26 Mart 2017 Pazar27 C.Ahir 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Biz, insanlara belli zaman aralıklarıyla okuyasın diye Kur’an’ı parçalara ayırdık ve onu bölümler halinde indirdik.” (İsra, 17/106)
  • “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhârî, "Fezâilü’l–Kur’ân", 21)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:24Güneş 06:51Öğle 13:17İkindi 16:44Akşam 19:30Yatsı 20:50
    • 18°C Adana
    • 15°C Adıyaman
    • 14°C Afyon
    • 2°C Ağrı
    • 13°C Amasya
    • 15°C Ankara
    • 18°C Antalya
    • 13°C Artvin
    • 18°C Aydın
    • 12°C Balıkesir
  • BIST: 90.383 0.69
  • Altın: 144,409 -0.77
  • Dolar: 3,6117 -0.38
  • Euro: 3,9021 -0.23

Devlet otoritesi ve mahremiyet

Faruk Köse

Konu “güncel” değil, ama günü de, geleceği de ilgilendiriyor. Geçtiğimiz Haziran’da yazmak için not almıştım, lakin gündemin yoğunluğundan bugüne kaldı.


George Orwell’in “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı kitabını bilirsiniz. Orwell, “devlet aygıtı”nın ulaştığı/ulaşacağı noktayı “alegorik” bir anlatımla resmeder. İnsanlar, “devlete egemen olan parti” tarafından sürekli izlenmektedir. Bu totaliter merkezi parti yönetimi, “korku”, “propaganda” ve “beyin yıkama” ile halkı ve hayatı manipüle etmektedir. Yönetimin başındaki “Büyük Birader”, her şeyi ve herkesi “Düşünce Polisi” vasıtasıyla kontrol altında tutmaktadır. İnsanları ve hayatı kontrol etmek için her yere “dev ekranlar” konulmuştur. Bu ekranlarla hem halkı yönlendirmek için yayın yapılmakta, hem de etraftaki ses ve görüntüler merkeze aktarılmaktadır. “Büyük Birader”in “Düşünce Polisi”, “Devlet”in ve “devleti sahiplenen Parti”nin belirlediği düşüncelerin dışına çıkarak “düzeni sorgulayanlar”ı izler, yakalar ve beyinlerini yıkar; düşüncelerini “yeni bir dil”le biçimlendirir. Bu öyle bir “dil”dir ki, insanları “parti nasıl istiyorsa o şekilde düşünmeye” ve düşüncelerini bu şekilde ifade etmeye şartlandırır. Kavramların anlamları üzerinde oynanır, kanaatler “çiftdüşün yöntemi”yle karmaşıklaştırılır. Mesela “egemen parti”ye göre “savaş barıştır”, “özgürlük köleliktir”, “cahillik güçtür”; böylece kavram kargaşası ile “fikri duruş” bozulur.

Bu yazıda, Orwell’in kurguladığı “izleme ağı”nın bugün geldiği noktaya dikkat çekmek istiyorum. Zira böyle bir izleme ağı artık ütopik olmaktan çıkmıştır. Nitekim, 23 Mayıs 1999’da, o zamana kadar kimsenin varlığından haberdar olmadığı bir “izleme sistemi”nden söz edilmeye başlanmıştı. ABD ile İngiliz Milletler Topluluğu tarafından kurulan “Echelon” adlı “elektronik izleme sistemi”, küresel ölçekte kullanılmakta ve “iletişim”le ilgili her konuda dünya izlenmektedir. Bu tarihten çok daha önceleri, 1960’da Rusya’ya iltica eden olan ABD Ulusal Güvenlik Dairesi görevlileri Bernon Mitchell ve William Martin, daha o günlerde en az 40 ülkenin aktif olarak dinlendiğinden, yeryüzünün değişik yerlerine kurulu en az 2 bin “dinleme istasyonu”ndan söz etmişlerdi. Nitekim Avrupa Birliği’nin 1988’de yayımladığı istihbarat raporu, Avrupa’daki iletişim cihazlarının yüzde 90’ının “Echelon sistemi” ile izlendiğini belirtiyordu.

Bütün bunlar, “devlet otoritesi”nin nereye vardığını, “egemen güçler”in insanlığı nasıl da kontrol altına aldığını göstermesi bakımından önemli. Konunun ülkemizle alakalı kısmına gelince...

Geçtiğimiz Haziran’da basına yansıyan bir haber, “halkı bütün mahremiyetlerine kadar izlemek” için Türkiye’nin de “izleme-takip sistemleri” kurmakta olduğunu gösteriyordu. Habere göre, “T.C. kimlik numarasında devrim” yapılacak, “kimliğe elektronik şerh” gelecekti. Kişiler, T.C. kimlik numaralarına konulan “elektronik şerh”le her ortamda takip edilecek; mesela tapuya, hastaneye, SGK’ya, vergi dairesine, evlenme dairesine, belediyeye, Nüfus Müdürlüğüne, hülasa T.C. kimlik numarası sorulan her nere varsa oraya uğrayanlar, sistem tarafından anı anına takip edilecekti.

İşin vahim yanı, bu “izleme sistemi”ne ilişkin çalışmaların, “emniyet birimleri”ndeki “üst düzey görevliler”in denetiminde yapılıyor olması. Anlıyoruz ki, sadece “güvenlik” endişesi taşıyor; kimsenin “özgürlük” ve “mahremiyet”i hesaba kattığı yok. Eğer olsaydı, sistemi kuran ekipte “hukukçu”, “sivil toplum temsilcisi”, “insan hakları gönüllüsü”, “siyasetçi” vb. de olmaz mıydı? Meselelere sadece “asayiş” penceresinden ve “güvenlik” endişesiyle bakan “bürokratlar”ın hazırladığı bir metinden özgürlük çıkar mı sizce? Üstelik de bu konuda sicili pek temiz olmayan Türkiye’de...

Konuya ilişkin yaptığı açıklamada Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, “siber güvenlik” konusundaki çalışmaların yakında sonuçlanacağını belirterek, “Ne oluyor, ne bitiyor, kim nereden ne film çeviriyor bunu takip edecek kapasitede bir yapılanmaya gidiyoruz” diyordu. Böylece “Büyük Birader”in herkesi izleyeceği bir sistemin kurulduğu beyan ediliyordu.

Devlet otoritesi, “mahremiyet sınırları”nı çiğnemede hiçbir sınır tanımıyor; kurulan sistemlerle, izleme aygıtlarıyla “mahremiyet kalmıyor.” Havaalanlarına konulması düşünülen (belki de konulmuştur) “insanı çıplak gösteren X-Ray cihazları” ve benzeri uygulamaların insan mahremiyetini yok ettiğini, bu nedenle de “İslami ahlâk”a galiz biçimde aykırı düştüğünü hatırlatmama gerek yok. “Beyin kontrolü”, “düşünce okuma”, “telepatik etkileme yöntemleri”, “hipnoz”, televizyon yayınları ve “25. Kare” muhabbetleri vs. Bunlara “Mobese”, “EDS”, “mobil telefonlar”, “kredi kartları” ve benzerlerini de eklediğimizde, “çağdaş dünya”da insanların nasıl da bazı “efendiler”e köle yapıldığını, nasıl da “hücrelerine kadar kontrol” edildiğini görebiliriz.

Anlaşılan, Devletçe “tamamen kontrol edilebilir bireyler” oluşturulmak isteniyor. “Özgürlük” ve “mahremiyet” nereye konuyor peki?

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.