Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Size bir iyi, birkaç kötü haberimiz var!

Size bir iyi, birkaç kötü haberimiz var!

 

Geçen hafta, yine “unutulmayacak” ve “hafızalara kazınacak” olaylar yaşadık.
Bunlardan birisi ve belki de en önemlisi, Danıştay 8. Dairesi tarafından verilen “tarihî karar”dı...
 
Akit’in 25 Ocak Cuma günkü manşetinde, “Tarihî karar” başlığı ile verdiğimiz olayı biliyor olmalısınız...
 
Danıştay 8. Dairesi, Türkiye Barolar Birliği’nin meslek kurallarında yer alan avukatların “başları açık” görev yapacaklarına ilişkin düzenlemenin yürütmesini durdurdu...
 
Başörtülü olarak çalışmasına izin verilmeyen bir avukatın yönetmelik iptali başvurusunu değerlendiren Danıştay, eski düzenlemenin hem din ve vicdan özgürlüğüne, hem de uluslararası hukuk normlarına aykırı olduğuna hükmetti...
Avukatlığın, serbest meslek olduğuna dikkat çekilen mahkeme kararında, şu cümlelerle yasakçı barolara adeta ders verildi:
 
“Dayanağı üst hukuk normunda bu konuda herhangi bir kısıtlama ya da engelleme bulunmadığı halde söz konusu maddede yer alan bu belirlemenin, anayasa ve tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan çalışma hak ve özgürlüğünün ve yine bu düzenlemelerle güvence altına alınmış olan din ve vicdan özgürlüğüne bağlantılı olarak ihlal edilmesi sonucunu doğuracağı açıktır.”
Danıştay’dan çıkan bu karar, “Baro’lar” hariç bütün Türkiye’de memnuniyetle karşılandı.
 
Yıllardır başörtüleri sebebi ile duruşmalara alınmayan “avukat”ların yanı sıra STK’lardan ve “hukuk dernekleri”nden Danıştay’a tebrik yağdı... STK’lar kararı, “olması gereken bir özgürlük adımı” olarak değerlendirdiler...
 
Ve, bir “tarihî adım” daha...
 
Danıştay’ın “tarihî adım”ından sonra, Şule Dağlı adlı bir avukat da “tarihî bir adım” atarak, Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya “başörtülü” olarak girdi...
Kıyamet de kopmadı...
 
Bu olay; Ankara ve İstanbul Barosu’nu, kelimenin tam anlamıyla çıldırttı, “kudurttu!”
Haberlerimizde de okuduğunuz gibi;
 
Danıştay’ın aldığı tarihi karara tepki gösteren Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu, “Bu; şekil değil, rejim sorunudur” derken, adı darbecilerle anılan İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal ise, hukuku hiçe sayarak, “Danıştay bu kararını izah etmeli” dedi.
 
CHP’DEKİ IRKÇI DAMAR!
 
Sormak gerekmez mi; Ankara ve İstanbul Baroları; Danıştay’ın “örtüye özgürlük” kararına niye karşı çıkıyorlar?..
 
Bunun cevabı, CHP’de!..
 
Barolar, bugüne kadar “CHP’nin arka bahçesi” oldular ve CHP’nin “ırkçı ve faşist damar”ından beslendiler.
 
Ki, o damarın nasıl bir damar olduğu, yine geçen hafta CHP’li Birgül Ayman Güler’in ifadelerinde gayet açık ve net görüldü...
 
Meclis’te “Anadilde Savunma Hakkı” ile ilgili yasa tasarısı görüşülürken, Birgül Ayman Güler demiş ki;
 
“Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik’ ve ‘bağımsızcılık’ diye yutturamazsınız... Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.”
 
İşte bu sözler;
 
“Irkçılık, faşistlik ve bölücülük”ten başka bir anlama gelmez... Ama bu sözler; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da ifadesiyle; en başta bu ülkenin topraklarına “hürmetsizlik”, bu ülkenin topraklarına “ihanet”tir!..
 
