Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

“Yerli malı yurdun malı...”

“Yerli malı yurdun malı...”

En iyi yaptığımız iş nedir biliyor musunuz? Slogan uydurmak... Gerçekten de şahane sloganlar uyduruyo-ruz. Gençliğin dinlediği şarkılar bile baştan sona slogan... 

Peki ya içerik, yani muhteva? Muhtevanın kırıntısı bile yok. Adı üs-tünde, slogan işte: Sloganda muhteva olmaz.

Bizim çocukluğumuzun en heyecanlı sloganlarından biri, “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı” şeklinde olanıydı. Her Yerli Malı Haftası’nda bizim okulda yerli mallar köşesi hazırlardık. Bu köşede kabak çekirde-ğini, mısır koçanlarını, ev tezgâhlarında dokunup deniz suyu ile beyazlatılan ilkel kumaşı, bir de Sümerbank fab-rikalarında üretilen allı-pullu basmayı sergilerdik. Bü-yük harflerle de malûm sloganı yazardık: “Yerli malı yur-dun malı, her Türk onu kullanmalı.”

Başöğretmenimiz Hikmet Bey, bizi yerli mallar kö-şesinin önüne toplar, Cumhuriyet Türkiyesi’nin büyük  atağından, engin ufuklarından söz ederdi. Sonra da bir-likte “Dağ başını duman almış” marşını söyletirdi. Amma göğsümüz kabarırdı. Ardından sınıflara girer, üzerinde “Madein Chechoslovakıa” yazılı Çekoslovak malı kurşun kalemlerimizle ödevlerimizi yapmaya başlardık. Kurşun kalemi bile Çekoslovakya’dan ithal eden Türkiye’nin yerli malı tutkusunu anlamaya çalışıp çalışmadığımı şimdi hatır-layamıyorum.

Aradan çok zaman geçti. Türkiye zaman içinde yaban-cı malların ve markaların istilasına uğradı... 

Sadece bu kadar mı?.. Hayır! Yabancı isimlerin de istilâsı altındayız: Her caddeyi “Boutique”ler, “Restaurant”lar, “pube”lar “cafe”ler “airport”lar, “hill”ler götürüyor. Dilimiz bile yabancılaşmadan nasibini al-dı. İstanbul caddelerinde Hong-Kong manzaraları izliyo-ruz.

Yeni inşa edilen ucube binalar topluluğunun her birine, “daha havalı” olsun diye İngilizce isimler veriyoruz: Havanız batsın e mi!..

Yabancı dil tutkumuza televizyonların katkısı inkâr edilemez. Kültürel yaş itibariyle onüç-ondört yaşını süren televizyon kanallarımızın en önemli ilkesi fizi-ği düzgün yapay sarışınlar bulup ekrana çıkartmak... Sokakta renkli gözlü kadın kalmadı, hepsini televizyonlara “programcı” yaptılar (şaka şaka)...

Beş cümle, üç slogan öğrenen renkli gözlü kızcağızlarla en iyi slogan bağıran “taze aydın”larımız kamera karşısında ahkâm kesiyor. Süslenme ve bağırma dışınca “ihtisas”ı olmayan “bayan”larla “bay”lar, ekranlarda cirit atıyor.

Birkaç tanesi müstesna, “Size ne sorayım” diye sormayan “sunucu” görmedim. Doğaldır: Çünkü soru sorabilmek için konuya vakıf olmak lâzım.

Bari Türkçe bilseler... Şu halleriyle televizyonlar yalnızca ahlâk ve kültür dünyamızı değil, dilimizi de katlediyorlar. Dil bilginlerinin yeri-ni “dilbazlar” aldığı için de kimsenin gıkı çıkmıyor.

Gün dilbazların, cambazların, fetbazların günü! Ger-çek “münevver” ya kahırlanıp kabuğuna çekilmiş ya da te-levizyondaki yarım yamalaklara özenip entel takılmaya başlamış: Bildiğini de böylece unutmuş.

Rahmetli Cemil Meriç, “Kamus namustur” derdi. Rahmetli Hocam Nihad Sami Banarlı ise, sadece “Türkçeye yapılan ihaneti” affetmediğini söylerdi.

Eskiden şöhrete-servete dönüp bakmayan, kalem-kelam ve fikir haysi-yetine sahip dağarcığı dolu münevverlerimiz vardı...

O “güzel insanlar güzel atlara binip gittiler”. Meydan şaklabanlarla slogancılara kaldı!

Sanırım artık okullarda “Yerli Malı Haftası” kutlanmıyor. “Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı” diyen de yok, “Cumhuriyet/Hürriyet” kafiyeli slogan seslendiren de...

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi