28 Mart 2017 Salı1 Recep 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Biz, insanlara belli zaman aralıklarıyla okuyasın diye Kur’an’ı parçalara ayırdık ve onu bölümler halinde indirdik.” (İsra, 17/106)
  • “Sizin en hayırlılarınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhârî, "Fezâilü’l–Kur’ân", 21)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:20Güneş 06:47Öğle 13:16İkindi 16:45Akşam 19:32Yatsı 20:53
    • 22°C Adana
    • 17°C Adıyaman
    • 8°C Afyon
    • 3°C Ağrı
    • 9°C Amasya
    • 10°C Ankara
    • 19°C Antalya
    • 7°C Artvin
    • 18°C Aydın
    • 13°C Balıkesir
  • BIST: 90.146 0.50
  • Altın: 146,456 0.41
  • Dolar: 3,6253 0.32
  • Euro: 3,9342 0.21

Âdi ve Edebî Yazı

Ahmet Doğan İlbey

 

İyi yazının nazariyecilerinden Cenab Şehabeddin’de yazının kaideleri, on sekiz makamlı, her makamın taksimleri farklı perdelerden olan, her makam diğer makamlarla ahenk içinde bütünleştirilerek çalınan tasavvuf musikisi kaidelerine benziyor âdeta. Ona göre her yazının “Kendi devrine göre mazmunları, mecazları, kinayeleri, istiareleri, teşbihleri vardır” ve yazı “Âdi” ve “Edebî” diye ikiye ayrılır.
 
      Âdi yazılarda sanat ve bedî endişe yoktur. Dil kaidelerine uygun yazılan yazılar doğru olabilir, fakat yazı, sadece doğru yazı demek değildir. Diğer unsurları da taşıması gerekir. İyi yazıyı bir disiplin hâline getirdiği için Cenab ustanın anlattıklarını uzunca dinleyeceğiz:
 
     “…Kelime aramak, sıfat aramak, fiil aramak, bulduklarından memnun olmayarak…daha münasiblerini aramak, okuyucuya yapacağı tesirleri…vereceği zevk u ıstırabı ölçmek, tartmak, hesap etmek ve ona göre bir cümleden kesmek, ötekine ilâve etmek...  Ittıradı (rutinlik) yok etmek için iki cümlede aynı faili kullanmamak, birbirini takip eden cümleleri aynı sıga (fiil çekiminde hâl) ile kapamamak, müsbet, menfî, istifhâm, hitap, istiğrak ihtiva eden kelime ve cümleleri nöbetleşe her şekle başvurarak okuyucuyu aynı edatın tekerrürü ile yormamak. İyi yazının kelime haznesi geniş olmalı, bu kelimeleri edebî kurallara göre birleştirip terkipler, maksadını anlatan akıcı cümleler meydana getirmeli. Her yazı kendi meramına göre kelime seçmeli, cümlelerin her cüzünü vazıh ve ahenkli bir sırayla oluşturmalı. Cümleleri oluşturan kelimelerde ve komşu cümleler arasında ıttırada (rutinlik) düşmemeli ve uygunsuz sesler art arda gelmemeli. Rutinlikten kurtulamayan, söylediğini gereksiz kuru vuzuhla anlatıp estetik ifade ve ruhtan mahrum yazı da iyi yazı sınıfına girmez. İyi nesrin ses yapısı, yani mûsikisi makam birliği içinde…olmalıdır. Ahengi temin için kâh cümleleri isim ve fiil kalıplarına dökerek, kâh fiilleri sıga ve şekil itibariyle çeşitlendirerek maksadın icabına göre hitâbı ıttıraddan (rutinlik) kurtarmak gerek. İyi yazı hem vehbî olan ilhamı, hem de kesbî olan fen ve hünerin bütün oluş ve faydalarını hissettirmelidir. Nesir hem bir güfte, hem de bir bestedir. Bu iki özelliği olmayan nesir san’at eseri sayılamaz.”
      
       YAZININ ŞARTLARI VE İHLALLER   
 
      Cenâb ustaya göre aynı kalıptan dökülmüş teşbihler, terkipler gibi aynı ismin, edatın, uyumsuz isim-fiil, fiil-isim çeşitliliği bile âhengi ihlâl edebilir. Sesli harfleri taşıyan kelimelerin oluşturduğu cümleler dahi çok zaman ahengi bozabilir. Ahenk meselesi, telaffuz ve işitme, yani duyma meselesidir. Söz (yazı), dil, dudak ve kulağı yormamalı. Yorgunluk, edebî lezzetin en büyük hasmıdır. Telaffuzun şartını yerini getirmek için ses ve harflerin birbirine yakın olanlarını uzak bulundurmalı, sessiz harflerin miktarını azaltmalıdır. Sesli harfler âdeta bir musîki notasıdır. 
 
      Bir cümlede aynı sesli harf çok tekrarlanırsa piyanonun aynı tuşuna dokunmuş gibi olur ki bundan tabiî olarak ahenk çıkmaz. Bunun için ‘üzüntülü, gürültülü düğünümüzü görürsünüz’ cümlesini ahenkli sayamayız. Aşırı tekrarlar iyi yazının ses notasını bozarak sıkıcı hâle getirir. Hep aynı perdeden telâffuz kulağı yorar. Sesli harflerin kullanılmasında da denge gözetilmelidir ki, iyi yazının ahengi sağlansın. İyi yazıda kâh öksürük gibi kısa, kesik ve asabî, kâh lüzumsuz coşkunluk ve mevzu dışı şamata olmamalıdır.     
      
      Cenâb ustanın dediklerini yapabilecek kaç yazıcı var? Edebiyatımızın asırlardır sürüp gelen yazı kaideleriyle günümüzün iyi nesir kaidelerini harmanlayarak, fikri, nakşı ve mûsikisi olan iyi yazıyı yeniden inşa etsek nasıl olur?  
 
      GAZETE VE MUHABİR TARZI YAZILAR ÂDİ YAZILARDIR 
 
      İyi yazının, âdi vakaları, sıradan meseleleri haber eden gazete, yani köşe yazılarıyla uzaktan yakından bir münasebeti yoktur. İyi yazı, işlediği her konuyu bir gazete muhabiri gibi haber edip düz fotoğraf gerçekliğiyle sunmaz. Kendi ruh ve üslûbuyla anlatır, âdi vakayı sanatlı ve edebî bir anlatıma dönüştürür. 
 
      İyi ve bediî yazı vasfını taşımayan gazete ve muhabir yazıları yazanlara yazar denilmez. Aslında her yazı yazana yazar veya ecdâdın diliyle muharrir ve edip demek doğru değildir. 
 
     Gazete ve benzeri yayınlarda memleket meselelerini dış cephesiyle yazıp haber edenlere muhabir denir. Bu tür yazılar iyi ve edebî yazı sınıfına girmez. Yazdıkları harc-ı âlem günlük vakaları ve şahısların dediklerini aktarmaktan ibarettir.
 
      Bu tür yazılara kâtip, yahut gazete yazıları denilebilir. Cenab Şehabettin, “Çok yazan değil, güzel yazan yaşar. Yazısı ile okuyucularını yükseltmeyen yazar ancak bir kâtiptir” diyor. 
 
      RAPOR VE TUTANAĞA BENZEYEN YAZILAR 
 
      Öyle ki gazete ve dergilerde yazılan her yazı, hangi mevzuda yazılmış olursa olsun, iyi ve edebî yazıya dahil edilmez. Bunların içinde dîni, ilmî mevzular da dahil bir rapora, bir tutanağa benzeyen ve havadis aktaran yazılar âdi yazı sınıfına girer.
 
      Böyle yazılarda yazı gidiyor, yazar (!) kalıyor geriye. Âmâ üstâdım Cemil Meriç modern zaman yazarını “Kitaplarıyla resim çektiren adama…” benzetir. Yazı, “yazarın resminin ardında kalmış.” Yazarın ne yazdığı değil de, ne yaptığı öne çıkarılıyor, tanınmak için çalakalem yazılan, mânâsı ve fikri olmayan satırlar yazı diye takdim ediliyor. 
 
      Âdi yazı, cemiyetin değerlerine yeterince aidiyet hissettirmediği ve derinlemesine bir bilgiye dayanmadığı için zihinlerde tesir gücü çabuk yok olur. Harc-ı âlem bir tarzda olmasından dolayı seviyesiz bir okuyucu grubuna hitap eder ve sönüp gider.
 
      YAZI VAR ÖMRÜ BİRKAÇ GÜNLÜK, BİRKAÇ AYLIKTIR   
 
     Yazı var ömrü birkaç günlük, birkaç aylıktır. Yazı var birkaç yıllıktır ömrü; cemiyetin hafızasında şimşek gibi çakar fakat bir süre sonra kütük ve nakış bakımından zayıflığı sebebiyle tesiri kaybolur. 
 
     Yazı var çeyrek asırlık ömre sahiptir; iyi yazının birkaç unsurunu taşıdığı için hiç olmazsa bir devrin şuuru ve edebî hafızası olur. Yazı var asırlıktır; içinde doğduğu milletin duygu ve düşüncelerini çepeçevre sarararak iyi yazının bütün unsurlarını temsil eder ki, işte böyle bir yazı o ülkede bir yazı klasiği hâline gelir ve uzun ömürlü olur.
 
     Edebî yazı, aynı mevzuu işleyen yüzlerce benzerinden üslûbuyla ve nakşıyla ayrılır, “neyi, nasıl söyledi” düsturuyla kütüğe farklı nakış vurur. İyi yazı, yüzlerce benzeri olmayan bir tane yazılmış yazıdır.  
 
     Hâsıl-ı kelâm, “söz uçar yazı kalır.” Fakat yazıların da uzun ömürlü, yani dayanıklı olanı yaşar.
 
-----------------------------------------
 
      İLÂVE YAZI:
 
     HİKÂYECİ HASAN EJDERHA’NIN “MARAŞ’IN CEZBELİ GÜLLERİ” ÇIKTI
         
     Kültür, sanat ve edebiyat sitesi “Yoldaki Kalemler”in sahibi şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’nın 3. kitabı  "Maraş'ın Cezbeli Gülleri çıktı" haberini okuyunca, uzun süre tutulduğum yerden kendimin çıktığını yazan müjdeli bir haberi okumuş gibi oldum. 
     Ne mutlu hikâyecim Hasan Ejderha'ya.
     Üç kuşak Maraşlıların şakalaşıp muhabbet ettiği cezbeli delillerini kitap etmiş. 
     Unutulmaya yüz tutan bir mâziyi önümüze sermiş. 
     Maraşlıların gönlünde yer tutan cezbeli delilerini yanıbaşımıza oturtmuş ve konuşturmuş.
     Sırlı delilerini ve meczuplarını unutanlar, âlimlerini, âriflerini de unuturlar. 
     Hayırlı olsun. Uzun bir gurbetten gelen dost gibi, sîmasını, yani kapağını görünce çokça sevindim.
      Şehr-i Maraş'ın mâzisinden çıkıp gelen irfan sahibi cezbeli delilerin hüzünlü gözleri ve dillerini gördüm kitapta. 
 
      -----------------------------------------------
 
     ŞEHR-İ MARAŞ’A “KONUŞLANDIRILAN” PATRİOT FÜZELERİNİ TELİN EDİYORUM
     
 60’lı yıllardan bu yana Amerika ve Nato’dan Türkiye’ye yerleştirilen her askerî üssü İslâmcılar ve komünistlerle türevleri olan gruplar telin ederler. Her nasılsa Türk sağcılarının ve yatsıyı kılıp üstüne tatlı yiyerek rahatça yatıp uyuyan despolitize olmuş Müslüman grupların Amerika ve Nato’yu hiç olmazsa diliyle telin etmek ve böylelikle pörsüyen ruhları canlandırmak akıllarına gelmez. Acaba niçin? Mâzilerine ve siyasî düşüncelerine bir bakın bakalım, Amerika ve Nato hayranlığı CHP’den ve liberallerden sonra en çok kimlerdedir? Bu mevzuda zaten topal yürüyen ve mesul olan AK Parti’nin hâlipür melali ortada. Amerika ve Nato füzelerine karşı olmayanlar içinde MHP de var mı? Bu partinin Grup Başkan vekili, Hükümet üyeleriyle Nato Dışişişleri Toplantısına katıldığında dedikleri, sempatizanlarını üzmüş olması gerek: "NATO'nun Türkiye'nin patriot talebini geri çevirmesi mümkün değil. (…) Halen Türk kamuoyuna, Türkiye'ye yönelen risk ve tehditler konusunda somut bir bilgi verilmiş değildir. Biz MHP olarak Türkiye'ye yönelik risk ve tehditlere karşı savunma gücümüzün arttırılması gerektiğini düşünüyoruz.” 
 
     28  mekanda Nato üssü bulunan Türkiye “İstiklâli tam bir ülke” midir? 25 Eylül 1932’de ABD’nin meşhur Genel Kurmay Başkanı General Dougslus Mac Arthur Türkiye’ye gelir ve M. Kemal’le görüşür. Öncesinde yarım kalan “Chester İmtiyazı” adıyla tarihe geçen antlaşmada böylece yürürlüğe girer. M. Kemal’in 1933’de imzaladığı Chester Antlaşmasıyla ve ardından Nato üyeliğiyle Amerika’nın eksenine girmiş olan Türkiye’nin bugün de Şehr-i Maraş’ına patriot füzeleri “konuşlandırıldı.”  
     Resmî ağız, “Gelebilecek tehlikeler içindir füzeler” dese de, Nato ve Amerikan ajanları ve askerleri  “ortağımız” gibi yanımızda yönümüzde “konuşlanıyorlar.” Hayret ki hayret, mangalda kül bırakmayan Türk sağcılarının kılı kıpırdamıyor. “Kanıksamış” lar galiba. Türkçe’ye hakaretin en büyüğü olan “kanıksama” kelimesini ruhu yarı sömürgeleşmiş “gevşek” insan mânasında kullandığımı hatırlatırım.   
     
Haysiyet ve istiklâlimize dokunan bu manzara, bütün İslâm devletlerinin ve Türkiye’nin iki asırlık mağlubiyetinin elan devam ettiğinin belgesidir.  Bin yıldır istiklâline leke getirmemiş ve “vatan-ı İslâmiyye” mânasını haiz ülkesinde Amerika ve Avrupa askeri görmekten ruhu ezilen bu millet ah ü vah etse yeridir. Yazık bu ülkeye!
            
        
 
 
 
 
 
 
 
 
 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.