Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Sanki bir Bursa, sanki bir Edirne... Osmanlı kokan Saraybosna

Sanki bir Bursa, sanki bir Edirne... Osmanlı kokan Saraybosna

Başbakan Tayyip Erdoğan’la birlikte çıktığımız ve üç ülkeyi içine alan gezimizin son durağı Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna oldu...


Azerbaycan’da Gebele ve Şeki, Ukrayna’da Kiev ve Yalta şehirlerini gezdikten sonra, Saraybosna’ya Cuma günü öğleden sonra geldik.


Hava yağmurluydu...


Biraz da puslu ve soğuk...


TEPELER... AHH O TEPELER


Havaalanı’ndan şehre doğru hareket ederken, “binalardaki hasar” çekti dikkatimizi...


Hayır, bir “deprem hasarı” değildi bu... “Sırp caniler”in ve “keskin nişancılar”ın yol açtığı “hasar”dı...


Saraybosna’ya ilk gidenlere, “mihmandar”lar, ilk önce, şehri çevreleyen “tepe”leri gösterirler ve “Şu tepeleri görüyor musunuz?” diye girerlermiş söze ve derlermiş ki;


“İşte Sırp keskin nişancıları bu tepelere mevzilenir ve gece-gündüz Boşnakları öldürürlerdi... Boşnak halkı o kadar zor durumdaydı ki; pencerelerini tahtalarla, demirlerle kapatır hiç ışık yakmazlardı. Sırp çetnikler, tül perdenin arkasında hareket eden her şeyi vurdukları için karanlıkta otururlardı.”


Saraybosna, bir “hüzün” şehri...


Yirmi yıl öncesinde; 1423 gün süren “tarihin en uzun kuşatması”nı yaşadığı için yaralı... O yıllar, “Boşnaklar” için “acı”, çağdaş(!) dünya için ise “utanç” yıllarıdır!..


Bugün, “kurşun”larla delik-deşik olmuş “duvar”lar, belki “sıva”larla kapatılıp, bir anlamda “yara”lar sarılmaya çalışılıyor ama, yaşanan “travma” unutulacak gibi değil!..


Hele de;


20 yıl öncesinin “düşman”larıyla, “zalim”leriyle, “aşağılık mahlûkları” ve “tecavüzcü”leriyle aynı topraklarda, aynı havayı teneffüs etmek zorundaysan!..


Çekilecek çile değil.


Ama, Boşnaklar katlanıyor.


TAM BİR OSMANLI ŞEHRİ


Konaklayacağımız otelde biraz istirahat ettikten sonra, arkadaşlarla birlikte “Şehir turu”na çıktık.


İlk ziyaretimiz, Bosna Hersek’in “efsane” lideri “Alia İzzetbegoviç’in kabri” oldu... Kabrinin başında ona ve diğer “Boşnak Kahraman”lara “dua”lar ettik, ruhlarına “Fatiha”lar hediye ettik... Yolun karşı tarafında, “Osmanlı mezarlığı” vardı... Onların ruhlarına da “Fatiha”lar gönderdik.


Hani, denilir ya;


“Osmanlı, Viyana önlerinden geriye döndü, Avrupa’ya giremedi.”


Peki, Saraybosna da bir “Avrupa” değil mi?.. Ya, şu “mezarlık”?.. Ya şu, “mezar taşları”nda; “imam”ları, “asker”leri ve “komutan”ları, kısacası “Osmanlı”yı simgeleyen “sembol”ler?..


Onlar da, “Osmanlı” değil mi?..


Saraybosna, bir “Avrupa şehri”, şu mezar taşları da birer “Osmanlı sembolü” olduğuna göre, demek oluyor ki, Osmanlı, Avrupa’ya girmiş!..


İşin ilginç tarafı;


Osmanlı, Avrupa’da yaşıyor.


Sadece “mezar taşları”yla değil, “kültür”üyle yaşıyor, “din”iyle yaşıyor, “cami”leriyle yaşıyor...


CAMİLER TIKLIK TIKLIM


İşte “Begova Camii” de denilen Gazi Hüsrev Paşa Camii... Ki, bu caminin, İstanbul’daki “Selatin” camilerden hiçbir farkı yok...


Her vakit, tıklım tıklım...


“Yaşlı”lar, “delikanlı”lar, “kadın”lar ve “genç kızlar” her vakit bu camide... “Namaz” kılanlar ve “ziyaret” edenler dolayısıyla, cami, sürekli cıvıl cıvıl, sürekli kalabalık...


Biz, “akşam” namazlarımızı burada eda ettik, kalabalıktı... Ertesi gün “öğle” namazımızı eda ettik, cemaat tüm camiyi yine doldurmuştu...


