Ülkemi temsil etme hakkım niçin engellenemez!

Ülkemi temsil etme hakkım niçin engellenemez!

Yerlisi, ecnebisi farketmiyor; saha kenarından "çık dışarıya, gir kulübeye" mesajı alan futbolcu hemen o ifadeyi takınıveriyor. Nasıl bir ifade bu; şöyle: önce, duruma inanamayan, "bir yanlışlık olmasın; ben mi; aman ya Rabbi bu bir şaka olmalı!" diyen ve gülmekle isyan etmek arasında salınan bir hayal kırıklığı bakışı, sonra "yanlış yaptın hoca, yanlış" demeye gelen o mânâlı kafa sallamaları...

Ardından o mâlum klişe.

Naklen yayın varsa bilmektedir ki yayın yönetmeni sahadan çıkan oyuncuyu yakın detayla ekrana getirecektir; mesajını vermek için en uygun an! Bir mucize oluyor ve futbolcu, oyunun heyecanı içinde farkına bile varmadığı o eski, müzmin, kahrolası sakatlığını hatırlayarak aniden sekmeye başlıyor. Yüzünde derin bir ızdırabın buruşuk jestleri... "Ah, sakatlanmasaydım siz beni görecektiniz, topa sıçradığımda havada iki dakika bekleyecek, topa dripling yaparken bir adımda on metre kat'edecektim ama bakın işte, sakatım!"

Bayılırım bu sahnelere; dikkat ederseniz siz de göreceksiniz eminim. Eminim çünkü başarısızlığın bizde en mâkul ve en az zekâ gerektiren bahânesi, -dikkat, sakatlık değil- sakata yatma numarasıdır.

Sonra dramatik edâlı sakat adımlarıyla taç çizgisine doğru yürürler; kenarda, "iyi oynamazsanız sizin de encâmınız budur keratalar" bakışlarıyla takımını alenen tehdit etmekte olan teknik adam, yanından geçen oyuncusunun omzuna babacan bir edâ ile dokunur; bu dokunuşun, oyundan çıkan futbolcu tarafından, "sen aslında çok iyi oynuyordun ama bir taktik değişiklik yapmam gerekti, seni mecburen çıkardım" diye yorumlanması âdettendir. Teknik direktörün ise o esnada içinden başka şeyler (kötü şeyler) geçtiğini kesinlikle tahmin edebiliriz.

İki gün televizyon seyredemedim, dün bir baktım, bizim olimpiyat kafilesi neredeyse tamamen dökülmüş: Sıfır çekenleri bir tarafa bırakalım, topu topu 34 sporcumuzdan 8'i başarısızlığını "sakatlığım vardı" veya "sakatlandım" diye izah etmişler. Elenen elenene...

Konuya iyimser ve tamamen sportif açıdan bakarsak, ortada sakatlık bahanesi ile örtülmesi gereken menfi bir durumun olmadığını rahatlıkla ileri sürebiliriz; zira o meşhur olimpiyat geyiğine göre olimpiyatlarda önemli olan, kazanmak değil, yarışmak -olmadı, neydi yahu?- hah, "kazanmak değil katılmaktır."

Bu duruma göre Pekin Olimpiyatları'ndaki misyonumuzu başarıyla tamamlamış bulunuyoruz; katılmadığımızı kimse ileri süremez: Biz katıldık ve görevimizi yaptık fakat öteki ülkeler, güzelim barış ve dostluk ortamını o çirkin kazanma hırsıyla lekeleyerek utanmadan yarıştılar ve madalyaları alırken yüzleri bile kızarmadı; Buradan "yuh" diyor ve devam ediyoruz; öyleyse bir durum değerlendirmesi yapılması lazım; ya olimpiyatların temel felsefesi değiştirilmeli veya biz 2012 Londra Olimpiyatları'na -utanıp arlanmayı bir kenara bırakarak- ciddi ciddi "kazanmak" için gitmeliyiz.

Söz 2012 olimpiyatından açılmışken buradan milli olimpiyat komitesine seslenmek isterim; eğer Londra'ya aynı felsefi düşünce (bkz. Kazanmak değil katılmak önemli!) ile gidip de sonra sıfır çekip beceremeyince "sakattım, zaten katılmak önemliydi" diyeceksek, ben ülkemi temsil etmek için şimdiden adayım.

Branş filan farketmez, ben komple sporcuyum; her branşta tam bir güvenilirlikle ülkemi başarıyla temsil edip sıfır çekebilirim.

Teknik adamlar daha iyi bilir ama iki metrelik kuleden atlama yarışması olabilir meselâ; cankurtaran yeleğimle (veya lastik kamyon şambriyeli!) havuza korkmadan atlar, ülkemi başarıyla temsil ederim; o atlayıştan sonra bütün dünya televizyonları Türkiye'den bahsetmezse, aktif sporculuk hayatımı orada kendi ellerimle bitiririm. Kapı gibi söz veriyorum, kesinlikle "sakattım, nazara geldim, zaten içimde kötü bir his vardı" gibi mazeretlere de sığınmayacağım.

Havuzda su olsun kâfidir, gerisini ben hallederim.


Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi