/şeffaf bir Türkiye olmalıydı. Sabataycılar bunu gerçekleştirememişlerdir.

2. Türkiye İslâm dünyasının en ileri, en kalkınmış ülkesidir iddiası bir safsatadan ibarettir. İslâm’ı kabul etmeyenlerin böyle bir iddiada bulunmaları gülünçtür. Efendiler siz, ölçü olarak Batıyı alıyorsunuz, o halde “Bizim sayemizde ülkemiz Batı ülkeleri listesinin başlarında yer almaktadır...” diyebilmelisiniz. Heyhat!..

3. Şu anda dünyada en fazla ihracat yapan ülke Almanya’dır. Almanya’nın nüfusu (Doğu ve Batı birleştikten sonra) şu anda 82 milyondur. Türkiye’nin nüfusu 72 milyon, yüzölçümü ise Almanya’dan fazla. Niçin ilimde, teknikte, üretimde, ticarette Almanya ile yarışamıyoruz?

4. Sabataycılar bu ülkeye bilgi ve kültürde doğru olanları, aksiyon, ahlâk ve fazilette iyiyi, sanat ve estetikte güzeli getirememiş ve hakim kılamamıştır.

5. Türkiye’de eğitimin iflasından, üniversitelerin kalitesizliğinden ve yozlaşmasından, büyük medyanın mafyalaşmasından öncelikle Sabataycılar sorumludur.

6. Sabataycıların ideolojileri, reçeteleri, formülleri toplumun iç barışını ve sosyal mutabakatını berhava etmiş, bugünkü dehşetli ve korkunç kopukluklara yol açmıştır.

7. Onların sayesinde bu memleket dünya temizlik ve şeffaflık listesinin diplerine düşmüş (140’larda...), ülkede üç yüz milyar civarında kara ve kirli para birikimi olmuştur. Norveç, Finlandiya gibi temiz ülkelerin notu 10 üzerine 9 küsur iken bizim notumuz 3 küsurdur.

8. Sabataycılar Türkiye halkının dominant çoğunluğunun kimliğinin birinci faktörü ve değeri olan İslâm’a, İslâm kültürüne, İslâm ahlâkına, İslâmî dünya görüşüne amansız bir savaş ilan ederek bugünkü tahribata yol açmışlardır.

9. Sabataycılar gerçek demokrasiye değil, apartheid/vesayet demokrasisine taraftardır.

10. Sabataycılar Müslüman çoğunluğu ikinci sınıf vatandaş, sömürge yerlisi, zenci, parya gibi görmektedir.

Tek cümle ile: Sabataycıların felsefeleri, ideolojileri, dünya görüşleri, reçeteleri Türkiye’yi bugünkü kötü duruma düşürmüştür.

Bu gerçeği cesaretle söylemek zamanı gelmiştir, geçmektedir.

On Sene Boşa Geçirildi Depreme Karşı Tedbir Alınmadı

Sadece İstanbul’da değil, İzmir’de, Ege sahillerinde büyük depremler olacakmış. Uzmanlar, yabancı üniversiteler haber veriyor. 17 Ağustos depreminden bu yana on yıla yakın zaman geçti. Ne gibi tedbirler aldık? İstanbul Belediye Başkanı, “Şehirde bir milyondan fazla çürük bina var...” diyor. On sene içinde neler yapılmazdı... Sorumlular, ilgililer, vazifeliler yan gelip yattılar. Deprem üzerine nutuklar, toplantılar, seminerler, açık oturumlar yapıldı, havanlarda sular dövüldü...

Evet depremler yaklaşıyor, biz ne yapıyoruz?

Yaz geldi ya, pikniklere gidiyoruz. Lakin piknik ve mangal zevklerimizi öldürücü keneler zehir ediyor. Ah şu keneler olmasa ne güzel piknik yapacağız...

Türkiye’yi kuraklık tehdit ediyor. ülkemizin bazı bölgeleri çölleşecekmiş. Ne gibi tedbirler alıyoruz?

Büyük İstanbul depremi Türkiye ekonomisini çökertebilirmiş. Tedbirlerimiz?.. Yok yok yok...

Almanya ikinci dünya savaşından sonra 1945’te gerçekten bitmiş, tamamen yıkılmış, çökmüş, yere serilmiş değil yerin dibine batmış vaziyette idi. Onlar kafalarını çalıştırdılar ve ülkelerini kısa zamanda imar ettiler. Şu anda ihracatta dünya birincisidir Almanya. Demek ki, kafa çalıştırılır, tedbir alınırsa bütün güçlükler yenilirmiş.

PKK terörü durdurulabiliyor mu? Maalesef.

Türkiye’nin, dünya temizlik ve şeffaflık listesinin diplerinden üstüne çıkarılması için ne gibi tedbirler alıyoruz? Tedbir medbir yok. Kokuşma eski hızıyla devam ediyor. (Aksini iddia edenlere: Temizlenme olsaydı, ülkemiz liste dibinde kalmazdı!..)

