20 Ekim 2017 Cuma30 Muharrem 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.” (Yunus, 10/37)
  • "Bir kulun Allah'ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden, Allah katında sevabı daha büyük bir davranış yoktur." ( İbn Mâce, "Zühd",18)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:48Güneş 07:14Öğle 12:56İkindi 15:54Akşam 18:25Yatsı 19:44
    • 31°C Adana
    • 25°C Adıyaman
    • 21°C Afyon
    • 17°C Ağrı
    • 21°C Amasya
    • 22°C Ankara
    • 26°C Antalya
    • 18°C Artvin
    • 28°C Aydın
    • 28°C Balıkesir
  • BIST: 108.277 -0.14
  • Altın: 151,616 0.26
  • Dolar: 3,6780 0.55
  • Euro: 4,3348 0.16

Yasa değişikliği darbeyi durdurur mu?

Faruk Köse

Türk tarihinin siyasi-idari yapısıyla ilgili ayırdedici nitelik/özellik, şu cümle ile özetlenebilir: Türk tarihinde ya yöneticiler askerdir, ya da askerler yönetici...

Türk tarihini incelerseniz, farklı zamanlarda değişik oranlarda da olsa, devlet ve toplum hayatına hükmeden “siyasi-idari sistem”in her zaman “askeri karakter” taşıdığını, bunun “hukuki sistem” vb. dayanaklarla da desteklendiğini, sürecin son yıllardaki “sivilleşme” çabalarına kadar böyle devam ettiğini görürsünüz.
Yine, okullarda okutulan “tarih kitapları”nda anlatılan “Türk tarihi”nin büyük bir kısmının “askeri tarih” olduğu malûmunuzdur. Tarih kitaplarımız Türk Tarihini büyük oranda “fetihler, savaşlar, galibiyetler veya mağlubiyetler tarihi” olarak sunuyor. Sanki Türkler hiç “medeniyet” kuramamış, hiç “kültür ve sanat” üretmemiş, Türk tarihinde “sosyal yapı”ya ilişkin hiç veri oluşmamış gibi. “Bilim”, “hukuk”, “düşünce hayatı”, “iktisat”, “keşif-icat” ve benzerleri tarih kitaplarında ne kadar yer tutuyor ki.
Yoksa Türkler “askerlikten başka bir işten anlamayan ulus” mu? Türklerin tarihinde “Askeri faaliyetler”den başka bir şey yok mu? Yani oluşturulan algı bu, değil mi?
Algı ve sunum böyle de olsa gerçek durum bu değil tabiî. Çünkü, sadece örnekleme babından, Selçuklu’nun “mimari”sine, Osmanlı’nın “vakıf medeniyeti”ne baktığımızda bile durumun farklı olduğunu görürüz. O halde niçin Türk Tarihi umumiyetle “askeri tarih”ten ibaret olarak sunuluyor?
Şunun için: Türk tarihinde ya yöneticiler askerdir, ya da askerler yönetici...
Hal böyle olunca, tarih de, siyaset de, hukuk da, sosyal hayat da, kültür de, sanat da, iktisat da, siyaset de, idare de vs. mutlaka askere dayandırılmış, askeri karaktere bürünmek, askeri nitelik taşımak zorunda olmuş.
Bunun sonucu olarak, “askeri vesayet” bütün sistemlerin üzerinde bir “koruyucu”, bir “gözetici”; “kontrol ve denetim”in “üst amir”i olarak konumlanmış. Ya doğrudan doğruya yönetmiş, ya da dolaylı olarak; ama he zaman yönetimin bir yerinde, ama mutlaka etkin ve belirleyici bir konumda varlığını sürdürmüştür. Bu konumundan ötürü, gerek duyduğunda “durumdan vazife çıkarmak” suretiyle darbe yapıp “doğrudan askeri müdahale”de bulunmaktan da geri durmamıştır.
Ancak global dünyada öyle kafana estiği zaman darbe yapamıyorsun. Bunu meşru bir formüle bağlaman gerekiyor. Nitekim, “TSK İç Hizmet Kanunu” ile, askerin darbe yapması “hukuki norm” haline getirilmiş. Mesela “askerlik” tanımlanırken, araya “cumhuriyeti korumak” ibaresi sıkıştırılmış; “anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kollamak ve korumak” ise TSK’nın vazifeleri arasında sayılmış. Yani böylece “rejimi korumak ve kollamak”, askerin vazifesi olarak belirlenmiş.
İşte meselenin patlak verdiği nokta burası. “Yurtta sulh, cihanda sulh” sloganının ikinci yarısı ile kendini askeri faaliyetlerden men eden bir asker, askeri harekatta bulunamıyorsa, varlığını nasıl hissettirecek, elinde tuttuğu silahın gücünü nasıl gösterecekti?
Tabiî ki İç Hizmet Yasası’nın verdiği yetkiye dayanarak “rejim bekçiliği”ne soyunacak, bulduğu her fırsatta yönetime müdahale edecekti. Bu durumda askerin, hayatın her alanına müdahale etmesinin dayanaklarının kaldırılması, askerin “rejim bekçiliği”ne son verilmesi ve asıl vazifesi olan “ülkenin dıştan gelen saldırılara karşı korunması” ile görevlendirilmesi tabiî bir şey değil miydi?
İşte şimdi, “TSK İç Hizmet Yasası”ndaki “askeri darbe”ye dayanak teşkil ettiği söylenen hükümler kaldırıldı. Buna göre, yasal zeminde “askerlik”, sadece “harp sanatını öğrenmek ve yapmak”tan ibaret. TSK’nın vazifesinin esası ise, “yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak...”
Böylece asker, en azından yasal olarak asli vazifesine, ülkenin dıştan gelen saldırılara karşı korunması görevine döndürülmüş oldu.
Ancak, yukarıda da kısaca hatırlattığımız üzere, Türk tarihinde baskın bir “askeri vesayet” var. Şimdi soru şu: Asker, şu kadar bin yıllık temele dayanan konumundan, sırf yasa değişti diye vazgeçer mi? Darbe yapmayı kafaya koyan ve örgütlenmeyi gerçekleştiren bir “cunta”, “küresel egemen güçler”in desteğini de almışsa, sırf İç Hizmet Yasası’nda dayanağı yok darbeden vazgeçer mi?
Elbette bu yasa değişikliği, Hükümetin hanesine yazılacak önemli bir artı. Ancak;
Askerin kafasını “toplumsal değerlere saygı”ya adapte etmediğiniz, bireylerin “toplumsal örgütlenme”sinin önündeki engelleri kaldırmadığınız, “hukuk güvenliği”ni “toplumun kimlik ve kişilik değerleri”ne dayandırmadığınız, insanlara “özgür düşünme ve özgür yaşama” ruhunu yeniden kazandırmadığınız ve topluma, “sivil ve özgür hayat” için “ayağa kalkma bilinci”ni vermediğiniz müddetçe, yasa değiştirerek darbeyi önleyemezsiniz.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.