17 Ekim 2017 Salı26 Muharrem 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.” (Yunus, 10/37)
  • "Bir kulun Allah'ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden, Allah katında sevabı daha büyük bir davranış yoktur." ( İbn Mâce, "Zühd",18)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:45Güneş 07:11Öğle 12:57İkindi 15:57Akşam 18:29Yatsı 19:49
    • 22°C Adana
    • 14°C Adıyaman
    • 8°C Afyon
    • 2°C Ağrı
    • 6°C Amasya
    • 8°C Ankara
    • 22°C Antalya
    • 8°C Artvin
    • 18°C Aydın
    • 16°C Balıkesir
  • BIST: 106.474 0.23
  • Altın: 151,840 -0.28
  • Dolar: 3,6440 0.37
  • Euro: 4,3033 0.16

Doğu Türkistan’a Osmanlı Ecdâdımız Gibi Gitmek

Ahmet Doğan İlbey

Mustafa Armağan’ın 06 Mayıs 2006 tarihli Zaman Gazetesi’ndeki “Sultan Abdülaziz’in Doğu Türkistan’a Askerî Yardımı” adlı yazısından ve  Doğu Türkistan dergilerinden ilham ve bilgi alarak, Çin katliamına mâruz kalan acılı karındaş Doğu Türkistan üstüne, dünyaya nizam verdiğimiz asırları hatırlayarak moral niyetine  bir yüreknâme yazıp kalbimi Kaşgar’a,Urumçi’ye göndermek istedim.                                                                                

     Yıl 1873.  Doğu Türkistan Çin zulmü altında inlemektedir.  Güneşin doğduğu yerdeki, yani Doğunun son Müslüman milleti Uygurların lideri Yakup Han, yeğeni Hoca Töre’yi İstanbul’a nizam-ı âlemin padişahı Sultan Abdülaziz’e elçi olarak gönderir. Hoca Töre elinde bir mektupla huzura alınır. Mektupta, Yakup Han’ın, yeryüzündeki Müslümanların hâdim olan padişahın “engin kanatları altına sığınmaya geldiklerini, Çin istilası ile mücadele etmek için büyük hünkarımızın yardımına ihtiyacı olduğunu” belirten sözleri,  Sultan Abdülaziz’in yüreğinin üstünden geçer. Dünyaya nizam veren âl-i Osman ceddinin İ’lâ-yı Kelimetullah dâvası kalbine düşer ve hüzünlenir. Güneşin doğduğu yerdeki uzak milletdaşımızın ülkesi Doğu Türkistan için askerî yardım hazırlıklarına başlanır.

     Kaşgar Çin zulmü altında ezilirken hiç durur muydu Osmanlı? Dünyanın neresinde mazlum millet ve ümmetdaşımız varsa, Osmanlının eli ve yüreği oradadır. 

      Yakup Han’ın elçisi Doğu Türkistan’a askerî yardım yüklü bir Osmanlı gemisi ve teçhizatlı bir savaşçı takımı ile İstanbul’dan gönlü şâd, yüreği bileyli bir şekilde ayrılır. Hindistan’ın Bombay şehrinden sonra heyet, uzun bir kara yolculuğundan sonra Kaşgar’a varır. Türk heyetinin şehre varmasıyla şehirde sevincin göklere erdiği bir bayram havası başlar. Yakup Han, Osmanlı heyetini yüz pare top atışıyla selamlarken, Uygurlu karındaşlar Osmanlı heyetini gözyaşlarıyla karşılar.

     Kafilenin komutanı Yüzbaşı Ali Kâzım, dağlarına ve bitek ovalarına bakarak Kaşgar’ın bir Anadolu şehrinden farklı olmadığını anlar. Doğu Türkistan’a gönderilen Türk bayrağı Kaşgar semalarında dalgalanmaya başlar. O günden itibaren  Kaşgar câmilerindeki hutbeler yeryüzüne nizam veren,  Müslümanların ve Türklerin hâdimi Osmanlı Padişah’ı adına okunmaya başlar. Yüzbaşı Ali Kâzım, Kaşgar’da Uygur gönüllülerinden katıldığı bir topçu taburu kurar.  Kurduğu birliğe de Nizam-ı Cedid adını verir. Nizami savaşı ve top-tüfek kullanma, mermi imal etme tekniklerini öğretir. Bu durumdan Çinliler rahatsız olur ve ezici gücüyle Doğu Türkistan’a saldırmaya başlar.

