Faruk Köse

Faruk Köse

Bir Sansür Muhasebesi...

Bir Sansür Muhasebesi...

Rahatsız edici de olsa, “sansür muhabbeti”nin açılması iyi oldu. Bu vesileyle “sansür”e dair bir muhasebe yapma imkânı doğdu. Bunu değerlendirebilirsek, “hakikatleri özgürce söyleyebilme”nin zemini oluşur belki.

Doğrusu; herhangi bir “siyasi şahsiyet”in, “bürokrat”ın, “asker”in, “patron”un, “hatırlı kişi”nin veya “etkin güç”ün, devlet içindeki/hiyerarşisindeki veya başka yerdeki görevi/konumu ne olursa olsun, bir basın organının yöneticisini veya çalışanını arayıp/aratıp, baskı yapıp/yaptırıp, “tehdit”le veya “teklif”le, “tekdir”le veya “taltif/takdir”le, yayınlara yön vermeye, değiştirmeye, önlemeye kalkışması, kelimenin tam anlamıyla, “su katılmamış bir sansür”dür.

Bu tür sansürün “28 Şubat dönemi”nde “cuntacı komutanlar”ın basın organlarını aramak veya brifing vermek suretiyle manşetleri belirlemesinden, “yayınlara yön verme”sinden tek farkı, birinin silahlı, diğerinin silahsız olmasıdır.

Bir siyasetçi, başka bir siyasetçinin konuşmalarına yer vermemesi için bir basın organına baskı yaparsa... Seçim anketi yayınlayacak olan basın organının yöneticisini arayıp, anket sonuçlarıyla oynamasını isterse... Bunun adı “sansür”den başkası değildir. Belli bir “etkin güç”e ters gelecek “yazı” yazdı, “haber” yaptı diye bir gazeteci işinden ediliyorsa, bunun adı kelimenin tam anlamıyla sansürdür.

Ancak, bir “basın organı”, bir “siyasi organizasyon” hakkında, “gerçekle alâkasız sonuçlar”la dizayn edilmiş “uyduruk anketler” hazırlar, ya da “hakikatlerin başka türlü, yanlış anlaşılmasına yol açan haberler” yapıp yayınlarsa, bu da “hakikatleri sansür”dür.

Sansürün bu boyuta gelmesinde, sadece “sansür eylemi”nde bulunanları suçlamak haksızlık olmaz mı? Hakkında yalan-yanlış yayın yapılan bir siyasi organizasyona, bunu “telafi için baskıdan başka bir yol bırakılmama”sı da vahim bir yanlış değil mi?

Zira, eğer her şey birbirine karışmışsa, hakikatler tersyüz edilmişse, “kumanda merkezi dışarıda ve düşman güçlerin elinde olan büyük operasyonlar” ardı ardına geliyorsa, “kumpas üstüne kumpas” kuruluyorsa... Durumu kurtarmak adına yapılan baskı(lama)ların -evet, sansürdür yine, ama- tek sorumlusu baskıyı yapan mıdır? Elindeki “medya gücünü darbeler/darbeciler için kullanma”ya kalkışırsan, böyle bir saldırgan yayınla sansürü üzerine çekmiş olmaz mısın?

“Basın organlarının patronları” eğer “meslekten” gelselerdi, işleri “sadece gazetecilik” olsaydı, “başka iş ve ilişkiler”e girişmeselerdi, “ihale” için siyasilere, bürokratlara vs. kuyruk sallamamış, el ovuşturup gerdan kırmamış, alacağı “teşvik primi”, “ihale” vb. “finansal çıkarlar” için “etkin güçler”e yakın durma, “gönüllü yandaşlık/yardakçılık” yapma gibi ilişkilere girmeyip, kendilerini bu hallere mankûm etmeselerdi... “Özgür duruş” gerektiği zaman, üzerlerine gelen baskılar karşısında eğilirler miydi? Kendi kendilerini mahkûm ettikleri “sansür sarmalı”ndan korunmazlar mıydı?

Sansür, sadece “etkin güçler”in basına baskı yaparak yayınları yönlendirmesi değildir. Bu zamana kadar, basının bizzat kendisi sansürün âlâsını uygulamadı mı? Mesela, yıllardır “inanan insan”a karşı en şiddetli biçimiyle yapılan zulümlerin kaç tanesi basında yer aldı, kaçında basın organları mağdurlara destek verdi? Bilâkis zulmü gizlemedi mi? Yazdığında ise yayınını destek için değil, daha da kötülemek ve yönlendirmek için yapmadı mı? Hakikatler hep sansürlenmedi mi?

Biz “İslami camia” olarak, bu ülkede “sansür”ün ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Biliyoruz, çünkü “sansürün kralı”nı gördük, sansürün bütün ağırlığını çektik.

O yüzden, bu yapılanlar sansürse de, çok da ağır değil aslında. Çünkü işte görüyoruz, ne yapıldığı, nasıl yapıldığı gün gibi çıkıverdi ortaya ve “kamu vicdanı”nda yerini buldu. Ama bize yapılan “sek sansür”ler telafi edilmiş değil, kimse de bunun hatırlamıyor. Bize uygulanan sansürle, inancımız bozuldu, amelimiz bozuldu, vasıflarımız değiştirildi, niteliklerimiz eskitildi. Bambaşka tipler olarak tanıtıldık, öyle tanındık efkâr-ı umumiyede. Hep kötü karakterler olarak tanıtıldık, öyle görülür olduk.

Çünkü “bize dair hakikatler” hep sansürlendi. Kendimizi anlatma imkânımız da yoktu. Doğrusu neydi, biz aslında neyi savunuyor, ne yapmak istiyorduk, neydik ve nasıldık? Bunu anlatma, üzerimize yapıştırılan yaftaları temizleme şansı/imkânı verilmemişti. Bugün hâlâ üzerimize yapıştırılan etiketlerle yaşamaya mahkûmuz!

Şimdi çıkıp, “basına baskı var” diye sızlanmanın alemi yok. Basın bunu kendi elleriyle hazırladı, kendi elleriyle kendi üzerine çekti. Gazeteciler de kendi kendine sansür uyguladı. Nitekim, “bizden” diye, “bizden bildiklerimizin pislikleri”ni görmezden gelmedik mi? “Bizden değil” diye, “bizden olmayanların güzellikleri”ne göz yummadık mı? Nereden bakarsanız bakın, hakkı ketmetmedik mi, bile bile hakikati gizlemedik mi? Adaleti ayakta tutmamız gerekirken, kendimize yakın bildiklerimizin yanlışlarını hoş görüp sineye çekmeyi fazilet saymadık mı?

Kaç tane gazetede, isteyen istediğini yazabiliyor? Her istediğini yazabilen, özgürce cümle kurabilen, veya “gazetesinin genel havası”na bakıp kendi kendini “oto-sansür”e tâbî tutmayan kaç gazeteci-yazar var?

Üstelik, basın organının birine baskı yapılırken, bunu bilen diğerleri, o esnada kendilerine baskı olmadığı, ya da işlerine öyle geldiği için bunu görmezden gelmedi mi? Şimdi aynısı kendi başına geldiğinde sızlanmaya hakkı olabilir mi?

Tabiî bunlar birikti, “genel karakter” halini aldı. “Sansür” denen şeyi kendi ellerimizle besleyip büyüttük. Şimdi bize musallat olduğunda yakınmaya hakkımız var mı?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum
Faruk Köse Arşivi