28 Temmuz 2017 Cuma5 Zilkâde 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır. Câsiye, 45/4
  • "Allah’ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim…" (Tirmizî, “De'avât”, 73)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 04:01Güneş 05:49Öğle 13:18İkindi 17:11Akşam 20:33Yatsı 22:12
    • 33°C Adana
    • 37°C Adıyaman
    • 24°C Afyon
    • 34°C Ağrı
    • 35°C Amasya
    • 28°C Ankara
    • 32°C Antalya
    • 37°C Artvin
    • 30°C Aydın
    • 27°C Balıkesir
  • BIST: 107.693 -0.64
  • Altın: 143,178 0.01
  • Dolar: 3,5353 0.07
  • Euro: 4,1382 0.38

Erdoğan ve Putin fena korkutmuş..

İbrahim Karagül

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ankara ziyareti, Türkiye-Rusya arasındaki ortaklıklar, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Putin’in bölgeye ve dünyaya bakışı konusunda Batı başkentlerinin neden bu kadar endişeli olduğunu konu edindiğim “Erdoğan ve Putin Kimleri Korkuttu” başlıklı yazının reaksiyonu dün Batı başkentlerinden yansımaya başladı bile.

Gerçekten endişeliler. Gerçekten iki ülkenin “başına buyruk” hareket etmesinden, kendi ülkeleri söz konusu olduğunda Atlantik merkezli küresel sistem arayışına karşı meydan okumaya girişebiliyor oluşundan ürküyorlar.

Bunun nerelere uzanacağını, hele Batı Ekseni’ndeki Türkiye’nin yönetilemez, kontrol edilemez hale gelmesinden ciddi anlamda korkuyorlar. Erdoğan-Putin zirvesi ve iki ülke arasındaki ortak projelere yönelik Batı basınına, özellikle de İngiliz basınına dikkat edin.

BBC’nin bu zirveye verdiği isim “Değerli yalnızlar zirvesi” oldu. İlk bakışta bu ifadenin Türkiye’de alıcılarının çok fazla olduğunu, bu ifade üzerinden iç muhalefet argümanı geliştirmekte hiçbir beis görmediklerini not edeyim. Bu, Türkiye için, muhalefetin Türkiye ve dünya algısı için hiç de yadırganacak bir şey değil.

Avrasyacı da değilim Atlantikçi de olmam..

Türkiye ve Rusya’nın son dönemde küresel ölçekte hesap bozucu, oyun bozucu iki jeopolitik müdahalede bulunduklarını, bu müdahalelerin günübirlik ikili ilişkiler ve günübirlik tarafgirliklerden çok öte, iki ülkenin de imparatorluk geçmişinden kaynaklanan siyasi öngörüsünün yansımaları olduğunu, Atlantikçi merkezin bu iki müdahaleden de ciddi olarak rahatsız olduklarını söyledim.

Bunun “Avrasyacı bir söylem” olduğu tezine asla katılmıyorum. Avrasyacı, Üçüncü Dünyacı nitelemelerinin bugünün dünyasına bir ölçüye vurulduğunda “eskiden kalmış bir tür Üçüncü Dünyacı söylem” olduğunu,  bu kafa yapısının bizzat kendisinin Üçüncü Dünyacı olduğunu, zihinsel saplantıların, ezberletilmiş doğru-yanlışların bugüne taşınmış örnekleri olduğunu düşünüyorum.

Zirvenin ne anlama geldiğini Türkiye kamuoyu yeterince okuyamadı ama Batı medyası ve siyasi çevreleri çok iyi okudu. En azından bir Türkiyeli gözüyle bu eleştiri ve reaksiyonların bir tartıdan geçirilmesi gerekiyordu.

Avrasyacı değilim, hiçbir zaman olmadım. Ancak Atlantikçi de değilim. Hiçbir zaman da olmayacağım.

Paramparça bir coğrafya ve ‘Üçüncü Dünya’cı kafa

Atlantikçi bakışın 19. ve 20. yüzyıl boyunca bu topraklara ne büyük bedeller ödettiğini çok iyi biliyorum. 21. yüzyılın, Atlantik merkezli körü körüne bakış efsanesinin yıkıldığı yüz yıl olduğunu, olacağını düşünüyorum. Bizleri Üçüncü Dünyacı yaftasıyla bir köşeye sıkıştırıp mutlak boyunduruk altına alanlara söyleyecek çok şeyimiz var. Dayattıkları korkular üzerinden etrafımızda kalın duvarlar örenlerin gözlerimizi nasıl kör ettiğini yeni yeni farkediyoruz. İşte tam da bu sırada dünyanın çok daha geniş olduğunu, Türkiye’nin nefesinin çok daha kuvvetli olduğunu, konuşabileceği ülkelerin sayısının çok daha fazla olduğunu görüyoruz.