     Büyük bir mücadeleye rağmen Osmanlı askeri Çinlilere esir düşer. Yüzbaşı Ali Kâzım ve arkadaşları zindana atılıp zincire vurulur. Ağır Çin işkencesi altında ölümcül günler başlar.  Sırtlarında kamçı yarası ve açlıktan bir deri bir kemik kalırlar. Tırnaklarına demir iğneler saplarlar ve otuz üç gün işkenceye tâbi tutulurlar.  Yüzbaşı Ali Kâzım ve Osmanlı askerlerinin idamına karar verilir.  Zindanda elleri ve ayakları zincirlenmiş olan Yüzbaşı Ali Kâzım yaslandığı taş duvardan sırtını çekerken derisi yer yer kopar.  Ağır acılara rağmen dua için bir deri bir kemik kalmış ellerini Allah’(c.c.)’a kaldırır:

     “Allah’ım, Müslüman karındaşların ülkesine Sen’in rızan ile geldik. Mazlum karındaşlarımızın mücadelesine yardım için harp ettik.  Sen’in bizim için hayırlı kıldığın her şeye razıyız.  Şimdi Sen’in yardımına muhtacız” der ve devamını getiremez, yığılır kalır.

      Yeni atanan Vali, idamlık Osmanlı askerlerini görmek için hapishaneye gelir. Valinin aslı nesli Doğu Türkistanlıdır.  Çocukken esir edilerek Çinliler tarafından eğitilmiştir.  Esirlerin idam edilişlerine Vali de eşlik edecektir. İdam öncesi esirlere son istekleri sorulur.  Ali Kâzım kendisi ve arkadaşları için iki rekât namaz kılma isteğinde bulunur.  Namaz kılma istekleri kabul edilir. Yüzbaşı Ali Kâzım imam olur, askerler arkasında saf tutarlar. Vali, onların namaz kılışlarını dikkatle bakmaktadır. Namaz bittiğinde Vali, Ali Kâzım’ın yanına gelir, “Bu yaptığınız nedir?” diye sorar. O da “Müslümanların ibadetidir” der. Bu iki kelimelik ifadenin ardından Vali “Babam da böyle yapardı” der ve sîmasına adeta merhamet damarları hâkim olmaya başlar ve düşünceleri değişir. Vali’nin kalp ve dimağından azıcık da olsa Doğu Türkistanlılık şuuru sâdır olur.  İdamın ertelendiği tâlimatını verir.

      Bir zaman sonra Ali Kâzım ve arkadaşları İstanbul dönerler, fakat hâlâ zulüm çilesi dolmamıştır Doğu Türkistanlı karındaşların.  Osmanlı ecdâdımızın yardımları büyük sultan Abdülhamid Hanın, üzerinde Türk bayrağı dalgalanan Pekin Hamidiye Üniversitesi ile devam eder. O gün bugündür bu iki  -Türk sultanlarının gönderdiği askerler gibi gidemedik. Ne acı değil mi?

     Bozgun yıllarından sonra Batı ve Asya’da hükümferma olduğumuz zamanlar aklımıza üşüştükçe başımız hep öne düşüyor.  Sonra alıştık, izzet ve şerefle çekildiğimiz diyarlara ve Doğu Türkistan’a turist olarak gezmeye gidiyorduk, Çinlilerle ticaret hacmimizi artırmaya çalışıyorduk. Doğu Türkistan’ın şanlı önderleri Yakup Han’dan sonra sürüp gelen İsa Yusuf Alptekin’i, Osman Batur’u, Barat Hacı’yı unuttuk.