Sadece Begova Camii değil, yakınında 4-5 cami daha var ki, onlar da Osmanlı’nın eseri...


İşte Başçarşı... Ve işte “medrese”ler, “çeşme”ler ve “han”lar...


Hepsi, Osmanlı’dan yadigâr...


Hadi, gerisini boşverin... 550 yıl önce Saraybosna’yı kuran İsabey İshakoviç de, nihayetinde bir “Osmanlı komutanı”ydı, iyi mi?..


“Fatih Sultan Mehmed Han’ın komutanı” olan İsabey tarafından kurulan bir şehirde, Osmanlı yaşamaz mı hiç?..


Yaşıyor işte...


“Başçarşı”da yaşıyor.


Çarşıda dolaşırken, “tarihin ruhu”nu yüreğinizde hissediyor ve kendinizi Edirne’de veya Bursa’da geziyor zannediyorsunuz...


Hepsi bir yana da;


Saraybosna’da herhangi birisiyle karşılaştığınızda, diyaloğun başlaması için “Selâmün Aleyküm” demeniz yeterli.


Çünkü onlar;


“Selamün Aleyküm”le başlıyor söze...


Ayrılırken de;


Siz demeseniz bile, onlar “Allah’a emanet” diyor ki, hele söyleyin;


“Selâmün Aleyküm”le başlayıp,


“Allah’a emanet”le biten diyaloğun yaşandığı bir ülkede, hiç “Osmanlı” ölür mü?..


Yaşıyor işte...


550 yıldır yaşıyor...


Yaşıyor ki;


Başbakan Erdoğan’a verilen ödül de, “Osmanlı Komutanı İsabey İshakoviç” adına verilmişti...


Var mı ötesi?..


DUVARLAR DELİK-DEŞİK


“Mezarlık ziyareti”nden dönüşte ve Başçarşı’yı gezerken etrafa dikkatle baktım...


Öyle ya; biraz önce de dediğim gibi, Bosna Hersek “Avrupa’nın ortasında bir ülke” olmasına rağmen; “dünyanın en uzun kuşatması”na, “dünyanın en büyük zulmü”ne ve “dünyanın en iğrenç işkence ve tecavüzleri”ne maruz kalmış bir ülke...


Bu ülke, 20 yıl öncesinde “insanlık dışı vahşi saldırılara” uğradı... “Sırp çetnik”lerin açtıkları ateşlerle, birçok insan can verdi.


Binaların “duvar”ları, Sırpların saldırılarının yaşayan birer örneği...


Duvarlar delik-deşik!..


Kiminde “mermi” deliği,


Kiminde “top mermisi” deliği!..


Saraybosnalılar, bu “mermi delikleri”ni kapatmak için, “sıva” yapmışlar...


Ne var ki;


O sıvalar, “mermi izleri”ni kapatmış ama, duvarları da, “yaralı yüz”lere çevirmiş!..


Anlayacağınız;


Sıvalar, “izleri” örtmüş ama “barbarlığı” daha da belirginleştirmiş!..


Demek oluyor ki;


Bu yara kapanacak gibi değil...


Az ötede Princip Köprüsü...


Tam bir canlı tarih...


Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yer... Avusturya Macaristan Prensi Franz Ferdinand’ın milliyetçi Sırp tarafından vurulmasıyla savaşın fitilinin ateşlendiği yer.


Burasını da gördükten sonra, “börek” ve “köfte”si ile meşhur Saraybosna’da karnımızı doyurup, otelimizde istirahate çekiliyoruz...


TÜNEL... HAYAT DAMARI


Ertesi sabah, yani Cumartesi sabahı, gelebilen arkadaşlarla birlikte “Tünel”e gidiyoruz... Mihmandarımız, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Basın Danışmanı Osman Sert... Osman, buraya defalarca geldiği için her yeri biliyor.


“Tünel” denilen yer, aslında “Saraybosna’nın hayat damarı”ydı...


“Saraybosna’nın yaşaması ve ayakta kalabilmesi” için, böyle bir tünele şiddetle ihtiyaç vardı...


Zira; Saraybosna’nın etrafındaki tepelere yerleşmiş, son derece donanımlı Sırp çetnikler vahşice katliamlarını gerçekleştirirken, Mitterand gibi bazı Avrupalı siyasetçiler; “Avrupa içinde Müslüman bir devletin varlığını hazmedemeyiz” sözleriyle kâtillere adeta destek veriyordu.


Almanya, Rusya ve Yunanistan’dan gelen insan avcıları ise, yüzer dolar karşılığında kiraladıkları çetnik katliamcıların silahlarıyla Boşnakları hunharca katlediyor; hattâ savunmasız Boşnakları hangi düğmelerinden vuracaklarına dair birbirleriyle bahse giriyorlardı.


Bu durum, vahşetin zirveye çıktığını gösteriyordu.


Mazlum Boşnaklar, o sırada Birleşmiş Milletler’in kontrolündeki Saraybosna Havaalanı üzerindeki bir geçitten ancak gece karanlığında giriş-çıkış yapabilmekteydi. Çetnikler, bu bölgenin geceleri ışıklandırılmasını istemiş, bu istek de maalesef yerine getirilmişti... Işıklandırıldıktan sonra buradan geçmeyi göze alan 800 kadar Boşnak katledilmişti.


Bu durum karşısında bir tünel kazılması fikri gündeme geldi. General Râşid Zorlak, tünel kazma işini gerçekleştirmek için iki mühendis buldu. Bunlardan biri sonradan Başbakan olan Necat Brankoviç, diğeri de Fadil Şero idi. 22 Aralık 1992 tarihinde genelkurmay tarafından tünel yapımı için gereken teknik bilgilerin temin edilmesi ve tünelin yapımına başlanması emri çıktı. Brankoviç ve Şero’ya, geometri uzmanı İbrica Fazliç ve Şemseddin Kadribaşiç de katıldı... Tünelin, Havaalanı pisti altından geçecek olması sebebiyle tünel kazımı, hassasiyet ve uzmanlık gerekiyordu.


İşe büyük bir gizlilikle başlandı.


23 Nisan 1993’te başlayan ve “ayçiçek yağı”yla yanan “kandil ışığı”nda “kazma” ve “kürek”lerle yapılan “kazı”nın sonunda “tünel” inşa edildi.


TÜNELİN İLK FOTOĞRAFI


800 metre uzunluğunda, 1 metre genişliğinde ve 1,5 metre yüksekliğinde olan “tünel”den, hiç olmazsa, “su ve gıda akışı” olmaya başladı...


Bizi bilgilendiren mihmandar, genç bir hanımdı ve “o zamanlar henüz 8 yaşındaydım” dedi... Gerek “tünelin önemi”ni anlattı, gerek Saraybosnalı olarak yaşadıklarını...


“Kuşatma 1423 gün sürdü” dedi... Bu sürede; “11.500 kişi” öldürülmüş, bunun da “1600’ü çocuk”muş!.. Şehre, her gün “300-1000 arası bomba” düşüyormuş!..


Bilmem hatırlar mısınız;


1994 veya 1995 yılında, Bosna’ya ilk giren gazetecilerden biri de, o zamanlar Akit’in Ankara Temsilcisi olan Abdülkadir Özkan ağabeydi ve “tünel”in ilk fotoğraflarını o çekmiş, Türkiye’de de “tünelin fotoğraflarını yayınlayan ilk gazete Akit” olmuştu...


Aradan 20 yıl geçtikten sonra, işte ben de “tünel”deyim ve o “ibretlik fotoğrafı” işte ben de yayınlıyorum...


SLADZİÇ’LE GÖRÜŞME


Tüneli gördükten sonra, Bosna’nın eski Cumhurbaşkanı Haris Sladziç’le görüşme fırsatı buluyoruz... Sladziç Boşnakların önemli siyaset adamı... Savaş yıllarında Dışişleri Bakanlığı yaptı. “Suriye, ikinci Bosna” dedi. İkisinde de sivillerin acımasızca katledildiğini söyledi. Bosna’da dün yaşananların, bugün Suriye’de yaşandığını söyledi... Uluslararası camianın Bosna’da yaşananlardan ders çıkarmadığını vurguladı...


Srebrenitsa katliamıyla Halep arasında bağlantı kurdu.


Sladziç, Suriye’de çözüm olarak “Uçuşa yasak bölge” önerdi. Çünkü havadan gelen bombaların çocuk, kadın ayrımı yapmaksızın öldürdüğünü anlattı. “Bosna, Avrupa’nın ulaşmak istediği modeldi. Farklı din ve etnik yapıların bir arada yaşadığı model... Savaş, o modeli vurdu” dedi. Haksız değil. Bosna’dan ders alınsaydı, Suriye’de şiddet bu kadar ağır yaşanmazdı. En azından sivillerin katledilmesinin önüne geçilebilirdi. Saraybosna gezisinde Başbakan Erdoğan’ın üniversite ziyaretleri önemli yer tuttu. Önce Saraybosna Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrencilere hitap etti. ‘İnanın bir Saraybosnalı, bir Bosna-Hersekli Saraybosna’yı ne kadar seviyorsa, işte biz de o kadar seviyoruz’ dedi.


