Kerime Yıldız

Kerime Yıldız

Söğüt Hepimizin

Söğüt Hepimizin

Söğüt vakti gelince eteklerim zil çalar, göze gibi kaynarım.Gene öyle oldu, yola düştük. Yağmura gebe bir havada , Cumartesi gecesi, Ankara’dan Bilecik’e doğru yola çıktık. Önce, Şeyh Edebâli Türbesi. Değil mi ki Ertuğrul Gâzi, oğluna “Benden önce O” dedi, bizde onun dediğine uyduk. Gecenin üçünde, türbeye ulaştık.

Osman Bey, Şeyh Edebâli’nin zâviyesinde(Türbenin olduğu zâviye değil, daha önceki zâviye)misâfir olduğu bir gece, bir rüyâ gördü.  Şeyh Edebâli’nin koynundan çıkan bir ay, geldi kendi koynuna girdi. Göğsünden bir ağaç bitti. Öylesine büyük bir ağaç oldu ki dalları gökleri, kökleri tüm dünyaya sardı. Gölgesi bütün yeryüzünü tuttu. İnsanlar o ağacın gölgesinde toplandılar. Ulu dağlara ve dağların eteğinden çıkan coşkun sulara hep o ağaç gölge etti.

Osman Bey, rüyâsını Şeyh Edebâli’ye anlattı. O da şöyle yordu. ” Hak Teâlâ, sana ve soyuna hükümranlık verdi. Mübârek olsun. Kızım Malhun Hatun senin helâlin olsun.” dedi. Şeyh Edebâli’nin bu yorumu üzerine Osman Gazi Malhatun ile evlendi.

Peki kimdi bu Şeyh Edebâli. Bu dağ başında  ne işi vardı? Bu rüyâyı niçin devlet müjdesi olarak yordu? Osman Bey, bu rüyâyı neden kendi çadırında değil de Şeyh Edebâli’nin zâviyesinde gördü?

“Şeyh Edebâli âlim bir insandı. Kerâmet ehliydi. Bu yüzden Osman Bey’in devlet kuracağını sezdi.” gibi ifâdeler, bu soruların cevâbı olmaya yetmez.

Ordudan önce gidip dağ başlarını mâmûr eden, bağ- bahçe ve sürü yetiştirip geleni geçeni doyuran,ıssız yerleri şenlendiren,elde ettikleri nüfûzu sultanın hizmetine sunan ve ona hem hürmet hem nasihat eden, gözü her dâim garbe doğru bakan dervişleri, Horasan erenlerini anlamadan Osmanlı’nın kuruluş felsefesini anlamak mümkün değildir.

Şeyh Edebâli’nin yorduğu rüyâ, aslında kendi rüyâsıydı. Çünkü O, Horasan erenlerindendi. O erenler ki soylarındaki cihangirlik ile İslâm’daki cihad ruhu birleşince, hep batıya doğru gittiler. Çünkü,batıda Kızıl Elma vardı. Batıda, Peygamber müjdesi olan  kara sevdaları İstanbul vardı. Onlar bu müjdenin peşinde,  vatan bırakıp geldiler. İşte Şeyh Edebâli, böyle bir Horasan ereniydi. 1206’da Merv’de doğdu. 1326’da Bilecik’de vefat etti.

Ne zamandır, kutlu rüyâlardan mahrûm olan bizler, yedi asır evvel görülen kutlu rüyâyı yoranın huzûrundayız. Kimsecikler yok. Huzur dolu bir sessizlik hâkim. Saat beşten sonra, yolcular gelmeye başladı. İlk gelen Turan Amca.Bursa’dan gelmiş. Aslen Trabzonlu. Bahçede bize, bir güzel târih dersi verdi. Ses etmeden dinledim. O arada kalabalık bir grup geldi. İlk defa gelmişler. İçlerinden biri, “Bize burayı anlatır mısınız?” deyince dayanamayıp başladım anlatmaya. Bakışlardaki hayreti  farkedince “Ben târih tahsili yaptım da” diye açıkladım. Turan amcanın hâlini siz tahayyül edin artık. Hiç renk vermeden, “Hocam sen de bilirsin ya” diyerek derse devâm etti.

Kahvaltı için koştururken merdivenlerde İstanbul Türk Ocağı Başkanı Cezmi Bayram ile karşılaşınca gözlerime inanamadım. Yirmi dört yıl önce Sâdeddin Ökten ile birlikte, bizi nasıl önüne katıp getirdiyse yine bir otobüs dolusu genci takmış peşine, merdivenleri tırmanıyor. Aynı şevkle. Hatta daha bir şevkle...

Yol boyunca burnumda tüten Murâdiye Vakfı çorbası nasibimizdeyoktu bu sefer. Biz türbenin bahçesinde, geldi gelecek diye beklerken çorba aşağıda dağılmış, bitmiş. Allah’dan hazırlıklı gelmiştik. Nevâlemizi çıkarıp keyifli bir kahvaltı yaptık. Türbeye gelen yolcular, Söğüt’teki törene yetişmek için acele ettiğinden, bizden başka kimse kalmadı.

Kahvaltıdan sonraki istikâmet Dursun Fâkih Türbesi. Türbe, Söğüt yolu üzerinde, koni biçiminde bir tepenin başında. Biz gittiğimizde, tepenin dibindeki aşevinde  pilâv hazırlıkları başlamıştı.