--------------------------------

İLÂVE YAZI:

FİKİR DÜKKÂNI’NDAN NÜKTELER

    

    Ey azizan! Fikir Dükkânı’nın lisan-ı hâlini, yani dilini bilmek için bir hayli zaman seyr ü sülûkunuzun olması gerek. Bu fakirin dediklerini anlamanız için bu tâlim şart. Meselâ hocalarımdan biri bu fakirin âciz kalemi için “Kalemi cıvık” demiş. Bu haberi bendenize ulaştıran kişi bu ifadeyi düz mânasıyla anlamış olacak ki, bendenizin incineceğini, alınacağını düşündü. Fakir bu tavsife çok sevindi, sîmasına ve diline can geldi, “ne bahtiyarlık bu, Hocamın biri âciz kalemim için “cıvık” demiş…” deyip cezbeye kapıldım. Hattâ bu sözü duyduğumdan bu yana baş ve kalp ağrılarım gitti.

     Sebeb-i hikmeti şudur:  Sözü sarf eden hocamın biridir, dolayısıyla mâna ve taltif ihtiva etmektedir. Dükkân lisanına göre “kalemin cıvık” olması, Dostlar meclisindeki her türlü nükte, yârenlik ve edebî faaliyet çerçevesinde dostların bedî ve fikrî özelliklerini, yapıp ettiklerini, hâsılı Dükkân’da olup bitenleri lisan-ı hâl ile yazıya dökerek umum dost çevrelerine duyurmaktır. İşte bendenizin “kaleminin cıvık olması” bu mânaya gelmektedir. 

 

     TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ K. MARAŞ ŞUBESİ SOHBETLERİNİ KIR VE BALIK ŞÖLENLERİNDE SÜRDÜRÜYOR

      Ey azizan! Türkiye Yazarlar Birliği K.Maraş şubesi İsmail Göktürk başkanlığında özellikle son beş yıldır genel programlarıyla ve haftalık dahili sohbetleriyle müdavimlerine ve misafirlerine yaz kış istirahat ettirmiyor.  KSÜ ‘nün katkılarıyla, hususen ifade etmeliyim ki Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Uğur Yıldırım hocanın samimi teşvik ve katkılarıyla fikrî değeri yüksek programlara imza atan Yazarlar Birliği yaz sıcaklarında dahi boş durmuyor. Geçen günlerde bir bağevinde “Kiraz Festivali”  adı altında çok anlamlı açık hava sohbetleriyle müdavimlerine fikir ve neşvenin terkip olduğu bir gün yaşatmıştı. Bu haftada da Büyüğümüz ve derneğimizin hâdimi Bir Hocam, Yazarlar Birliği mensuplarının haftalık sohbetini dağların ve barajlarında arasında orman içinde bir koyda yapmasına vesile oldu. Bir Hocamız şakirtleriyle balık tuttuğu bir sakin bir mekandı burası. Fakat ey azizan, bu mekana yarım saatten fazla yaya olarak gittik.  Tepeler, inişler ve patikalar geçtik sarı sıcak altında.  Eğimli bir koya geldik.  Ayakta duramıyorum. Taş , toprak çam yaprakları ve dikenlerden yatıp uzanacak bir yer bulamıyorum. Bir kilimin üstüne kendimi zor attım. Dostların bir kısmı oltalarını attılar. Balık tutma mücadelesine girdiler. Odun ateşinde semaverde çay kaynıyor. Bu fakir en çok çaya bakıyor. Dostlar balık peşinde.  Bilge Kişi ve İsmail Göktürk  oğullarıyla yemek, çay ve oturacak sekiler yapıyorlar. Bendeniz  geriden yatar vaziyette onları seyrediyorum. Biliyorsunuz rahatım yok. Kır hayatına alışkın değilim. Memleket meseleleri üstüne sohbet bol. Gece aynı yolu savaştan dönen askerler gibi yorgun argın ve Bir Hocamın ve İsmail Göktürk’ün yollarda askeri komutlara benzer uyarılarıyla ha düştük ha düşeceğiz korkusuyla bir ışıldak altında arabaların yanına gelebildik binbir meşakket içinde.  Zahiren bakıldığında bir savaşçı göçebeler gibiydik. Fakir hariç herkesin omuzunda bir yük. Gece kaçakçıları gibi yürü Allah yürü. Şikayet asla yok. Çünkü iki hocamız var: Biri balığa, yani irfana götüren, diğeri bilgiye götüren hocamız. Fakir için hayli meşakkatli olan ve normal zamanda kafasına tabanca dayasalar  o yolu çekmez. Fakat hocamgil ve gönül dostları olunca insanoğlu her meşakkate dayanırmış. Dört günden bu yana bu “kır gezisi”nin zahiri ağrılarını çekiyorum. Bir daha gider miyim bilmem? Hocamgile bağlı.                             

 

      Bir sevincim daha var ey azizan! Sizleri bilmem ama bu fakir mektupsuz yaşayamaz. Allah (c.c.) kimseyi dost mektuplarından mahrum etmesin. Gönül dostlarımdan Mustafa Günalan’dan, Dündar Kök’ten, Mehmet Yılmaz’dan ve dünya yüzüyle görmediğim fakat bezm-i elestte tanıştığım dilpesend bir dili olan Selçuk Alaca’dan mektup gelmesini arzu ederken, çok zaman önce Batı gurbetine çıkan Kalbimin Şairi Mehmet Narlı’dan gönlüme agâh olan bir mektup geldi ki “dile sarılanlar” diyerek hâlimi tasvir eden satırlarından kendimden geçtim. Bu mektubun sarhoşluğunu yaşarken, insanımın hikâyesini yazan hikâye yazarı ve şair Hasan Ejderha âciz hallerimi tavsif ettiği deneme tarzında bir mektup yazmış ki ikinci bir sarhoşlukla hüzün âlemine daldım. Gönlüme sürûr veren bu mektupları gönül dostlarıyla paylaşmak istiyorum:

 

 

İlk mektup Mehmet Narlı’dan:

1-030.jpg

İkinci mektup Hasan Ejderha’dan;

VECD DENİZİNDE YÜZEN ADAM

 

“Açın çantasını nesi var”

Türkünün burasında soruyoruz: “Nesi varmış abi” diye.

Cevap veriyordu: “Yüreğim el vermez. Söyleyemem” diyordu. “Bir çift potiniyle bir de fesi var” diyemiyordu Ahmet abi. Yüreği el vermiyordu bunu demeye… Zira O oradaydı. Yemen’deydi yani. Mızıkalar çalınırken de, ölünürken de oradaydı. Şehadeti buram buram yaşamıştı Yemen’de adeta. O ruh ile yaşıyordu günümüzde bizlerle yaşarken. Bizim dinlediğimiz türküleri dinliyor, bizim okuduğumuz kitapları okuyordu ama ruhu türkülerin manasındaydı. Hiçbir türküdeki hiçbir manayı kaçırmadan yaşıyordu. Türkülerin kendisi oluverip çıkıyordu. Daha doğrusu türkü dinlerken yok olur giderdi o.

“Açılın kapılar şaha gidelim”

Kapıları zorlardı. Şaha giden kapıları… Pir sultan olup, yollara düşerdi. Öyle bir şah tasavvur edip, öyle bir kapıya yönelirdi ki; hayran olmamak elde değildi o yüksek vecdine.

“Kırmızı gül demet demet/Sevda değil bir alamet” demeden göklere yükselirdi adeta. Daha sazın tellerinin ilk vuruşuyla Kırmızı Gül türküsünü baştan sona dinlemiş olurdu ruhunda. Türküyü sonuna kadar dinleyince nereye varılacaksa oraya ulaşıverirdi herkesten önce. Daha türkünün adı geçince bile “Vurulup vurulup kıvranacak” bir noktaya varıverirdi hemencecik. Her an her saniye hazırlıklıydı çok sevdiği derdine kavuşmaya.

Dostun davetine zaman olur mu”

Bu güzel türkü Mehmet NARLI’nın şiirinden, yine Mehmet NARLI’nın bestelediği bir türkü... Bu türküyü Narlı çalıp söylerken Ahmet abinin canı çıktı çıkacak sanırdık.

Türküyle öyle hemhal, öyle hem haldi ki: Bir zamanlar küçük bir kasetçalar taşır olmuştu yanında. “Bin mili gramlık türküler” diye tabir ettiği türküleri dinlemek için o kasetçaları sürekli yanında taşırdı.

 

Türkü dinlediği anlarda vecdinin zirvesine ulaşırdı

Kendisiyle yarışır kendisiyle savaşırdı

Gidilecek yere kendisinden önce ulaşırdı

Bazen vecdi kendisini, bazen kendisi vecdini taşırdı

 

Hep geçmiş zaman kullandım. Evet, farkındayım; zira o şimdi türkü dinle/ye/miyor.

O şimdi türkü dinlemiyor.

O şimdi türkü dinleyemiyor.

İşitme problemi yaşıyor çünkü.

Kulağına düzensizce gelen sesler beynine balyoz gibi iniyor kendi tabiri ile.

Ama o buna dayanıyor.

Vecdi ile dayanıyor, yüreğindeki muhabbetle dayanıyor.

Türkülerden kitabın sayfalarına kaçıyor. Türkülerden kaçmıyor aslında. Öldürücü seslerden kaçıyor O. Kaç yiğidi yanı üstü devirecek, beynindeki ağırlıklarla yaşıyor ömrünü.

Boş ver abi.

Türkülerin de dinleneceği kalmadı zaten diyesim geliyor ona.

Artık bağlamalara elektrik kablosu taktılar, üzülme abi diyesim geliyor. Kaldı ki o da bunu biliyor. Hem türkü dinlemek için ölüyor, hem de türkü dinleyince ölüyor.

Gündüzlerden, insan kalabalığından gecenin sessizliğine kaçıyor.

Yüreğini dostlarına kalemiyle açıyor.

***

Geceleri çalışırken, geriye yaslanıp, onu düşünüyorum.

Görür gibi oluyorum hep.

Evet, evet, gözlerimin önüne getirip seyrediyorum onun hal-i pür melalini.

Gecenin sessizliği…

Masasının üzerinde yeniden ısıtılarak doldurulmuş çayı…

Geceyi dinliyor…

Gecenin sessizliğini.

Gündüzün beynine indirdiği balyoz darbelerinin acısının hafiflemesini bekliyor. Kendi tabiri ile: Biten şarjını dolduruyor.

Gözleri kapalı.

Az sonra şarjı dolacak.

Çayından birkaç yudum alınca bir sigara yakacak. Çayı gene soğumaya durmuş. Olsun. O şekilde içer çayını. Yeter ki önünde bekliyor olsun çayı.

Bekleneni yapıyor ve çayından birkaç yudum alarak sigarasını yakıyor.

Şimdi hangi vecd denizine açılmalı diye birkaç dakika soluklanıyor.

Belki bu gün çok hafif bir sesle türkü açacak, vecdinin çıldırması için.

Her gece olduğu gibi gene yeni bir vecd denizine açılacak. Daha önce olduğu gibi açıldığı vecd denizinde yine boğulma tehlikesi geçirecek. Vecd fazlası yaşayacak. Kalbi çatlayacakmış gibi olacak vecd denizinde kulaç atarken.

Yine vecd denizi…

Yine vecd fazlası…

Yine vecd denizinde boğulma tehlikesi…

Yine vecd fazlasından ve vecd denizinde geçirilen boğulma tehlikesinden alınan zevk. Her defasında yeni bir haz… Yeni bir başlık, yeni bir dosya ve yeni bir konunun içine dalış…

Bir sonraki gün dünyaya dönüş…

Dünyalıların ve dünyalık işlerin, mecburi olarak kalabalıkların, mantalitesiz insanların, kendisini anlamayan, anlayamayan pervasızların farkına varmadan yaptıkları öldürücü saldırıları. Uğraşmak zorunda olduğu dünyalık işler…

Yeniden beyne inen tonluk balyoz darbeleri ve eriyormuş gibi bir tükeniş.

O dayanılmaz tükenişe geceyi düşünüp dayanma ve karşı koyma…

Arkasından yeniden gece ve sessizlik…

Kitaplar, önceden atılmış yazı başlıkları, bir önceki günden yarım kalmış yazı…

Yine çay ve sigara...

Vecd denizine doğru yine yolculuk, yeni bir yolculuk…

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.