21 Ekim 2017 Cumartesi30 Muharrem 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.” (Yunus, 10/37)
  • "Bir kulun Allah'ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden, Allah katında sevabı daha büyük bir davranış yoktur." ( İbn Mâce, "Zühd",18)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:49Güneş 07:15Öğle 12:56İkindi 15:53Akşam 18:23Yatsı 19:43
    • 19°C Adana
    • 14°C Adıyaman
    • 10°C Afyon
    • 3°C Ağrı
    • 9°C Amasya
    • 8°C Ankara
    • 16°C Antalya
    • 12°C Artvin
    • 18°C Aydın
    • 15°C Balıkesir
  • BIST: 108.489 0.05
  • Altın: 151,185 -0.02
  • Dolar: 3,6704 0.34
  • Euro: 4,3242 -0.08

Bir Seyahatten Gönlüme Düşenler

Ahmet Doğan İlbey

Eski zaman atalarımız “Atınız hayatta iken, olabildiği kadar çok yer gezin” demişler. Söz kime ait bilmiyorum; ön yargıyı, taassubu ve dar görüşlülüğü kırmanın en iyi yolu seyahattir, derler.

Şehirler ve yolların hikâyesi hüzünlü ve anlamlıdır. Eski zaman seyyahlarının şehirlere ve yollara sevdalı hâllerini düşündüm. Yollar şehirlere götüren birer bir dosttu onlar için.

Bu bilgileri teorik olarak yaşayan ve seyahatle arası iyi olmayan biri olarak iki muhterem hocamla birlikte fikirli bir yolculuk yapmak nasip oldu. Türkiye Yazarlar Birliği K. Maraş Şube Başkanı KSÜ öğrt. gör. İsmail Göktürk’ün vâsıtası ve onun kaptanlığında Ali Yurtgezen hocamın Semerkand Yayınları’ndan çıkan “Hâcegân Sultanları” kitabının Tüyap’ın düzenlediği Diyarbakır Kitap Fuarı’ndaki imza gününe katılmak üzere mânalı bir yolculuktu bu.                                                                                                                                    

Fakir münzevî biridir; mağarasından nadirattan çıkar. Bu yolculuğun fikirli ve mânalı olması, Ali Yurtgezen ve Muzaffer Gözükara hocalarımla bir arada seyahat etmemdi. Bu fikirli yolculuğun en önemli tarafı iki hocamla aynı vâsıtada seyr ü sefer oluşumdur. Şüphesiz ki bu fikirli seyahatin mimarı İsmail Göktürk’tür. Bir Hızır misali her şeye yetişir, yapar ve gerçekleştirir.

Şehr-i Maraş’tan Diyarbakır’a bin miligramlık türküler eşliğinde gidiyoruz.

Muzaffer Hocam Ali Hocam’a birkaç zarf atarak açtı söz sofrasını. Ali Hocam’ın âlimliğini, ondan feyz aldığını, Semerkand TV’de yaptığı “Akıl Kârı” başlıklı sohbet programlarından dolayı İstanbul’a alıp götüreceklerini, onun bundan sonra önünün açıldığını ve Şehr-i Maraş’taki dost ve şâkirtlerinin yalnız kalacağını, fakat onun bu fedakârlığı kültür ve medeniyet dâvası için yapması gerektiğini anlattı ki, İsmail Göktürk’le bu fakire de sık sık tasdik ettirdi. Ali Hocam her zaman olduğu gibi az konuşuyor, fakat Muzaffer Hocam’a arada bir nükteli zarflar atıyor.

Buydu yolculuğumuzun en anlamlı tarafı. Yolculuğumuz bozkırda hareket eden,  ovalar aşan bir Fikir Dükkânı’ydı âdeta. Muzaffer Hocam, İsmail Göktürk’e türkülere ara verilmesini söyledi. “Türküler döve döve öldürdü bizi…” dedi ve derin bir uykuya dalar gibi daldı gitti. Bir müddet sessizliğe gömüldük. Dışarıda ovalar, tepeler ve yollar hızla akıyor. Muzaffer Hocam büründüğü sessizlikten çıktı. “Yurdumu seyrediyorum, yurdum güzel” dedi. Hep beraber “ evet” dedik.

Muzaffer Hocam, Diyarbakır’a seyir hâlindeyken dahi balıkçı şâkirtlerini tasarrufundan çıkartmayan ârif bir kişidir. Balıkçı şâkirdi Dr. Mehmet Ceran’ı telefonla arayarak “Balık tutup tutmadıklarını…” sordu.

Hilvan’dan sonra hava gri ve yağışlı. Gözlerine iyi geldiği için fakir memnun. Diyarbakır’a girdiğimizde yağmur bir müddet hızlandı. “Ulu Câmie girerken azalır inşallah” dedim. Şehir merkezinde bizi İsmail Göktürk’ün mezun olmuş talebelerinden Diyarbakırlı güleç yüzlü Abdullah Aydın kardeşimiz karşıladı. Yanında zihniyet ve meşrebi kendisi gibi güzel bir insan olan Dersane idarecisi ve matematik öğretmeni Aziz Bingöl bey de vardı.

Abdullah Aydın, birkaç yıl önce Güneydoğu İstihdam Araştırmaları seyahatine fakiri de katan KSÜ öğrt. üyesi Mehmet Yılmaz ve İsmail Göktürk sâyesinde tanıştığımız ve bizi misafir eden Diyarbakır’ın münevver insanı Resul Aydın amcanın torunudur. Özü bozulmamış tam bir Diyarbakırlı. Dostu Aziz Bingöl bey bizi hâlimize koymadan Anadolu insanın alicenaplığıyla öğle yemeğine misafir etti. Eski Diyarbakır’ın siyah bazalt taşın hâkim olduğu çıkmaz sokak bir çarşısındaki gelenekli Diyarbakır ciğerci lokantasında ikramda bulundu. Aziz Bingöl beye teşekkür edip vedalaştıktan sonra, bir baştan bir başa siyah bazalt taştan yapılmış dokuz asırlık Ulu Câmie duhul ettik.

Muzaffer Hocam, Ali Hocam’a namazların seferî kılınıp kılınmayacağını daha yoldayken sormuştu. Ali Hocam, “Hayır” demişti. Muzaffer Hocam’la İsmail Göktürk bunca yoldan sonra seferî olmaz mı?” dediler ama yine de Ali Hocam’a tâbi olduk.

Dört mezhebin aynı anda namaz kıldığı Diyarbakır Ulu Câmii, Anadolu’nun en eski câmiidir. Diyarbakır’ı fetheden Müslümanlar tarafından şehrin merkezindeki en büyük kilisenin câmiye çevrilmesiyle oluşturulmuş. 1091 yılında Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah’ın himmetiyle bugünkü şekline kavuşmuş hüzün damıtan bir câmidir.

Anlatılana göre Şam Emeviye Câmii’ne benziyormuş. Câmiin avlu cephesinde mimari bezekler, kabartma ve kitabeler var. Vakit olsaydı Ali Hocam’a okutturmayı düşündüm. Câmiin külliyesi dahilinde bulunan Mesudiye ve Zinciriye Medresesi restore edildiği için ziyaret edemedik.

Ulu Câmiin karşısında târihî Hasan Paşa Hanı’na, yâni ruh ve zâhiriyle 16. asrı yaşatan bir mekâna girdik. Diyarbakır’ın Osmanlıların tasarrufuna girmesinden sonra vâli olan Sokollu Mehmet Paşa’nın oğlu Vezirzâde Hasan Paşa tarafından 1572 yılında yaptırılmış. Siyah bazalt taş ağırlıklı iki renkli taştan oluşan iki katlı han, eğer bu şehirde ikâmet etmiş olsaydım mağaramı, yâni Fikir Dükkânı’mı kuracağım bir mekândır.

Handan çıktıktan sonra güzel dost Abdullah Aydın bizi eski asırların ruhunu yaşatan taş sokaklara götürdü. Önce Dört Ayaklı Minare’nin yanına geldik. Akkoyunlular tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar Câ­miin dört ayaklı minaresi yekpare dört sütun üzerine inşa edilmiş. Minarenin sütunları altından yedi defa geçenin her dileğinin yerine geldiğine inanıldığını anlattı mantaliteli rehberimiz Abdullah Aydın. Fakir de ona nükteli bir şekilde “Demek ki sen buradan niyetini sağlam tutup geçmemiş olmalısın…” dedi.                                                                                                                                          

Ulu Câmiin hemen arkasında yer alan, Diyarbakır’ın ünlü çarşılarından Sipahiler Çarşısı’nın her tarafı taştan ibaret bir sokağa benzeyen yer altındaki kitapçı çarşısını gezdik. Fakir hayli duygulandı. “Mağaramın burada olmasını isterdim, insan burada erişir” dedim.                                                                                                                       
Han ve çarşı gezisinden sonra, asırların ruhunu taşıyan siyah taş sokaklarda tabelasını gördüğümüz Mar Petyun Keldani Kilisesi’nin açık kapısından girdik. İçerisi loş bir mekân. Hıristiyan motif, kabartma, bezeme ve yapı tarzına sahip bir yer. Ziyaret serbest. Görevli papaz yoktu. Fakir, kilisenin papazını görmüş olsaydı şöyle diyecekti: “Biz âl-i Osman’ın torunlarıyız. Bizden memnun musunuz? Sizler bizlere zimmetlisiniz. Zimmet önemlidir bizde…”  

Kilisenin müdavimlerinden yanında bir erkek bulunan genç bir hanım, İsmail Göktürk’ü görünce “Hocam merhaba…” dedi ve nezaketle elini sıktı. Meğerse KSÜ’den talebesiymiş. Dışarı çıkınca, “Gördünüz işte İsmail Göktürk’ün her yerde talebesi çıkıyor. Hocamgil, “Evet,  İsmail olmuş artık, işi tamam…” dediler.                                                                                                                    

Yorulmuş ve çaysamıştık. Ev sahibimiz Abdullah Aydın, siyah bazalt taştan yapılı çayevine dönüştürülen eski bir târihî konağın ikinci katında çay ikramında bulundu. 

Vaktimiz dar, saat 16.00’da Ergani yolu üzerinde olan Tüyap Kitap Fuarı’nda olmamız gerek. Abdullah Aydın’ın rehberliğiyle işimiz kolay gidiyor. Vaktinde yetişiyoruz. Fuar ana baba günü. Yüzden fazla yayınevinin standı var. Semerkand Yayınevi standı çıkış kapılarından birine yakın bir yerde. Kulak rahatsızlığımdan dolayı sık sık dışarı çıkmam gerekeceği için şanslı olduğumu düşündüm.

Semerkand Yayıncıları Ali Hocam’ın gelişine sevindiler. “Hâcegân Sultanları” kitabı standın ön kısmına dizilmiş. Görünce sevindim. Ali Hocam’ın adı ve imza gününün yazılı olduğu karton levhayı okuyunca daha da sevindim. Bize çay ikramında bulundular. Muzaffer Hocam, İsmail Göktürk ve Abdullah Aydın sık sık dışarı çıkıp dolaştılar. Fakir ise, Semerkand standının içinde Ali Hocam’ın arkasında mahzun ve sevinçli bir halde oturup, Ali Hocam’ın, okuyucularına kitap imzalamasını seyretti.

