25 Mayıs 2017 Perşembe28 Şaban 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah"tan başka ilah olmadığına ve Muhammed"in O"nun kulu ve elçisi olduguna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kabe"ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak. (Tirmizi, İman 3, (2612))
  • " Kim Allah'a inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır." (Buhâri,
  • için namaz vakitleri
    İmsak 03:38Güneş 05:31Öğle 13:08İkindi 17:04Akşam 20:32Yatsı 22:16
    • 15°C Adana
    • 11°C Adıyaman
    • 7°C Afyon
    • 5°C Ağrı
    • 5°C Amasya
    • 4°C Ankara
    • 17°C Antalya
    • 7°C Artvin
    • 14°C Aydın
    • 8°C Balıkesir
  • BIST: 98.314 0.61
  • Altın: 144,066 0.19
  • Dolar: 3,5732 0.14
  • Euro: 3,9941 0.01

Erzurumlu Emrah’a ve İsmail’e Hamlık Yaptığım Hakkındadır

Ahmet Doğan İlbey

İsmail bu; Bilge Kişi’nin sohbetlerinden pek istifade etmiş ve ilmini çabuk kapmış şahbaz bir şâkirttir. Bir vakit İsmail’in arabasıyla şehir dışından bir taziyeden dönüyoruz. Bu fakir, vasıtayı süren İsmail’in yanında vecd içindedir. Arkada, Bilge Kişi ve iki hocam oturuyor.

Bahar mevsimindeyiz. Tabiat o gün daha bir şirin ve kucaklayıcıydı. Yağmurun ardından temizlenip arı duru hâle gelerek asıl rengini almış ve her yer yeşile boyanmıştı. Beyaz bulutlarla masmavi göğün ebruya dönüşmüş güzelliğini ve yeşil tepeleri seyrederek şehre dönüyoruz.

Bilge Kişi ve iki hocam sorulmadan konuşmazlardı. Bu manevî sessizliğin içinde İsmail, “Erzurumlu Emrah’tan bir ilahi dinler misin?” dedi fakire ve teybi açtı. Emrah’ın dîvan tarzında yazdığı bir şiirini ilahi formunda söyleyen usta bir sanatçının sesi kalp kulaklarımızdan damarlarımıza girmeye başladı: “İksîr-i âzâmdır nutk-u ehlullah / Yek nazarda haki kimya ederler / Hakkın esrarından onlardır âgâh / Velâkîn surette ihfa ederler.”

İsmail, Emrah’ın “evliyaların kelâmı büyük iksirdir bir nazarda duran, Allah’ın sırrına vakıf ilim sahibidir onlar. Ancak, bu ulu kişiler zâhirde gizlerler kendini” dediğini aktararak, gönül diliyle gönlüme zarf üstüne zarf atmaya başladı.

Bu fakir, o an kalbi perdelenmiş, dimağı durmuş olacak ki düşünmeden ham bir söz etti. “Aziz dost! Şimdi ilahinin sırası mı? İlahi, dergâhta, yani kapalı mekânda dinlenir. Biz şu an da tabiatın ortasında atıyla menzile giden bir insan gibiyiz. Tabiatın kucağında ancak türkü dinlenir, hâlimize türkünün nağmeleri uygun düşer” dedim. Fakat dilim kuruyaydı demez olaydım. İsmail, “dergâh dediğiniz yer nasıl bir yerdir ki, ilahi ancak orada dinlenilsin?” dedi.

“İlahi, dergâh gibi dört duvar arasında zikir yapılırken dinlenir ve orada anlamlı olur” dedim. Dilim bağlanaydı da demez olaydım. İsmail, “Bütün yeryüzü bir dergâh değil midir? Dergâh dört duvarla çevirili bir mekânla mı sınırlıdır?” dedi. Fakir, bu suale cevap vermeden sükût etti. Fakat tabiatın ortasında seyir hâlinde olmamın vecdiyle yine de türkü dinlemek istediğimi söyledim.

Türkü dinleyerek gidiyoruz. Arabanın içinde sessizlik devam ediyordu. İsmail’le aramda geçen konuşmalara, hocalarım ilm ü irfanlarından dolayı müdahil olmadılar.

MUSİBETİN, EMRAH’A VE İSMAİL’E ETTİĞİM HAMLIKTAN GELDİĞİNİ BİLMEDİM

Aynı günün gecesinde başıma gelen musibetin, Âşık Emrah’a ve İsmail’e ettiğim hamlıktan dolayı geldiğini anlamadım. Fakir gece yarısında bilgisayarının başında ağır ve çetrefil bir metni yazmaktadır. Nasıl oldu bilmem, yetmiş sayfalık yazı metni birden bire silinip kayboldu.

Teknik bir hatam yoktu. Kaidelere uygun olarak tuşları kullanıyordum. Niye silinip gitti onca ağır bir metin? İşin birinci sınıf ehlini alıp geldi İsmail, fakat metin bulunamadı. Sanki Gayya Kuyu’suna düşmüştü. Acaba Gayya Kuyusu’na düşen ham gönlüm müydü? İsmail’in, “erenlerin hâllerini anlatan ilahilere itiraz edersen böyle olur işte” demesinden de ayıkmadım.

Birkaç gün sonra İsmail eliyle Mevlevî dervişlerin “devran”ına katıldım. Tevafuk buna denir ki, devranın başında Erzurumlu Emrah’ın yolculuğumuz sırasında dinlemek istemediğim “İksîr-i âzamdır nutk-u ehlullah” diye başlayan türküsü yine ilahi formuyla yüreğimi titrete titrete meşk ediliyordu. Dinledikçe yüreğim sızladı ve “eyvah!” dedim. O irfan sahibi âşıka ettiğim hamlığı hatırladım birden.

Devran bittikten sonra yüreğime en ağır darbeyi İsmail indirdi. Biraz dokunaklı fakat öğretici bir hâl diliyle, “Erzurumlu Emrah’ın devranda meşk edilen ilahisine birkaç gün önceki yolculuğumuzda ‘dergâhlarda ve kapalı mekânlarda dinlenir’ diyerek o Hak âşığına ve erenlere saygısızlık ettiğini” hatırladın mı?” deyince sükût ettim.

Sonra ona “hâlimi tabir etsene, nedir başıma gelenler?” dedim. “Emrah’ın ilahisine itiraz ettin, başına bunlar geldi” dedi. “Vecd hâlinde ne yaptığımı bilmediğimi” söyledim.

İsmail, “yolculukta söylediğin sözlere hocalarımızın niye müdahil olmadığını anlamış mıydın?” dedi. “Şimdi anladım bunu; mürşidlerin, çocukların hâllerine benzeyen şâkirtlerini hoş görürler ve onları utandırmazlar” dedim. Ardından da “eyvallah, dersimi aldım” diyerek ellerini tutup musafaha ettim.

O ÂŞIK Kİ, TÜRKÜLERİYLE GÖNLÜME HÜZÜN NAĞMELERİ DÜŞÜRMÜŞTÜR

On dokuzuncu asrın başlarında yaşamış Erzurumlu Âşık Emrah’a bu hamlığı nasıl yapardım? Malâyanî işlerle uğraşmış sıradan bir âşık değildir o. Bir müddet medrese tahsili yapmış, Nakşîbendîliğin Halidiye koluna mensup bir ehl-i târik. Dergâhlarda görgü ve bilgisini artırmış, tasavvuf muhtevalı şiirler yazmış bir saz şairidir. Her şeyden evvel yazdığı şiirleri türkü olarak söylemiş has bir türküdardır.

O Emrah ki, türküleriyle bu fakirin gönlüne gurbet ve hüzün nağmeleri düşürmüş, dindar ve ehl-i sünnet bir kişidir. Güzel ahlâklı bir dervişin ilahi formunda da söylenen eserine gaflet hâlindeyken “hayır” demiştim. Veyl bana!

O âşık ki, bu fakirin dinleyip de vecde geçtiği bin miligramlık türkülerin şairi ve çalıp söyleyenidir. Onun “Gönül gurbet ele çıkma / Ya gelinir ya gelinmez” türküsünü dinleyip de kendimden az geçmedim. “Hazan ile geçti gülşenî bustan / Eyler dertli bülbül zâr garip garip” türküsüyle az yatıp kalkmadım. “Tutam yar elinden tutam / Çıkam dağlara dağlara / Olam bir yaralı bülbül / İnem bağlara bağlara” türküsünü her dinleyişimde içime doğru az hüzünlü nâralar atmadım.

Gönül içre söylenen türkülerin vecidli tiryakisi olarak bu hamlığı o hüzün sahibi âşığa yapmam akıl kârı değildir. Demek ki aklım başımdan gitmiş o an. Ömrünün yarısını türkülerle fikir ve gönül tâlimi yaparak geçirmiş bu hüzünkârın bundan böyle o âşığa ve İsmail’e gönül borcu vardır.

Bağlamanın tellerinden çıkan türkülere meftunluğumdan dolayı boş bulunarak, “ilahiler dergâhlarda dinlenir” demem, bana bir imtihan olmuş, ham sözün karşılığını böyle ödemiştim.






UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.