Ne var ki;
 
Birgül Ayman Güler, bu “ırkçılık ve faşistlik”te, bu “hürmetsizlik ve ihanet”te yalnız değil...
 
Bildiğiniz gibi;
 
Birgül Ayman Güler’in sözlerine isyan eden Adıyaman Milletvekili Salih Fırat, CHP’den istifa etti ama Birgül Hanım hâlâ CHP’de ve Bay Kemal Kılıçdaroğlu; ona ve CHP’deki o damara sesini çıkaramıyor!..
 
RANT KAYGISI MI?
 
Birgül Ayman Güler’in kafa yapısı sadece “CHP yönetimi”nde değil, “CHP’nin arka bahçesi” olan “Baro’lar”da da geçerli!..
 
Gerek Metin Feyzioğlu’nun, gerek Ümit Kocasakal’ın “faşizan” açıklamaları onu gösteriyor ki; bunlar “efendi”dirler, “buyurgan”dırlar, “sahip”tirler...
 
Kendileri dışındaki herkes “öteki”dir, “köle”dir, “ırgat”tır!..
 
Söyleyin hele;
 
Baroların, “başörtülü avukat”lara karşı çıkmasının başka sebebi var mıdır?.. Gayet açık ve net; başkalarının, “kendileriyle eşit” görülmesini istemiyorlar.
 
Tabiî, bir de; işin içinde “rant” ve “pastadan pay” meselesi var.
 
Malûm; “başörtülü” öğrenciler genellikle “öğretmenlik” ve “avukatlık” okumayı tercih ediyorlar.
 
Peki, “Hukuk”u bitirip “avukat” olan bu “başörtülü”ler, en çok kimin “pasta”sını küçültüyor, kimin “rant çarkı”na çomak sokuyor?..
 
Elbette “çağdaş, ilerici ve Atatürkçü geçinenler”in!.. Bunlar, “piyasa”yı ellerinde tuttukları, bir “tröst” oluşturdukları ve “rant düzeni” kurdukları için, istiyorlar ki bu “pasta”ya başka el atan olmasın!..
 
Danıştay ise;
 
Bu “rant çarkı”na çomak soktu ve bir anlamda “başörtülü” avukatları da “pasta”ya ortak etti!..
 
Ankara ve İstanbul Barosu’nun bu şekildeki “cıyaklama”sının “rejim”le ve “hukuk”la hiçbir ilgisi yok...  
 
Bir türlü dile getiremedikleri asıl gerekçe; “pastadan alınan payın küçüleceği kaygısı”dır!..
 
Asıl dertleri bu!..
 
Ama, alışacaklar!..
 
BİR BABANIN FERYADI
 
Geçen hafta; “Danıştay’ın kararı” ve Birgül Ayman Güler’in “CHP’nin ırkçı damarı”nı gözler önüne seren açıklamaları kadar önemli bir başka gelişme de, “bir babanın feryadı”ydı...
 
23 Ocak Çarşamba günkü Akit’in manşetinden verdiğimiz haberde de ifade ettiğimiz gibi, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümü öğrencisi olan kızı Duygu Yücel’in “DHKP-C üyeliği”nden tutuklanması anne ve babasını perişan etmişti...
 
Adliye önünde kameralara “Ben Duygu Yücel’in babasıyım” diye bağıran Hüseyin Yücel, “Kızımı okuması için gönderdik. Ama kandırmışlar. Bunlar, ‘avukatım, devrimciyim’ diye geçinen ancak kime hizmet ettiği belli olmayan insanlar” diyor ve devam ediyordu:
“Bunların kendisine bile faydası yok. Vatana millete nasıl faydaları olacak!”
 
DHKP-C’ye isyanını böyle dile getiren baba Hüseyin Yücel’e, bir sanık yakını, “Kızın esrarkeş olsa daha mı iyi olurdu” diye sorunca, ona tepki gösteren acılı baba, “Esrarkeş olsa daha iyiydi. Sen kendine bir bak” diye cevap vermişti...
 
ANNE-BABALAR DİKKAT!
 