Türkiye-Rusya ilişkilerini analiz edenler elbette Osmanlı-Rus rekabetini, çoğu savaşlarla geçen tarihi çok iyi biliyorlar. Ama Atlantik merkezini oluşturan ülkelerle yaşadıklarımızı da pekala biliyoruz. Kırım Savaşı’ndan bu yana mahkum olduğumuz bu eksenin bizim coğrafyayı nasıl lime lime ettiğini, yüzyıllardır beraber yaşadığımız ülke ve topluklarla aramıza ne büyük düşmanlık tohumları ektiğini, bize paramparça bir coğrafya, kalpleri ve zihinleri kirletilmiş ülkeler bıraktıklarını biliyoruz.

Eğer bir geleceğimiz olacaksa bunu, tek taraflı mutlak boyun eğdirecek bütün blok veya eksenlerle, merkezlerle ilişkilerimizi dengede tutarak inşa edeceğiz. Gözlerimizin açık, zihinlerimizin berrak, kalplerimizin geniş olmasıyla, tarih tecrübesiyle yapacağız bunu.

20. yüzyıl kuşatmasını yarmak

Geçmişin aynı zamanda bir gelecek olduğunu, geçmişte yaşanan her şeyin bir şekilde gelecekte de yaşanacağının bilinciyle. Türkiye-Rusya tarihinde yaşananlar elbette gelecekte de yeni çatışma alanları oluşturacaktır. İki büyük ülkenin ilgi ve hareket alanlarının aynı coğrafya olması, bu bölgelerde güç/nüfuz mücadelesine girişmesi orta ve uzun vadede karşılaşacağımız gerçeklerdir.

Ama geçmiş sadece Rusya ile savaşların tarihi, gelecek de Rusya ile aramızda oluşabilecek çatışma alanları değildir. Geçmiş, Osmanlı'nın bir proje olarak dağıtılıp yeryüzünün çok önemli bir bölümünün kaosa sürüklenmesidir. Gelecek ise, bu coğrafyayı yeniden toparlamak, en azından buna gayret etmektir. Çünkü varlığımız, geleceğimiz, yakın çevremizdeki komşu ve kardeş topluluklarla ortaktır. Tıpkı geçmişte olduğu gibi.

20. yüzyıl kuşatmasını yarmanın başka da hiçbir yolu yoktur.

Türkiye ve Rusya’nın son iki jeopolitik atılımından söz ettim. Bu, Rusya için Ukrayna, Türkiye için Suriye’dir. Normalde iki ülke de birbirinin bu çıkışlarından rahatsız. Ancak daha rahatsız olan, ürken bir başka yer var: Küresel sistemi dizayn etmeye çalışan Atlantik merkezi. Bu daha büyük bir hesaplaşma ve bu yüzden iki ülkeye de bedel ödetmeye çalışıyorlar. 

Rusya ağır ambargo altında, Türkiye ise ardı ardına gelen ve iktidar değişimini hedef alan ağır saldırılarla yüzleşiyor. Genel seçimler öncesi bu dalgalara bir yenisinin daha ekleneceğini düşünüyorum.

Ne Türkiye Rusya, ne Erdoğan Putin!

Türkiye ve Rusya’nın enerji ve savunma ortaklıklarına bir yenisini ekleyip Güney Akım’ın güzergahını değiştirmesi de bir nevi jeopolitik çıkıştır. Eğer gerçekleşirse, iki ülkenin yeni tür saldırılara maruz kalacağını söylemek mümkün. Türkiye’nin Çin’le füze anlaşması bile Batılı ülkeleri ayağa kaldırabiliyorsa, Türkiye içindeki nüfuz alanları üzerinden tehdit ve şantajlar yapılıyorsa bunun için de aynısı yapılacaktır.

Ne Türkiye Rusya, Ne Erdoğan Putin’dir! Ancak iki ülkenin de yerli bir duruş sergilemesi, kendi güz havzasına yatırım yapması Batı başkentlerinin uykusunu kaçırıyor. Bu durum devam ettikçe Türkiye’ye yönelik müttefik saldırıları devam edecektir.

Siz siz olun Atlantikçi veya Avrasyacı gibi dar kalıplara sıkışmamaya çalışın. 21. yüzyılda Üçüncü Dünya diye bir şey olmadığını, yeni ekonomik ve siyasi başkentlerin inşa edildiğini, küresel güç dediğimiz iktidar alanının acımasız bir örtülü savaş yaşadığını, sadece ve sadece gelecek hesabını iyi kuran ülkelerin bu savaştan galip çıkacağını, bir tarafa yamanan ülkeleri 20. yüzyıldaki gibi bir kaderin beklediğini bilin.

Yeni cümleler kurma zamanı. Türkiye ve dünyaya bakışınızı değiştirin, ezberleri pazarlamayı bırakın. Türkiye çok büyük bir mücadeleye girişmiştir. Ne kadar ağır saldırı olursa olsun bu yol tek yoldur. Dışarıdan projelendirilip içeride pazarlanan senaryolara dikkat edin.

Türkiyeli olma, dünyaya Türkiye’den bakma zamanıdır.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.