24 Ocak 2017 Salı25 R.Ahir 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükâfat vardır.(Ey insan!) Böyle iken, hangi şey sana hesap ve cezayı yalanlatıyor?Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?(Tin 4-8)
  • “Benim misâlimle sizin misâliniz, şu temsile benzer: Bir adam var ateş yakmış. Ateş etrafı aydınlatınca, pervaneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya (mâni olmaya) çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmemeniz için belinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz”Buhârî, Rikâk 26
  • için namaz vakitleri
    İmsak 06:45Güneş 08:15Öğle 13:23İkindi 15:54Akşam 18:18Yatsı 19:42
    • 11°C Adana
    • 8°C Adıyaman
    • -1°C Afyon
    • 5°C Ağrı
    • 2°C Amasya
    • -2°C Ankara
    • 9°C Antalya
    • 5°C Artvin
    • 7°C Aydın
    • 4°C Balıkesir
  • BIST: 84.208 1.40
  • Altın: 147,192 0.25
  • Dolar: 3,7769 0.44
  • Euro: 4,0596 0.51

Şair Şiir Okuyunca, Böyle İsyan Etmeli İnsan

Ahmet Doğan İlbey

Geçen hafta içinde elliden fazla şehirde şiir festivalleri yapıldı, ilköğretimden üniversiteye kadar sayısı binleri geçen kurum ve kuruluşlarda şiirler okundu. Ne var ki, ne isyan eden oldu, ne şiiri okunan şair (hayatta olan), ne şiir okuyan şair, ne de üstadların şiirlerini okuyanlar salonlarda ve meydanlarda yürek kıyametleri koparamadılar.

Bu kirli zihin çağında velî çapında bir şair hakikatin hakikatini dile getiren şiirler yazıp meydanlarda okusaydı, kalplerdeki ulvî feryat kıyamete ve sonra cemiyeti saran bir isyana dönüşürdü. Ardından emniyet güçlerinin, şiirin sevkettiği bu kalp isyanı karşısında dilleri tutulur, zapt etme kuralları altüst olurdu…

Ancak, görüldü ki, şiir okunan salonlarda ve meydanlarda kalp isyanları çıkmadı, insanlar mânevî vecdden dolayı duvarları ve kapıları aşıp caddelerde feryad ü figan etmediler. Emniyet güçleri şiir okunan mekânların etrafında, ihtimal dahilindeki isyanlara karşı teyakkuza hâlinde sıra sıra beklemediler.

BU ÜLKEDE ŞAİRİ VE ŞİİRİ TEHLİKELİ VE İÇ TEHDİT OLARAK GÖRMÜYORLAR

Demek ki, şiir ve şair yoktu ortada veya ulvî isyanlara sevk edecek şair ve şiir çıkmamıştı daha. Demek ki şairi ve şiiri tehlikeli ve iç tehdit olarak görmüyorlar. Bu durum, şair ve şiir için haysiyet kırıcı bir durumdur.

Bu ülkede şair ve şiir “lay lay lom” yumuşaklığında popüler ve kültürel tüketim unsuru olarak görülüyor ki, şairin şiir yayınlaması, okuması yasaklanmıyor. Yani şair, insanların idraklerini değiştiren, yenileyen, ruh ve fikirlerde ihtilâl yapan bir velî, bir mürşid-i kâmil, bir nebi çapında görülmediği için sokağa çıkması yasaklanmıyor ve görüldüğü yerde tutuklanmıyor. Dahası bu ülkede şiir yazmanın suç olmaması şair ve şiir için züldür.

Bu utanç verici durumdan “şiir ve şair bolluğu yaşıyoruz diyenler” utanmalıdır. Kimse, kalpleri ve fikirleri ulvî isyanlara gark edecek nebî kuvvetinde şair-adam olmadan evinden çıkıp festivallere çıkmamalı.

İşte bu nâçiz deneme bunun için yazıldı, yüreklere hançer gibi sokulsun diye.
---------------------------------------------------------------
Şair, okuduğu şiirin ortasına gelmişti ki, dinleyenler ağlamaya başladılar. Bütün gözler çakmak çakmak oldu, yüreklerine katran dökülmeye, ciğerleri sökülmeye başladı. Mısralar birer kurşun gibi delip çıkıyordu yüreklerini. Kudsî bir çağrıydı âdeta.

İlk ezanın kalplerde uyandırdığı ulvî sarsılmaya benzer bir titreme aldı dinleyenleri. Dilleri lâl olmuştu. Her mısraın ardından yüreklerinde peş peşe ruhî ihtilâl oluyor, akıl ve zihinleri kuşatılıyor, hâlden hâle geçiyorlardı.

Dinleyenlerin akıl ve idrâkleri yerinden sökülüyor, o ân’a kadar akıl ve fikirlerde yer tutan kelimeler, düşünceler, yasalar ve bildikleri her şey “kartondan kaleler gibi” yıkılıp enkaz hâline geliyordu.

ŞAİR, ŞİİRİNİ “İSRAFİL’İN SÛR’U GİBİ HEYBETLİ BİR DİLLE” OKUYORDU

Şair, şiirini “İsrafil’in sûr’u gibi heybetli bir dille” okumaya devam ediyordu. Şiirin mâna ve vecdinden dolayı dinleyenlerin ayaklarının altından zemin çekiliyor, içerideki eşya ve dekor yanıp eriyordu.

Mısralar, dinleyenlerin başlarını aşağı düşürüyor, fakat bir sonraki mısralar kalp ve fikirleri Kurân’î çağrının aydınlattığı inkılâp ve duygularla “dirilişe” geçiriyordu.

Salondaki duvarlar ve kapılar, akılları yerinden oynatan, idrakleri çatırdatan uhrevî sese boyanmış mısraların gücü karşısında kül gibi dökülüyor, içeriyi dışarıdan, dışarıyı içeriden kapatma görevini kaybediyordu.

Şairin okuyup geldiği her mısra, ân içinde ateşlerden daha yakıcı bir âvaz hâline dönüyor ve salonun bütün maddî unsurlarını yıkıp geçiyor, dışarıya taşıyordu.

Ân içinde mukaddes nâralara dönen her mısra yüreklere bir topak gibi oturuyor, duvarları ve tavanı delip geçiyor, salonun dışına çıkıp caddelere, sokaklara ve şehrin damarlarına doğru yayılıyordu.

ŞİİRDEN YAYILAN ÂVAZ, VAR OLAN DÜŞÜNCELERİ, KAVRAMLARI VE YASALARI SİLİYORDU

Yollarda kaç insan varsa o anda, salondakilerin yürekleri gibi dağlanıyordu yürekleri. Şairin şiirinden yayılan dalga dalga âvaz, insanların önce iç evini katran gibi yakıp kavuruyor, sonra akıl ve kafalarında var olan düşünceleri, kavramları ve oluşmuş yasaları siliyordu.

Bu çarpılmanın ardından herkes, kutsal nidaya dönüşen kelimelerin çıktığı mekâna doğru akmaya başlıyordu. Bir kıyamet gibi şehrin damarlarında dolaşan bu mısraların çarptığı her insan şiirin okunduğu mekâna koşar adım ilerliyordu. Salondakiler gibi dışarıdakilerin de akıl ve duyguları isyan ateşine dönüşüyordu.

Şair, mukaddes sözlerden kâm alan mısralarını salondakilerin kalplerine ve akıllarına çarpa çarpa, vura vura okumaya devam ediyordu. Şair, şiirini ulvî itimat telkin eden âsûde ve vakârlı bir sesle okuyordu. Sûretini ve edasını göstermeye çalışmıyordu. Yani bir fail olarak kendini önemseyen bir çalım ve eda içinde değildi. Zamâne insanlarına mûcize sunan bir aziz tavrında hiç değildi.

ŞAİRİN BEN VE SÛRETİ YOKTU, SES VE KELİMENİN ULVİ GÜCÜ VARDI

Hüzünlü ve aydınlık sîmasının mûnis dilinden mısralar fışkırıyordu sadece. Ben ve sûret yoktu, ses ve kelimenin ulvi gücü vardı. Çağın mürai, naylon, hormonlu, imajinatif şair ve hatipleri gibi rol yapan, dikte eden bir fiili de yoktu. Dinleyenler, yalnızca onun dilinden dökülen kelimelerin mânası ve uyandırdığı fikrin gücüyle kuşatılmış bir hâldeydi.

Mısraların ulvî ateş gibi sardığı ânlar böyle sürüp gidiyordu. Her mısraın okunuşunda dinleyenlerin kalp ve kafası şiirden yayılan mâna ile kuşatılıyor, içinde var olan fikirler sökülüyor, kökleşmiş anlayışları bir deprem ânı gibi yıkılıp paçavraya dönüyordu. Sonraki gelen mısraların telkiniyle vahyî medeniyetin değerleri bir karayel hızıyla yıkılanın yerine giriyor ve devam eden mısraların feyziyle ümitlenip uyanışa geçiyorlardı.

Zahirde zaman, saatle sınırlıydı. Fakat salonda şiirin kalplere üflediği, akıllara hükmettiği zamanın ölçülebilir bir sınırı yoktu.

ŞAİR ŞİİRİNİ BİTİRMEK ÜZEREYDİ Kİ DİNLEYENLERİN YÜREKLERİNDEN KOPAN GÖRÜNMEZ ATEŞ GÖRÜNÜR OLDU

Şair, şiirini bitirmek üzereydi ki, dinleyenlerin yüreklerinden kopan görünmez ateş görünür oldu ve figana dönüştü. Dört duvar ve tavan mâna olarak yok oldu. İçeridekiler dışarıyı, şehrin sokaklarında nutku durmuş insanlar içeridekilerin hâllerini görüyorlardı. Set yıkılmış, iki ırmak birleşmişti. Birbirlerine şiirin yaydığı mâna ile yürekten tutunuyorlar, gözleri gözlerine, yürekleri yüreklerine dokunuyordu.

Kutsal alev gibi yüreklerden kopan figan, hıçkıra hıçkıra sayhalaşan fikirli bir isyana dönüşüyordu. Şiirin mânasında birleşen insanlar ulvî isyan ateşinden mürekkep bir alev topuna dönmüşlerdi.

BİR ŞAİR HATIRLATTI, BİR ŞİİR ÖĞRETTİ BİZE BİLDİKLERİMİZİN SAHTE OLDUĞUNU VE KELİMELERİMİZİN DEĞİŞTİRİLDİĞİNİ

Bu isyan öyle cana ve mala zarar veren bir isyan değildi elbet. Bezm-i elestte emanet edilen ve unutturulmuş kelimelerin bağı çözülmüş dillerine hücum etmesinden meydana gelen bir yürek isyanıydı bu:

Ey bunca zaman hayatımızı çalan vicdansız ve merhametsiz zorba rejim! Hakikatlerimizi söyleyen şiir dinledik ilk kez. Anladık yanıldığımızı ve aldatıldığımızı.

Ey egemen olan kötüler! Üzerlerinizdeki yıldızlar boyaymış, anladık bugün. Öğrendik öğretilenlerin Garp mahsulü olduğunu ve hafızamızla oynandığını.

Ey tâgutî kurumların ve yasaların yapıcıları! Maskenizi sıyıran mısralarla uyandırıldık bugün. Uyutulmuşuz şimdiye kadar bizim olmayan ağyar nutuk ve yasalarla.

Sözün eti kemiği değil, mânasıyla buluştuk. Bir şair hatırlattı, bir şiir öğretti bize bildiklerimizin sahte olduğunu ve kelimelerimizin değiştirildiğini.

Ey milleti olmayan rejimin buyrukçuları! Peçenizin düşürüldüğünü gördük, hakikatin tecelli ettiği bu salonda. İlk kez bir şair, hakikatlerimizi çarptı yüzümüze. Âh, kâlübelâdaki sözün hakikatini söyleyen şair, sen neler okudun öyle!

JANDARMALAR VE POLİSLER ŞİİR OKUNAN SİTENİN ETRAFINI SİLAHLAR ÇAPRAZ TUTUŞ BİR ŞEKİLDE SARMIŞLARDI

Jandarmalar ve polisler şiir okunan ve arkasından isyan edilen salonun etrafını çevirmişlerdi. İsyan edenlerin, yani yüreklerinde figan kopanların âvazlarından ürperiyorlardı asayiş mensupları. Fakat yine de silahlar çapraz tutuş bir şekilde mekânı çepeçevre sarmışlardı. Megafondan tok bir ses:

“Ey içeridekiler feryat ve figanı bırakın, evlerinize dağılın! Bu toplu figanınız toplum asayişine, mevcut yasa ve rejime aykırıdır...”

Şehrin uzağındaki insanlar aralarında şöyle konuşuyorlardı:
“Duydunuz mu ey ahali! Sitenin salonunda bir şair şiir okumuş, dinleyenler topluca ağlamaya ve figan etmeye başlamış, arkasından da hıçkıra hıçkıra isyan etmişler. Sonra sitenin etrafını jandarmalar ve polisler çevirmişler. Olmuş ve duyulmuş iş değil bu?”

Şair, şiir okuyunca kelimeler hakikati böyle dile getirmeli. Şiirin, yüzünü açtığı hakikate bu şekilde inanmalı insan. İnanınca da böyle isyan etmeli.

Efendimiz Âleyhissalât ü Vesselâm dünyayı teşrif edince Kisra’nın Sarayı nasıl yıkıldıysa, Save Gölü nasıl kuruduysa, kurtlar ve ceylanlar Mekke’nin kapısına nasıl yan yana geldilerse, Kur’ân harfleri öğrenmek istediğini söyleyen derviş daha duvara elif yazar yazmaz duvar nasıl yıkıldıysa, hakikati böyle yazmalı şair ve şiir.
----------------------------------------------

İLÂVE YAZI:

GÖNLÜME DÜŞENLER

Enver Çapar; Türkçe muallimi,“dirilişçi”, kitap ve yazı sever bir dost. Onunla dostluğum bu istikâmette kitap ve yazı muhabbetiyle başlamıştı. Fakat ne olduysa hayli zamandır, Fikir Dükkânı’nın “Balıkçı kolu”na mensup Dr. Hunu ile balığa gider oldu. O narin yürekli dosta derim ki: Dr. Hunu’nun yolu sana göre değil, aslına dön. Senin yerin eskisi gibi kitap ve yazı sohbetleridir.
---------------------------------
NOT: Bir önceki yazımız olan “Yeni Din Kemalizm’in Şairleri” yazısının “Felsefemizde Din Kelimesinin Tam Karşılığı Ulusalcılıktır” bölümünde yer alan “Kemalizm, İslâm’a alternatif bir ‘yeni din’ şeklinde felsefeleştirilir” cümlesi sehven yazılmış olup, doğrusu “Kemalizm, İslâm’a karşı ‘yeni din’ olarak felsefeleştirilmek istenmiştir” şeklindedir. Aziz okuyucularıma bu mâna düşüklüğünden kaygılandığımı ve düzelttiğimi arz ederim. Hâşâ, Kemalizm kim oluyor da İslâm’a alternatif olacak?



UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.