27 Temmuz 2017 Perşembe3 Zilkâde 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır. Câsiye, 45/4
  • "Allah’ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim…" (Tirmizî, “De'avât”, 73)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 04:00Güneş 05:48Öğle 13:18İkindi 17:11Akşam 20:34Yatsı 22:14
    • 29°C Adana
    • 30°C Adıyaman
    • 22°C Afyon
    • 21°C Ağrı
    • 27°C Amasya
    • 28°C Ankara
    • 27°C Antalya
    • 29°C Artvin
    • 24°C Aydın
    • 19°C Balıkesir
  • BIST: 108.392 1.11
  • Altın: 143,135 -0.16
  • Dolar: 3,5328 -0.58
  • Euro: 4,1224 -0.21

Batılılaşma “Gavurlaşma” mıydı? 2

Cemal Nar

Türkler Müslüman olmadan önce büyük devletler kurmuşlar ise de büyük medeniyetler kuramamışlardı. Müslüman olduklarında onu tanımış ve çok sevmişlerdi. Bu yüzden isteyerek ve severek Müslüman oldular.

İslam Orta Asya’ya geldiği zaman bugün daha çok “Alevi” kesimi teşkil eden şehirlerden uzak dağlarda, ovalarda ve vadilerde yaşayan Türkler belki İslamiyeti tam öğrenemeden ve hayatlarına iyice sindiremeden kabullenmiş oldular ve bunun eksikliğini hep yaşadılar. Fakat onların haricinde kalan ve özellikle de şehirlerde yaşayan Türkler, İslamiyet'i iyi öğrendiler ve bu yüzden bilerek ve severek yaşadılar.

Bu durum onların geçmiş medeniyetlerinden yeni girdikleri medeniyete büyük tortular taşımalarına mani olmuştur. Bu yüzden Türkler'in İslamiyet'i saf ve berrak bir İslamiyet olarak tecelli etmiştir.

İslam’dan önceki devirlerde ilerlemiş medeniyetler kurmuş olan milletler İslam’ı kabul ederken eski medeniyetlerinin zararlı tesirler altında kalmışlardır. Bu yüzden Müslümanlığı kabul eden milletler arasında İslam'ın esaslarını en iyi anlayan veya en güzel şekilde tatbik eden Türkler oldu. Buna binaen onlar büyük devletler kurarak belki de diğer kavimlerden daha fazla bu dine hizmeti etme imkanı buldular.

Türkler hakimiyetlerini genellikle daha önce yaşamış fakat sonradan yıkılmış olan devletlerin ve medeniyetlerin üzerinde kurdular. Arapların, Farslıların ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun hükmettiği topraklardı buralar. Fakat hüküm sürdükleri memleketler içinde toplam nüfus olarak azınlıkta idiler. Bu yüzden hem çok çeşitli ırklarla dolu olan bu muhitin tesirleri altında kaldılar. Gerek bu tesirler, gerekse zaöanın yıpratmasıyla hiç farkına varmaksızın zamanla Müslümanlıktan uzaklaşmaya başladılar. Sonunda ötekiler gibi gün geldi gerilediler, devletlerini yitirdiler. Diğer unsurlardan farklı olarak kısmen bağımsızlıklarını muhafaza edebildiler.

İslam’dan uzaklaşmanın bir cezasıydı bu onlara.

Veya tarih usülünün (İbn Haldun) meşhur tezi; devletler de insanlar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. Doğmaları bir dava ile dünyaya gelmeleri, büyümeleri o dava heyecanı ve enerjisi ile güzel işler yaparak gelişmeleri, ölmeleri de o davalarında rehavete kapılmaları ve giderek unutmalarıdır.

Bu maceranın son halkası Osmanlı idi. Türkler Osmanlı ile yeni bir devlet daha kurdular ve asırlardır Avrupa topraklarında “i’lay-ı kelîmetullah” davasıyla cihat ettiler ve büyüdüler, geliştiler, büyük bir medeniyet kurdular. İslam ile bağı güçlü olduğu ve dinin ahkamı ile yaşadıkları, diğer Müslüman unsurlarla kardeşçe geçindikleri sürece büyüdüler, geliştiler. Sonra bu heyecanı kaybettiler ve cihat yerine gurur ve kibir içinde zevk-ü sefa ile yaşamaya başladılar.

Bundan sonra bir de baktılar ki peş peşe mağlubiyetler geliyor.

Komşuları Avrupa ile temasların acı neticesinde düşmüş oldukları uyuşukluktan silkinip uyanmak istediler. Fakat bu noktada paniklediler ve mazilerindeki büyüklüğü meydana getiren kuvvetin İslam olduğunu unutarak bu kuvvetin batıdan gelebileceğini zannettiler. Selameti, daha önce buldukları tarafta, yani İslam'ın önderliğinde, onun ahlaki yaşayış ve siyasetinde arayacakları yerde, batının inanç ve yaşam şekillerinde bulacakları fikrine düştüler.

Bir taraftan Avrupa milletlerinin güç, kuvvet ve refahı, diğer taraftan arada kurulan dostluk münasebetlerinin artması neticesinde, gerek hükümetler ve gerekse umumi efkarı sevk ve idare eden aydınlar şuna inandılar ki:

"Bugünkü düşüşten devleti kurtarmak ve yeniden yükselmek ve bu suretle memleketi muhakkak olan çöküntüden kurtarmak için tek çare, her şeyiyle batıyı taklit etmektir."

Diğer bir söyleyişle, "onların bütün esaslarını, bütün anlayışlarını ve kurumlarını kabul ederek kendimizdekileri atmak ve unutmaktır."

Halbuki bizim bütün müesseselerimiz, sırf İslami esaslardan ve İslami telakkilerimizden doğmuştu. Batıcılar, onların yerine batıya göre kurulmuş müesseseler koymak için, zayıf ve geri kalmış durumda bulunmalarını bahane ederek, bu durumdan istifade ettiler. Eski müesseselerin düzeltilmesi veya onarılmasına gitmeyerek, yeniden yapılmasını, daha doğrusu batıdan taklit edilerek alınmasını tercih ettiler.

Böylece İslam kurumlardan, kürsülerden, mahkemelerden ve mekteplerden uzak bırakıldı. Halbuki adalet mahkemeleri ile ilim ve marifet müesseseleri birçok asırlar İslam ile kaim olmuş, yaşamış, Osmanlı Devleti'nin azamet ve şevketini temin etmişlerdi. Islah çareleri aranacak yerde, zavallılar acınacak bir halde terk edildiler.

Acaba halk bu “İslam’dan kaçışa” ilmî tabirle “irtidat”, avamî deyişle “gavurlaşma” demekte haksız mıydı?

Görelim, ama gelecek yazıda inşallah.


Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.