Şeyh Edebâli’nin hem talebesi hem damadı olan Dursun Fâkih, Osman Bey’in de bacanağı. Fıkıh âlimi olduğu için böyle anıldı. Osman Bey adına ilk hutbeyi okudu. Hocasından devraldığı “Sultana hem hizmet hem nasihat etme” geleneğini sürdürerek Orhan Bey’in yanında da yer aldı.

Yıllardır Söğüt’teki törenlere gölge eden siyâsetin ayrıştırıcı havasını soluyup sıkılmaktansa , Şeyh Edebâli Türbesi’ndeki mânevî havayı solumayı tercih etmekle ne kadar iyi yaptığımızı , Söğüt’e ulaştığımızda bir kez daha anladık.Gittiğimizde Başbakan’ın konuşması bitmek üzereydi. Ortalık miting meydânı gibi. Tören alanını görmeye imkân yok. MHP’li ve BBP’li gruplar kendisini belli ediyordu. Konuşmaya alâkasızlar. Hızlı bir şekilde Ertuğrul Gazi Türbesi’ni ve gazâ arkadaşlarının mezarlarını ziyâret ettik. Sonra, Söğüt Serâmik’in yemekhânesinde pilâv ve üzüm yiyerek dönüş yoluna koyulduk.

Tören esnâsında yapılan siyâsî gösteriyi duyunca canım çok sıkıldı ama, şaşırmadım. Sabahtan beri gittiğimiz her yerde sıkıntı vardı.  Şeyh Edebâli Türbesi’nin yan tarafında, kadınlara ayrılmış odada sabahı beklerken, sürekli yolcular değişti. Gelen gidenlerin konuşmalarında, ayrıştırıcı bir dil hakimdi  ve “Buralar bizden sorulur.” edâsındaydı.Herkes birbirine “Siz nereden geldiniz?” diye soruyordu. Bu sorunun gerisinde “Hangi partidensiniz?” sorusu var. Zâten cevaplar yeterince açıklayıcı. Filanca teşkilat, falanca belediye...Bize de sordular. Sâdece “Ankara’dan geliyoruz.” dedik. Arkadan gelen soru çok ilginçti. “Sivil misiniz?” Allah  Allah! Benim bildiğim sivil, asker olmayandır. Demek herhangi bir siyâsî teşekküle iştirâk etmeyene de  sivil deniyor artık.

Soruyu soran, tipik bir parti kadın kolları üyesi. Ortamın mâneviyatını bozmamak için tepki vermedim. Bu kadınların hepsi birbirine benziyor. İktidârda olan aşırı özgüvenli. Muhâlefette olan öfkeli ve müteyakkız. Ortak noktaları ise cehâlet. Sorsam ki “Bacım, Horasan nere, Bilecik nere?” bön bön  yüzüme bakacak.Tesellim, yol arkadaşım Fatma Hanım.

“Yolcu buruk baş gerek/Gözü sulu yaş gerek/Huy biraz yavaş gerek/Yoksa yollar aşılmaz “ diyen şâiri haklı çıkaran Fatma Hanım, ecdâd sevdâlısı, Türkiye sevdâlısı ve partiler üstü düşünen birisi. ”Horasan nere?” deseniz gözünden yaş dökmeye hazır.Söğüt’te, Davutoğlu’nu dinlerken çok hislendi. O da benim gibi Davutoğlu’nun, Horasan erenlerinin  yolundan gittiğine inanıyor.

DursunFâkih Türbesi’nde, MHP’lilerin yemek hazırlığına şâhit olduk. “Devlet Bahçeli yemeğe gelecek.” dediler. Öyle bir edâ ile söylediler kisanki Devlet Bahçeli geleceği için mekânın değeri artıyor. Evet MHP’liler, uzun yıllardan beri Söğüt’e sahip çıktı. Söğüt ruhunu ayakta tuttu. Ama bu, onlara, “Buralar bizim” deme hakkını vermez. Bunu diyenlerin yedi asırdır Ertuğrul Gâzi’yi anan, Söğüt ruhunu ayakta tutan yörüklerden utanması lâzım.

Niye iktidâr ve muhâlefet birlikte yemek yemiyor? Niye türbe ziyâretleri ayrı ayrı yapılıyor? 2. Abdülhamid Han’ın Söğüt’e olan muhabbetine “Sona geldik derken başa döndük.” diye esef edenler hâlâ fırsat beklerken  bu ayrışma niye?

Doksanlı yılların sonuna  gittim bir an. Bahçeli, seçimden sonra ilk iş buraları ziyâret etmişti. Her ne kadar, hepimizi heyecanlandıran Söğüt ruhunu iktidârda görmemiş  olsak bile bu ziyâret çok mühimdi. Deniz Baykal da gelmişti daha sonra.  Bu da çok mühimdi.Şeyh Edebâli’yi ilk önce Baykal’dan duyarak yollara düşen Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri nasıl mühim olmasın?

Rüyâ ehli bir ecdâdın torunu olarak benim de bir rüyâm var. Önümüzdeki yıllarda Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve muhâlefet liderlerimiz, hepsi berâber Söğüt’teler. Birlikte, Ertuğrul Gâzi’yi ziyâret ediyorlar. Birlikte pilâv yiyorlar. “Hepimiz Ertuğruluz.” diyorlar. Niye olmasın?

Söğüt, ne iktidârın ne de muhâlefetin... Söğüt hepimizin...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum
Kerime Yıldız Arşivi