Benlik, Gurur, Kibir Mecazî Mânada Şirktir

Aşırı benlik mecazî mânada şirktir. çağımızın büyük bir Nakşî şeyhi “Riyaset hırsı, cinsel şehvetten 360 derece şiddetli bir hırstır” buyurmuşlardır.

Mütemadiyen (devamlı olarak) ben ben ben diyen adamda hayır yoktur.

Tarih boyunca benlik hırsının bazı devlet adamlarını nasıl azdırıp kudurttuğunu kitaplarda ibretle okuyoruz.

Benlik hırsının içindeki ecza şunlardan ibarettir: Gurur, kibir, başkanlık hırsı, haset, beyinsizlik...

Gerçek bir demokraside yüksek makam ve mevkilere çıkanlar, koltuklarının ve başkanlıklarının geçici olduğunu bilerler ve zamanı gelince bunları terk ederler.

Gerçek olmayan demokrasilerde yüksek makamlara çıkanlar devamlı olarak oralarda kalmak ister ve bu yüzden bir sürü fitne ve fesada, kötülüğe sebep olurlar.

Merhum Adnan Menderes 1959’da yeni seçimlere gitmek kararı alsaydı ve koltuğunu terk ederek bir seçim hükümetine devr etmiş olsaydı ülkemiz 27 Mayıs 1960 devrimi facialarını yaşamamış olurdu.

Türkiye’nin en muhtaç olduğu şey vasıflı ve bilge politikacı ve idarecilerdir.

Bilge politikacı ve idarecide benlik, başkanlık hırsı olmaz. Müslümanlar için yazıyorum: Gurur ve kibir, İslâm’ın çok kötülediği iki ahlâk-ı zemimedir (kötü huylardır).

Devlet, memleket, halk içi ateş dolu bir uçurumun kenarında ve yükseklerde ihtiras fırtınaları esiyor...

Ne kendilerine acıyorlar, ne Türkiye’ye...

Makamlarını, reisliklerini bıraksınlar demiyorum ama hiç olmazsa kendilerine, acı konuşan, gerçekleri çıplak olarak ortaya koyan bilge danışmanlar bulsunlar.

Dünyanın en kötü, en zarar verici danışmanları yağcılık ve yalakalık yapanlardır.

Bir Fare Bir Kediyi Tuttu ve Yuttu!..

BİR fare bir kediyi tuttu ve yuttu!.. Beş yaşındaki bir çocuk bir köpeği ısırdı... Bizim bir kısım medyamız için en ideal haberler bu türden olanlardır.

Kavgalar, polemikler, küfürleşmeler, fitne fesatlar, görülmemiş rezaletler... Onların ana gündemi bunlardır.

Cumhurbaşkanının hanımı ile Başbakanın hanımı dargın mı?

Dün Falan tv’nin Tokuşma programında iki konuşmacı birbirine girdi, biri ötekine el çantası attı... Falan ünlü kişi karısını dövmüş... Filan şehrimize kırmızı yağmur yağdı...

Depremden önce onbinlerce kurbağa nehirden çıkıp ötelere kaçtı...

Gökteki parlaklık ufo mu acaba?..

ünlü mankenin resepsiyonda donu düştü...

Herkesin üzerine gittiği tanınmış politikacı basın toplantısında hüngür hüngür ağladı...

örnekler listesini uzatmayayım, işte bizim bir kısım medyamızın haberleri bunlar.

Peki memleketin, halkın, devletin durumu nasıl?

Bu konuda derli toplu, ciddî, vasıflı, ilmî tahliller, araştırmalar, raporlar yayınlanmaz.

Tesettüre girmeye karar veren voleybolcu hanım atlet konusu kadar Türkiye’nin geçirdiği sosyal, kültürel, siyasî, iktisadî depremler üzerine eğilmezler.

Bazıları/birileri hep yükseklerden ahkam keser, atar tutar.

(ünlü, zirvede, güçlü bir kişiyi kasd ederek) Kahvaltıda ona dedim ki... Uçak’ta birlikte konuşurken ona nasihat ettim... çaylarımızı içerken ona “Bana bak!..” dedim...

Medya halkın gözü, kulağı, dili, vicdanı olmalıdır...

Büyük medya görüp anlatmazsa, işitip nakl etmezse, doğruları söylemezse, mutlaka yapılması gereken tenkitleri yapmazsa, aydınlatmazsa, uyarmazsa vazifesini yapmamış olur.

Türkiye’deki bugünkü kaosta, kargaşa ortamında, peşpeşe gelen krizlerde, fitne ve fesatlarda, şaşkınlıkta bir kısım büyük medyanın büyük rolü vardır.

Doğruları görmüyorlar, işitmiyorlar, anlamıyorlar, anlatmıyorlar...


Önceki ve Sonraki Yazılar
M. Şevket Eygi Arşivi