Saraybosna’nın renkli yapısına dikkat çekti. ‘Burada sadece bir dinin, bir medeniyetin, bir kültürün eserleri değil; tüm insanlığın eserleri bulunuyor’ dedi. Erdoğan daha sonra ‘Uluslararası Saraybosna’ ve ‘Burç Üniversitesi’ni ziyaret etti.


Saraybosna’nın kuruluşunun 550’nci yıldönümünde İsa Bey İshakoviç ödülü Başbakan Erdoğan’a verildi. Duyuruları şehrin panolarına asılmıştı. Cumartesi akşamı ödül töreni vardı. Erdoğan, “Saraybosna gibi bir medeniyet şehrinde, bir kültür ve tarih şehrinde, hem bu anlamlı ödülü almak hem de bu köklü üniversitede sizlere hitap etmek benim için eşsiz bir duygu” diyerek aldı ödülünü.


NUR YÜZLÜ HAYRİYE ANNE


“Ödül töreni” esnasında yaşadığımız bir anekdotu yazmadan geçemeyeceğim...


Erdoğan’a ödül verilecek salona girdik... Salon tıklım tıklım dolu... Sadece iki ülke kurmaylarının oturacağı koltuklar boş, gerisi dolu...


Baktık, 3. sırada birkaç boş koltuk var... Oraya gittik... Ama, en baş koltukta, dünya tatlısı, nur yüzlü “yaşlı bir teyze” oturuyor... Bastonu da elinde..


“Müsaade eder misiniz?” dedik, “Şu koltuklara da biz oturalım.”


Ağır ağır ayağa kalktı...


“Zahmet verdik” dedik...


Türkçe, “Lâfı mı olur” dedi;


“Sizler için, değil ayağa kalkmak, canımızı versek bile azdır!”


Düşünebiliyor musunuz;


En az “80 yaşındaki” kadın, böylesine seviyor Türkleri... Sonradan, adının “Hayriye Anne” olduğunu öğrendiğimiz bu yaşlı kadın, Erdoğan ve Emine Hanım’ı kucakladı, onlar da onun elini öptü, sarıldı... Meğer, “Belediye Başkanlığı”ndan bu yana Erdoğan’ı hep kucaklar ve hattâ merhum “Tenzile Ana”ya, ördüğü şeylerden gönderirmiş...


Uzun lâfın kısası;


“5 günde 5 şehir” gezdik, hepsi güzeldi ama Saraybosna başka güzel... Çünkü Saraybosna; “tarihi dokusu”yla, “Hayriye Ana” gibi insanlarıyla hâlâ “Osmanlı kokuyor”du...


İlk fırsatta, inşaallah yine giderim...


O “doku”ya, o “koku”ya doyulmaz...





“3 değil, 5 çocuk”


Geçtiğimiz Cuma akşamı... Saraybosna’da kaldığımız otelin lobisindeyiz... Biraz sonra, ortalık hareketlendi... “Başbakan geliyor” dediler...


Lobide bir delikanlı ve bir genç kız... Son derece heyecanlılar... Ellerinde bir zarf var... “Herhalde Başbakan’a mektup verecekler” diye düşündüm... Beklendiği gibi, Başbakan Tayyip Erdoğan içeri girdi... Delikanlı ve genç kız, hemen Başbakan’ın yanına yaklaşıp zarfı verdi... Meğer bir “düğün davetiyesi” imiş...


Delikanlı; “Sizi İstanbul’da yapılacak düğünümüze davet ediyorum... Gelirseniz, bizi şereflendirirsiniz” dedi...


Başbakan, “Kongre hazırlığı”nı ve “işlerinin yoğunluğunu” gerekçe gösterdi ama; “Yine de kısmet” dedi ve “gelin adayı”na döndü; “Kaç çocuk istediğimi biliyorsun değil mi?” dedi...


Genç kız, başını öne eğerek; “Biliyorum” dedi; “3 çocuk yapacağız!”


“Hayııır” dedi Başbakan; “3 çocuk, Türkiye için geçerli... Sen, en az 5 çocuk yapacaksın!”


Genç kız, “Peki” dedi... Başbakan’ın “5 çocuk” tavsiyesinde bulunduğu Zeyna adlı genç kız, meğer Saraybosna Müftüsü’nün kızıymış... Selçuk Yeşilyurt adlı genç delikanlı da, Türk ama Saraybosna’da oturuyormuş... Düğünleri İstanbul’da yapılacak... Erdoğan düğüne katılır mı bilmem ama şimdiden “5 çocuk” sözünü aldı... Genç çiftlere, mutluluklar diliyorum...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi