Yaşar Değirmenci

Yaşar Değirmenci

‘Bana saldıranı affederim, ama dinime imanıma saldıranı katiyen affedeme

‘Bana saldıranı affederim, ama dinime imanıma saldıranı katiyen affedeme

“Namaz kılacak yer arıyorduk, içeride bulamadık. Bahçeye çıktık. Uzun yıllar Mecliste görevli olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir görevliye ‘bahçede namaz kılabileceğimiz bir yer göstermesini’ istedik. O zat, bize döndü ve dedi ki: 1925’ten bu tarihe (1950’ye) kadar burada bir tek alın secdeye varmadı...”

Yeni nesiller, insanımızın bu günlere hangi yangınların içinden geçip geldiğini, imanlarını korumak için ne bedeller ödediğini bilmiyorlar. Dolayısıyla dün ile bugün arasındaki farkı, bu fark için verilen mücadeleyi ve bu mücadelenin sonunda kendilerine düşen payı bilmiyorlar. Dünü bilmeden, bugünü anlamanın imkânsızlığını, dün bu ülkede İslâm’ı ‘yasadışı’ ilan eden çevrelerin bugünkü hırçınlıklarının hakiki sebebini bilmiyorlar.

O zalim C.H.P döneminden sonra Menderes’in D.P iktidarında milletvekili olan Gıyaseddin Emre, (2 Ekim 2008’de vefat etti.) başından geçen birkaç olayı şöyle anlatıyor: “Meclise ilk girdik. O zaman yeni Meclis binası yapılmamıştı. İlk namaz vakti girdi. Bina içinde yana yakıla namaz kılacak bir yer aramaya koyuldum. Derken benim durumumda olan iki arkadaşla bu vesile ile oracıkta tanıştık. Onlar da namaz kılacak yer arıyorlarmış. İçeride bulamadık. Müştemilat içerisinde ‘bir yer buluruz’ ümidimiz de boşa çıktı. Bahçeye çıktık. Uzun yıllar Mecliste görevli olduğunu sonradan öğrendiğimiz bir görevliye ‘bahçede namaz kılabileceğimiz bir yer göstermesini’ istedik. O zat, bize döndü ve dedi ki: ‘1925’ten bu tarihe (1950’ye)  kadar burada bir tek alın secdeye varmadı.’

Ceberut tek parti CHP iktidarından, dramatik bir düşüşle muhalefet sıralarına gömülen İnönü’nün ve temsil ettiği düşüncenin insan hak ve özgürlüklerinden ne anladığını da bu vesile ile bir defa daha öğrenmiş oluyoruz. Said Nursi Hazretleri Ankara’ya gelir ve bir otele (Beyrut Oteli) misafir olur. Ucuz kahramanlık yapan basınımız, o gün daha da pervasızdır. Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazeteler, piri fani bir vatan evladının Ankara’ya gelişini bir ‘rejim sorunu’ haline getirmeyi başarırlar. Muhalefet reisi İsmet Paşa, Meclis kürsüsüne çıkar ve Menderes hükümetini ‘irticayı hortlatmakla’ itham eder. Olayın canlı şahidi Gıyaseddin EMRE, Menderes’in ağzından şu cevabî sözleri naklediyor. Adnan Menderes: ‘Paşanın dine ve dindarlara karşı bu bitmez tükenmez kin ve nefretinin esbab-ı mucibesini bir türlü çözemedim. Bütün dünyalığı, zayıf ve nahif birinin bile taşıyacağı kadar az olan bir zattan (Said Nursi’den) niçin bu kadar korkuyor. Bütün hayatını dine vakfetmiş bir piri faniden ne istiyor?’

Bunun üzerine siyasi cinayetlerle sonuçlanacak sürece yeşil ışık yakan, İsmet İnönü şu meş’um sözünü kürsüye ikinci defa gelişinde söyler: ‘Öyle zaman gelecek ki, sizi ben dahi kurtaramayacağım.’ Canlı tarih Gıyaseddin EMRE: ‘Menderes eğer Bağdat Paktı’nı ciddiye almasaydı (O antlaşmada imzası olmasaydı) asılmayacaktı. Bu ülkede milletin bağrından, geçmişte üç Başbakan çıktı. (Menderes, Özal, Erbakan) İkisini öldürdüler, birini de süründürüyorlar.’

Mevcut Başbakan bugün, İsrail ve ABD menfaatleri doğrultusunda hareket etseydi, başörtülülere serbestiyet tanımasaydı, İ.H.Liselerinin önünü açmasaydı, küresel güçlerin emrine girip onların arzu ve isteklerini yerine getirseydi, son olaylar yaşanır mıydı?

Kendisini Kur’an hizmetlerine adayan son devrin en önemli ulema ve mürşidlerinden Süleyman Hilmi TUNAHAN Hazretlerinin CHP devrinde çektikleri ibreti âlem için belgesel niteliğindedir. Hangi birini sayabilirsiniz. Köylerde, en ücra yerlerde yaptığı ‘Kur’an okuma ve okutma seferberliği’nden dolayı Jandarma takibini, çeşitli isimler altında verdiği hizmet/mücadele ve mücâhedeleri, (Gaz bayiliğinden, peynir mandıracılığından, dağlarda, yaylalarda talebe okutmaya varıncaya kadar) tren kompartımanlarında ezberden ders okutmaktan  cami kürsülerinden cemaati ikaz edip onları tenvir etmeye çalışmaları da unutulmamalı. ‘Dinî Hizmetler’in kanunen meşrûiyet kazanması için resmî zevata müracaatları, talebelerini imtihanlara sokarak Diyanet Teşkilatında görev almalarını temine çalışmaları vs. ayrıca zaman zaman sohbetlerinde gayet açık bir şekilde CHP’ye oy vermenin tehlikesinden bahisle sonucun vahamet ve fecaatini anlatmaları bugünlere de ışık tutar mahiyettedir.  

Sadece bir hatırayı siz değerli okuyucularıma nakletmekle iktifa edeceğim.

1950 seçimlerinden sonra her ne kadar bir rahatlama olduysa da tahkikatlardan yakasını bir türlü kurtaramayan Süleyman Efendi çeşitli cezalara çarptırılır. 1957 seçimlerinden önce bir müddet Kütahya’da cezaevinde kalır. Tahliye olduğunda misafir eden talebeleri ‘57 seçimleri’nin yaklaşması sebebiyle  oylarını kime vereceklerini sorarlar. Biraz da DP’ye kırgınlıkları vardır. Görünürde ki  iki parti: C.H.P ve D.P (Demokrat Parti)dir. C.H.P’nin amansız din düşmanlığını görmüş ve yaşamış olan Süleyman Efendi Hazretleri talebelerinin bu sualine şöyle cevap verirler: ‘Evlatlarım! C.H.P Dinime saldırıp dinimi yok etmek istiyor, D.P ise bana saldırdı. Bana saldıranı affederim, ama dinime, imanıma saldıranı katiyen affedemem. Dolayısıyla oyumuzu (her şeye rağmen) D.P’ye verelim.’

C.H.P’ye oy verme, onların yanında durma, direk veya dolaylı yanlışlıklara âlet olma hiçbir tevil, hiçbir mülahaza, yapılan bu yanlışlıkları örtemez, bu vahim hataya düşenleri de vebalden ve mesuliyetlerinden kurtaramaz. Necip Fazıl’ın tâbiri ile ‘bu milletin ruh köküne kezzap döken bir parti’ye oy verilmemeliydi. (kim bu vaziyete düştü ise) C.H.P’nin çıkardığı ‘fitne ateşi’ne odun taşınmamalıydı. Hiç olmazsa o ateşi söndürmeye çalışanların yanında olup su taşımalarına yardımcı olunmalıydı.

‘O da testiye düştü!..

Dükkânı şehrin çıkış kapısında bulunan bir bakkal vardı. O kapıdan ne zaman bir cenâze çıksa yanında bulundurduğu bir testiye bir meyve çekirdeği atar ve bir ay sonra da onları sayarak:

“Bu ay şu kadar kişi testiye düştü!” derdi.

Bir gün o da öldü. Epey bir zaman geçmişti ki, ölümünden habersiz bir dostu kendisini ziyarete geldi. Onu göremeyince komşulara sordu.

“Burada oturan bakkala ne oldu?”

Dediler ki: “O da testiye düştü!”

İşte şu fânî âleme gelen yolcuların hikâyesi… Herkes ve her şey hakkında söylenen, bir varmış, bir yokmuş…

DERS

‘Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!’

Behlül Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere olan eğilmiş duvarına bakıp sık sık âkıbetini tefekkür ederdi. Yine bir gün derin bir tefekkürle orayı seyrederken duvar âniden çöküverdi. Bu hâdise Behlül Dânâ Hazretleri’nde gözle görülür derecede büyük bir sürûra vesîle oldu. Onun bu büyük sevincine mânâ veremeyen insanlar, merakla ondaki bu değişikliğin sebebini sordular. Behlül Dânâ Hazretleri, onlara şu cevabı verdi:

“Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!”

Hazretin az evvelki sevincine bir türlü akıl erdiremeyen insanlar, Behlül Dânâ’nın bu sözleriyle iyice şaşkınlaştılar. Bu ifadelerle onun neyi kastettiğini anlayamadıklarından bu defa:

“Peki, bunda şaşılacak ne var?!” diye sordular.

O ise insanlara, derin tefekkürünün bir neticesi olan şu hikmetli cevabı verdi:

“Mademki dünyadaki her şey nihayetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce -inşâallah- Hakk’a varırım. Ey ahalî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi her an artırmaya gayret edelim ki, başka yönlere yıkılmayalım!”

Mutlaka nefs muhasebesi yap!

İKAZ

Mü’minler; asırlarca ırk, kavmiyet ve mezhep gibi farklılıklarına rağmen daima birlik ve beraberlik içinde yaşamışlardır. Bu kardeşlik, fertlerin ve toplumların en büyük huzur, sürûr ve saadet kaynağı olmuştur. Bu huzuru kaybetmek ise, ferdî ve ictimâî kayıpların en hazinidir. Lâkin zamanımızda maalesef menfi neşriyat, müstehcenlik ve aşırı tüketimi kamçılayan reklamlar ve onlarla yan yana yürüyen kontrolsüz basın, genç dimağları şaşırtmakta, yormakta ve âdeta narkoze ederek kendi kalıbına sokmaktadır. Diğer taraftan televizyon, internet ve modanın menfi ve yıkıcı tesirleri karşısında İslâm kardeşliği ve toplum huzuru büyük yaralar almakta ve iman bağı sanki bir hazana yakalanmaktadır. Zira daha evvel, düşenin düştüğü yerde kalmasına göz yumulmaz, düşen elbirliği ile kaldırılır, sıkıntısı giderilerek insanlık haysiyeti içerisinde yaşaması temin edilirdi. Fakat günümüzde nefsânî hesaplar ve dünyevî menfaatler uğruna nice gönüller arasına dargınlık, kırgınlık ve soğukluk girmekte; böylece cehalet, bencillik ve duygusuzluk neticesinde İslâm kardeşliği gitgide zayıflamakta, maddeye esir olmak sefaleti, gönüllerde İslâm’ın feyz ve rûhâniyetini âdeta eritip yok etmektedir.

Malum olduğu üzere, Cenâb-ı Hak, her insanın gönül dünyasını bir yaratmamıştır. Bu sebeple topluluğun bulunduğu yerde görüş ayrılıklarının vukû bulması kaçınılmazdır. Mühim olan, her ayrılığı İslâm’ın telkin ettiği kardeşlik ruhu etrafında bertaraf ederek ve gönüllerde kin ve hasedin oluşmasına mahal vermemektir. Bu cümleden olarak mü’minler, din kardeşlerinde görmüş oldukları bir hata sebebiyle, öncelikle kendi nefislerini sorgulamalıdırlar.

Nitekim Abdullah bin Mübârek Hazretleri, kötü huylu biriyle yapmış olduğu yolculuk sonrasında, onun kötü huylarını niçin düzeltemediğinin muhasebesiyle içli içli ağlamıştır.

VAHYİN DİLİNDEN

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.”

(4 Nisâ, 139. Âyet)

ALLAH RASULÜ’NDEN

Peygamber Efendimiz buyuruyorlar ki:

“Mü’min, başkalarıyla ülfet eder (hoş geçinir) ve kendisiyle ülfet edilir. Kimseyle ülfet etmeyen ve kendisiyle de ülfet edilmeyen kişide hayır yoktur.”

(Müsned)

GÜNÜN SÖZÜ

‘Hiçbir silah, mazlumun duasından daha güçlü değildir.’  

Yusuf KAPLAN

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
21 Yorum
Yaşar Değirmenci Arşivi