Fuara veda ettikten sonra, rehberimiz Abdullah Aydın 27 Şehit Sahabe Türbesi’nin bulunduğu Hz. Süleyman Câmii’ni gezdirdi. Câmide duygulanmamak mümkün değil. Müslüman ecdâdımızın sandukaları kalbimiz üstünden geçiyor bir bir…

Câmiin Müslümanlarca ziyaretgâh olması, Hz. Ömer r.a döneminde Diyarbakır’ın fethinin buradan başlamasıdır. Câmiin bitişiğinde Osmanlılar döneminde yapılan Halid Bin Velid’in oğlu Süleyman ile Diyarbakır’ın Müslüman Araplar tarafından alınışı sırasında şehit düşen diğer sahabelerin yattığı Meşhed, yâni şehit mezarlığı bulunmaktadır. Sahabelerin burada olması burayı bir ziyaretgâh hâline getirmiş. Mübarek sahabelerin ruhaniyetleri çöktü yüreğimize. Her yer sahabe, her yer dua idi o vakitler.

Rehberimiz Abdullah Aydın, Diyarbakır’ın en eski mekânları olan Sur’a yakın mahallenin Dicle ırmağına bakan cephesinde manzaralı bir mekânda yine çay ikramında bulundu ki kendimize geldik. 

Dönüş yolunda seyir hâlindeyken İsmail Göktürk, Muzaffer Hocam’ın, Mesnevî kitabını aldığını aktardı. Ali Hocam, “Hocam’ın kendisi bir Mesnevî…” dedi. Bu cümlenin fikrinden başımın ağrısı hemen gitti.

Hocam, tasvirli yazıları pek okumayan bir hususiyete sahiptir. “Bu kadar kitap niye yazılır, niye okunur?” diye Ali Hocam’a sual ederken, Ali Hocam, bir zarf atarak, “Hocam, Hasan Ejderha’nın ‘Kayıktepe Operasyonu’ romanını okudunuz mu?” diye sordu. Muzaffer Hocam, “Tabii ki okudum” dedi. Ali Hocam nükteli bir şekilde, “Atlamadan mı okudun?” deyince, “Tabii ki atlamadan okudum…” dedi.  Ali Hocam, fakire, “Hasan Bey, romanda tasvir ettiği yerleri gezerek yazmış değil mi?” diye sordu.

Hâsılı kelâm; “Seyahat eden insan, gördükleri ile mütevazılaşırmış. Doğruymuş vesselâm.
----------------------------------
İLÂVE YAZI:

ALİ YURTGEZEN HOCA İLE İSMAİL GÖKTÜRK SÖYLEŞİSİ: “BİTMEYEN FETİH”

29 Mayıs 2014 tarihinde KSÜ Kültür ve Medeniyet Topluluğu ile Türkiye Yazarlar Birliği K. Maraş Şubesi’nin ortaklaşa düzenlediği “Ali Yurtgezen ile İsmail Göktürk Söyleşisi: Bitmeyen Fetih ” adlı programda İslâm’da fetih anlayışı maddî ve mânevî cephesiyle ele alındı. Türkiye Yazarlar Birliği K. Maraş Şube Başkanı öğrt. gör. İsmail Göktürk, Semerkand Dergisi yazarı eğitimci Ali Yurtgezen hoca ile “Bitmeyen Fetih” üstüne konuştular.

Üniversitenin konferans salonunda düzenlenen bu fikirli ve anlamlı programı KSÜ görevlilerinden uzman Mehmet Yaşar sundu ve Allah vergisi hitabıyla Arif Nihat Asya’nın “Fetih” şiirini okudu. Ardından,  KSÜ’de talebe olan, İslâm milletinden olanlara numune olarak gösterilecek güzel insan Somalili Mahmut, Fetih sûresini okudu ki fetih gününün bütün mânası hâsıl oldu.

İsmail Göktürk söyleşi arasında Cahit Tanyol’un “Kuruluş ve Fetih Destanı” kitabından vecdli şiirler okudu. İsmail Göktürk’ün soruları hayli zengindi. Bu soruları açarak fetih mevzuunu birçok yönüyle sohbet tadında anlattı Ali Yurtgezen hoca. Anlattıklarının hülâsası kendisine ait şu birkaç satırda ifade bulur:   

“Fetih’le “açılan” nedir? Açmak “feth”in, almak ise “zabt”ın Türkçe karşılığıdır ve “fethetmek” ile “zabtetmek” her zaman aynı şey değildir. Lügatte “kapalı veya örtülü bir şeyi açmak” demek olan “fetih”, bilahare “zafer, galebe çalma” ve “hükmetme” manâlarını da kazanmıştır. Kelimenin, “İslâm mesajına muhatap kılınmak üzere bir şehir veya ülkeye hâkim olma” manâsı, Fetih Sûresi’nin inzâlinden sonradır. Demek ki “fetih” Kur’ânî bir ıstılahtır. Türkçeye “açmak” şeklinde tercüme edilen “feth”in  bugünkü manâ, hususiyet ve mahiyetini Ümm’ül-Kitâb’dan sürerek anlamaya çalışmamız gerek öyleyse… Ama önce fethedilen yerlerde “açılan” yahut “örtülü olan” nedir, ona bakalım. Feth-i mübîn’i, “daha sonraki fetihlerin anası, temeli; müteakip fetihleri kolaylaştıran asıl büyük fetih” diye anlayan bazı müfessirler, bu zaviyeden yorumladıkları Hudeybiye Antlaşması’nın neticeleri üzerinde durmuşlardır. Bu yorumu benimseyenler “temel” veya “merkez” durumundaki yerlerin fethini “feth-i mübîn” olarak adlandırmışlardır. Meselâ Mekke’nin yahut İstanbul’un fethi de birer “feth-i mübîn”dir. Eğer Roma’nın fethi nasip olsaydı, şüphesiz bu da bir feth-i mübîn sayılacaktı.”

Hâsılı, anlattıklarından öğrendik ki İslâm medeniyetinde fetih hiç bitmez, ilanihaye devam eder.

 -------------------------------------

GURBETTEN GELEN MEKTUP

Ey azizan! Bu fakire gurbet derdinden “ah” eden dostumuz şair Ufuk Türk’ten bir mektup geldi ki, dost acısından içim sızladı. Mektubun hüznünü paylaşmak istedim. İşte gurbet ateşinde yanan efkârlı mektubun feryâdı :

“Bu beyaz bir kâğıda yazılmış, katlanmış ve zarfa konularak postaya verilmiş bir mektuptur.

‘Ey Kentli Şaman!’

Ey bize yüreğimizin olduğunu fark ettiren, bizi hüzün denizinin kıyılarına götüren, ‘Bir kalbiniz vardır onu hatırlayınız’ düsturunu dimağlarımıza kazıyan, mağara duvarlarına fikir işleyip acılar sindiren kıymetli Âbim.

Bu mektup,  bir Cuma gecesi, Dükkân-ı Yemen’i düşünerek,  içilen çayların verdiği sarhoşlukla, türkü dinleyip dostlarla bakışarak, ruhumun ait olduğu Mağara’nın eşiğinde kendimden geçmiş, perişan bir şekilde yazılmıştır.

Kapının eşiğine başım koydum, koydum ki bir sabah ezanında basıp geçin diye. Eğer fark eder de ‘Bizim Ufuk mu?’ diye sorarsanız, çok bahtiyar olacağım, ruhumu orda teslim edeceğim.