Bu hadise, “kız ve erkek evlâtları”nı gerek “lise”lere, gerek “üniversite”lere gönderen “anne ve baba”ların ne kadar “dikkatli” olmaları, onlarla neden “sürekli ilgilenmeleri” gerektiğini gösterdiği kadar; “örgüt mensupları ve sempatizanları”nın da ne kadar “tehlikeli bir kafa yapısı”na sahip olduklarını göstermiştir.
 
Düşünebiliyor musunuz;
 
“Ne olacak?” diye soruyor adam; “Ne olacak kızın DHKP-C üyesi olmuşsa!.. Esrarkeş olsaydı, daha mı iyiydi?”
 
Yani, bu kafaya göre; “esrarkeş” olmak kötü ama, “terör örgütüne üye” olmak iyi!..
Allah, herkesin evlâdını bu kafa yapısından, “terörün ve uyuşturucu tacirlerinin kucağına düşmekten” korusun!..
 
Ve bize dün gelen son haber:
 
“O babanın aracını da yaktılar!”
 
Evet; “kızının hayatını mahvettiği” için “DHKP-C’ye isyan” eden, anne ve babaları uyaran Hüseyin Yücel’in “araba”sını da yakmışlar.
 
Sizin anlayacağınız;
Önce “kızını” yaktılar,
Şimdi de “araba”sını!..
 
Bu olay, “terörist”lerin, kendilerine karşı çıkanlara karşı nasıl “acımasız” olduğunu göstermesi açısından son derece anlamlıdır!..
 
Ne ilginç değil mi;
 
“Terörist”ler, bunu hep yapıyor.
 
PKK da yapıyor,
 
DHKP-C de!..
 
Ya insanları korkutup susturuyorlar ya da kan kusturuyorlar!..
 
Bunları durdurmanın tek yolu, “toplumsal vicdan”ın harekete geçmesidir!..
 
Unutmayalım ki;
 
Bugün “ona” yapılan, yarın “sana” yapılacaktır... Hiç kimse, bu olayın Hüseyin Yücel’le sınırlı kalacağını düşünmemelidir!..
 
İYİ VE KÖTÜ HABERLER
 
Hani, bazen insanlar, birbirlerine “Sana bir iyi, bir de kötü haberim var” derler de, “iyi haber”e susamış insanlar, “önce iyi haberi şöyle” derler ya; “geçen haftanın en iyi haberi”, kuşkusuz ki, “Danıştay’ın kararı” idi...
 
“Kötü haber” ise çok...
 
CHP’li Birgül Ayman Güler’in “ırkçı ve faşizan” söylemi, elbette “kötü” haberdi... Bu söyleme “isyan” eden Salih Fırat’ın istifası ise “iyiye işaret”tir!..
 
Kızının “DHKP-C terör örgütünün kucağına düşmesine” isyan eden ve herkesi uyaran babanın feryadı “iyi”dir ve onun arabasının yakılması “haklılığını” göstermiştir ama “Esrarkeş olsaydı daha mı iyiydi?” diyen “kafa”nın varlığı “kötü”dür!..
 
Donanma Komutanı Oramiral Nusret Güner’in “istifa” etmesi elbette “kötü”dür ama bu istifanın, iddia edildiği gibi, “Balyoz ve Casusluk dâvâlarına isyan”dan değil, “kızıyla ilgili şantaj”dan olması anlayışla karşılanabilir.
 
“Hükümette revizyon” yapılıp, İçişleri Bakanlığı’na Muammer Güler’in, Millî Eğitim Bakanlığı’na Nabi Avcı’nın, Sağlık Bakanlığı’na Mehmet Müezzinoğlu’nun, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na Ömer Çelik’in getirilmesi bir “nöbet değişimi”dir ama, giden bakanlar için yapılan “Başırısızdılar” yorumları, “çirkin”dir, “kötü”dür.
 
Dua edelim de;
 
Önümüzdeki hafta ve yıllarda, “kötü olay”ları az yaşayalım, sizlere, daha çok “iyi ve güzel” haberler verebilelim...
 
Selâm ve saygılarımızla...
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi