Cemal Nar

Cemal Nar

Neden Çok Alınganız? 1

Neden Çok Alınganız? 1

Çok alınganız. Düşünelim biraz, neden acaba?

Hani duymuşsunuzdur, “yarası olan gocunur” diye. Ataların araya gitmiş sözü olmaz. Ama kabul etmek de gerekir ki, bir söz, söylendiği amaç, insan, yer, zaman ve mekana göre farklı anlamlara gelebilir. Feraset kasdedilen doğru anlamı tespit edebilmektedir. Sözü anlayıp değerlendirebilmekte yani. Kendisini ilgilendiren kadarını alıp, gerisini bir köşeye bırakmaktadır.

Niçin?

Kavga etmemek, kırılıp gücenmemek, küsüp gitmemek, sevdiklerimizi incitmemek, eli ürkütmemek için.

“Li külli mekanın mekal” erlerdi eskiler. “Her yerin bir sözü vardır” yani. Taş nasıl yerinde ağırsa, söz de yerinde değerlidir. Bazen yerinde bir kelime, yerinde olmayan bin kelimeye bedeldir. Cesaret, yiğitlik, fazilet o bir kelimeyi tam da o gereken yerinde söylemektir. Orda söylenmeyen bir kelime yerine başka bir yerde bin kelime söylense, adama “yiğit” değil “geveze” derler.

Söz, dinleyene göre de verilir. Muhatap çok önemlidir. Aslında arife tarif gerekmez. Bir işaret yeter. “Çok söz yalansız olmaz” demiş atalar. Çok söz, tıpkı çok yüksek tonla söylenenler gibi kulak yorar, kafa şişirir, can sıkar, adam kaçırır. Sözün de değerini düşürür. O yüzden “li külli mekanın mekal” sözüne bir de eş koşmuşlar: “Ve li külli ormanin çakal.” Yani “her ormanın da bir çakalı olur.”

“Bir laf sonuna kadar ancak ahmaklara anlatılır” sözünü duydum, ama buna azıcık da olsa bir itirazım var. Hemen söyleyeyim; hiçbir gerçeği ifade etmiyor değil, bu bakımdan “arife tarif gerekmez, işaret yeter” atasözüne benzer. Ne var ki bir söz sonuna kadar dinlenmeli, böylece bütün yanlış ve eksik anlamalar önlenmelidir.

İnsanları da, eserleri de eleştirmek, daha iyi olmaları için birer kamçı olabilir. Öyledir de. Ama bu kamçı birçok insanı ürkütüp eser vermekten kaçırabilir de. “Kitap Sevgisi” isimli henüz yayınlayamadığımız 400 küsür sayfalık -bence güzel- eserimizde, bu duygunun bir çok alime, ehil oldukları halde kitap yazmaktan çekinip korkmalarına sebep olduğunu örnekleri ile yazmıştık. Adam, o büyük ismine leke gelir, sıradan insanlar eleştirebilir, insandır, olabilir, hatalarını yüzüne vurarak küçük düşürebilir diye kitap yazmamışlar. Hiç de iyi etmemişler elbette.

Bir şeyi daha söyleyelim; tenkitler, eleştiriler genel olmalıdır. Özel isim geçmemeli, kimse yersiz, gereksiz yere kırılmamalı, kaçırılmamalı. Peygamberimiz yanlış yapanları gördüğünde adını vermeden “bazılarını şöyle şöyle yapar görüyorum” der ve işin yanlışlığını izah ederdi. Gerçekten de yanlış olan iştir ve kişi her zaman o işten vaz geçebilir. Bu sünneti iyi kavramalı ve davranış biçimine dönüştürmeliyiz yaşadıkça.

Gerçi doğru bir söze ancak kulak vermek gerekir bir eleştiri de olsa. Nefisten yana çıkmamak gerekir. “Sana ne? Sen kendine bak?” sözü hamlık alametidir. Ama bu zamanda haklı da olsa tenkidi hazmedecek babayiğit nadiren bulunur oldu maalesef. İnsanlar eleştiriden memnun olacak yerde, yapana kin biliyor, düşmanlık yapıyor. En azından muhabbetini kesiyor. Bu yüzden erbab-ı nasihat yalnızlığa alışmalıdır.

İtiraf edeyim, ben kendim de öyleyim. Bazen aynaya bakar, kendimi kınarım kimi kötü huy ve alışkanlıklarımdan ötürü. Bazen yüzüme tükürdüğüm de olmuştur aynada. Ama bunu ben kendim değil de bir başkası yapsa aynı sebeple, ona hiç şüphesiz kızar, kırılırım. Belki kavga bile ederim. Oldu mu şimdi? Sen yaparsan bir şey yok, el yaparsa kavga var, insaf değil, ama insan gerçeği bu işte.

O yüzden doğru söylemek her zaman zor olmuştur, tıpkı doğru sözü kabullenmek gibi. Doğru söyleyenler dokuz köyden kovulmuştur kabullenemeyenlerce. İşte bu yüzden “Asr Suresi”ndeki Allah Teâlâ’nın bu işi yapanlara olan övgüsü ve rızasını bir kere daha hatırlayalım: “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”

Hepsi bu değil, devam edeceğiz inşallah.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Cemal Nar Arşivi