Bu mektup bir şikâyettir Ahmet Âbi. Dünyanın kirlerinde boğulmuşken bir dostun elimden tutmasıyla kapınıza geldim, Fikir Dükkânı’nıza aldınız beni. Adamlığın, dostluğun ne anlama geldiğini sizden öğrendim ben. ‘Sade vatandaş’lığa taliptim dizinizin dibinde. Şimdi gurbetteyim, Dükkân’ın gurbetinde, dostların gurbetinde, maişet gurbetinde garibim. Çok uzaklardayım serhat ellerinde, yabancı ellerde. Bir sınır şehrinde gurbetlik çekmekteyim. Serhat boylarında bir kaleniz hâlâ ayakta duruyor lâkin gücüm kalmadı artık ‘Bütün kaleler düşüyor.’ Ahmet Âbi.

Ey Ahmet Âbi!

Gurbetteyim, ‘yüreği yanında’ olmayan insanlarla dolu her yanım. Bu şehir beni boğuyor. Ne bir dost sohbeti, ne bir çay var fikirli. Artık yemekten sonra tatlı yemeye,  iş yerinde çayları sayarak içmeye başladım. Yalnız türküler kaldı sermayem. Bir de ah! Ki ‘Kim tutar hüznün nöbetini türkülerden başka.’ Öyle değil mi Ahmet Âbi?

Bu bir şikâyettir Ahmet Âbi. Maraş’taki dostlar beni unuttu. Aleyhimde bile konuşmaz olmuşlar. Ne arıyorlar ne soruyorlar. Ne bir mektup geliyor sıladan, ne bir telefon mesajı. Mehmet Âbi elimden tutup ocağınıza getirdi beni şimdi bıraktı elimi. Tam bir buçuk yıl önce yazdığım mektuba cevap bile vermedi.

Bu bir şikâyettir Ahmet Âbi. Ben yalnız ne yaparım buralarda, bir dost selâmı olmazsa bu yaban diyarda ne yaparım? Ölür giderim. Ardımdan ‘Telgrafın direkleri sayılmaz/ Böyle canlar teneşire koyulmaz’ diye ağıtlar yakar mısınız?

‘Ey Kentli Şaman!’

‘Türkü dinlerken konuşulmaz, dost! Sadece bakışılır, kıvranılır’ buyurmuştunuz Tahrir Defterinizde. Bakışacak bir dostum bile yok ben ne yaparım buralarda?

‘Bir şiir olmalı şimdi alıp sana gelmeliyim’ diyor şâir. Ben ise şiirin vurgunuyla kıyınıza sürüklenmek istiyorum.

Haddim olmayarak yazdım bu satırları, hürmet eder ellerinizden öperim.”

-------------------------

Gurbet derdinden kavrulmuş şair dosta bir nebzecik olsun teselli babından şu kelimeleri yolladım:

“Şair Ufuk Türk’e

Ey gurbetlerde feryad eden hüzün ehli dost!

Yüreğimin üstünden geçen bin miligramlık mektubunuzu aldım.

Açmadan önce muhabbet yoldaşı olan fikirli çayı hazır ettim önce.

Sonra bir gurbet türküsü açtım ve türküler eşliğinde hüzünlü mektubunuzu okumaya başladım.

Okudukça yandım ve zaten hücrelerime kadar hüzün dolu ruh ve bedenim dost hüznünden büsbütün cezbeye tutuldu.  

Kelimeleriniz bir ayna oldu yüreğime.

Bu aynada kendimi gördüm ve ‘ah!’ dedim.

Gurbete çıkan dostların hâli ne yamandır, dedim.

Fakirin yazgısı böyledir işte.

Dostlarının mağaradan savruluşu yaralar yüreğini.

Gönlüne gam düşer de ‘ah dost!’ diye inler.

Kaç zaman oldu, iki kuşak dostları gurbet ele çıktıklarından bu yana derdmend olup çıktı.

‘Bu da gelir bu da geçer dost.’

Bu gurbetlikte biter bir gün.

Dostlar birbirine vâsıl olur.

Şikayetiniz başım üstüne.

Dostluk mahkemesinde gereği düşünülecektir.

Gurbetini ve hüznünü en kalbî ta’zimlerimle kucaklarım.”

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.