25 Mayıs 2017 Perşembe28 Şaban 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah"tan başka ilah olmadığına ve Muhammed"in O"nun kulu ve elçisi olduguna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kabe"ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak. (Tirmizi, İman 3, (2612))
  • " Kim Allah'a inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır." (Buhâri,
  • için namaz vakitleri
    İmsak 03:38Güneş 05:31Öğle 13:08İkindi 17:04Akşam 20:32Yatsı 22:16
    • 16°C Adana
    • 12°C Adıyaman
    • 10°C Afyon
    • 9°C Ağrı
    • 9°C Amasya
    • 10°C Ankara
    • 19°C Antalya
    • 7°C Artvin
    • 16°C Aydın
    • 13°C Balıkesir
  • BIST: 98.314 0.61
  • Altın: 144,066 0.19
  • Dolar: 3,5732 0.14
  • Euro: 3,9941 0.01

Yeniden Fethetmek Anadolu'yu

Ahmed Gürkan

“Yeniden fethetmek Anadolu’yu,
Yeniden cemre gibi düşmek toprağa,
Yeniden haram etmek gece gündüz uykuyu,
Yûnus Emre gibi atsız pusatsız,
Yeniden fethetmek Anadolu’yu…”

    Cenab-ı Allah “el-Fettah”dır. Fettah, fetih, fâtih hep aynı kökten gelir. El-Fettah ism-i şerifi hayr kapılarını açan, zor işleri kolaylaştıran, manevî ve maddî lütuflarla yardım eden, sıkıntıyı gideren, marifetullah ile mü’min kulların kalblerini güzelliklere açan mânâsındadır.

    Fettah ism-i şerifinin bir mânâsı da hâk ile bâtılın arasını açan, hâk ile bâtıl arasında hüküm vererek, “Hakk”ı yüceltip, haksızı alçaltandır. İ’lâ-yi kelimatullah da mânâ itibariyle “Fettah” ismiyle yakın alâkalıdır. İ’lâ yüceltmek, yükseltmek demektir; kelimatullah ise Allahu teâlâ’nın kelimeleri yani Kur’an-ı Hakîm mânâsındadır. “İ’lâ-yi kelimatullah” Kur’ân-ı Kerim’i, İslâm’ın tevhid akidesini, “Allah birdir” sözünü şanına lâyık şekilde yüceltip, dünyaya yaymak anlamına gelir.      

Fetih tamamiyle bizim medeniyetimize hasdır. Ancak i’lâ-yi kelimatullah gâyesiyle yapılan harblerin neticesinde meydana gelen zaferlere “fetih” diyebiliriz. Küfür ehlinin zahirî galibiyetlerini fetih diye nitelemek büyük bir garabettir.
    
Her zafer bir fetih olmadığı gibi her kumandan da Fâtih olamaz. Türk-İslâm tarihinde gâzâ ve cihad yolunda büyük zafer kazanmış yüzlerce kumandan vardır. Lâkin bunlardan birine “Fâtih” denilmiştir. Buradan II. Mehmed Hân’ın makbuliyetini ve onu o makbuliyete götüren ana unsur Mürşid’i Ak Şemseddin Hazretlerini iyi idrak etmemiz gerekir.
    
Fetih deyince İslâm âleminde ilk akla gelen Mekke’nin fethi, ikincisi ise İstanbul’un fethidir. Mekke’nin fethi Şanlı Peygamberimiz (aleyhisselâm) ve aziz Sahabe kadrosu (radiyallahu anhüm) tarafından gerçekleştirmiştir. İstanbul’un fethini ise yine Resûl-i Zîşan (aleyhisselâm) Efendimizin ismini taşıyan, Kutlu Nebi’nin yolundan giden, Fahr-i Kâinat Efendimizin vârisi Ak Şemseddin Hazretlerinden mâ’nen beslenen bir Türk Hakanı ve bu Ulu Hakan’ın Sahabe gibi makbuliyeti yüksek askeri gerçekleştirmiştir.
    
    Nasrun minallâhi ve fethun karîb ve beşşiril mü’minin [es-Saff/13]    
    [Allah’tan gelecek nusrat (yardım) ile yakın bir fetih vardır, Resûlüm  mü’minlere bu nusrat ve fethi müjdele.]

Hem Mekke’nin hem de İstanbul’un fethi Şanlı Peygamberimiz’e (aleyhisselâm) evvelinden bildirilmiştir. Hicretin beşinci senesinde (miladi 625) müşrikler yahudiler ile ittifak yaparak Medine üzerine yürüdüler. Medine’deki yahudi ve münafıklardan da destek alan on bin kişilik bu birliğe Mü’minler üç bin kişilik bir kuvvetle mukavemet gösterdiler. Resûlullah (aleyhisselâm) Medine’nin etrafına hendekler açarak müdafaayı tercih ettiler.

Ashabdan bir kısmı hendeği kazarken kumların altından beyaz parlak bir kaya çıktı. Sahabeler ne kadar uğraştıysalar da bu kayayı kıramadılar, vaziyet Şanlı Peygamberimize (aleyhisselâm) intikal edince Efendimiz kayanın bulunduğu hendeğe gelerek mübarek elleriyle balyozu kavrayıp kayaya indirdi. Resûlî kudrete dayanamayan kaya yarılıverdi ve ondan çıkan şavk Medine’nin iki dağı arasını aydınlattı. Şanlı Peygamberimiz (aleyhisselâm) “Allahu Ekber!” diyerek tekbir getirdi, akabinde Sahabe-i Kiram’da tekbir getirdiler. Resûl-i Zîşan (aleyhisselâm) Efendimiz kayaya ikinci darbeyi indirdi ve yarık biraz daha derinleşti, yine yıldırım gibi bir şavk çıkarak iki dağın arasını parlattı, Aleyhisselatu vesselam Efendimiz ve Sahabeler tekbir getirdiler. Kutlu Nebi’nin üçüncü ve son vuruşunda kaya paramparça oldu aynı şavk parladı ve akabinde yine tekbirler çekildi.

Şanlı Peygamberimiz (aleyhisselâm) kayaya ilk vuruşunda Farisî Kisra’nın öldürülüp İran’ın İslâm topraklarına dâhil olacağını, ikinci vuruşunda is Yemen’in Mü’minlerin eline geçeceğini müjdeledi. Kayayı parçaladığı son darbesinde ise “Doğu Roma’nın sarayları ve köşklerinin ümmetimin eline geçtiği gösterildi” diyerek Mü’minlere İstanbul’un fethini müjdeledi:

Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni’mel emiri emiruha ve le ni’mel ceyşu zalikel ceyş.
Konstantiniyye muhakkak fetholunacaktır, onu fetheden Kumandan (emir) ne güzel Kumandan, onu fetheden asker (ceyş) ne güzel askerdir.

Aleyhisselatu vesselâm Efendimizin tebşir ettiği (müjdelediği) bu fütuhatın tamamı müyesser oldu. O tarihte dünyanın üç büyük devleti vardı: Perslerin devamı Sasaniler, büyük bir zenginliğe sahip Yemen ve Doğu Roma İmparatorluğu. Avrupalı o devirde rezil bir hayat yaşıyordu, devlet mefhumundan bihaberdiler. Asya’nın kudretli ülkesi Göktürk Hakanlığı ise iç bölünmelerden parçalanmıştı, Çin ise kendi halindeydi. Şanlı Peygamberimiz’in dünyanın en kudretli üç ülkesinin fethedileceğini tebşir etmesi, Mü’minlerin imanını artırdı, münafıkların ise kalbindeki marazı (hastalığı) daha da derinleştirdi.

İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiren ve nezîrâ. [el-Fetih/8]
[Muhakkak Biz Seni şahid, müjdeleyici ve inzar edici (korkutan) olarak gönderdik.]

Şanlı Peygamberimizin (salât ve selâm olsun O’na) üç hususiyeti vardır: şahid, mübeşşir (müjdeleyen) ve nezîr, inzar eden yani korkutan. Resûlullah (aleyhisselâm) ashabına müjdeler vermiştir, yine tarihimizde Allah dostları da mü’minlere müjdelerde bulunmuşlardır. Şeyh Edebâli’nin Kara Yağız Osman Bey’in rüyasını teville o müjdeyi vermesi gibi… Bugün ise müjdelerden ziyade felaket senaryoları işitmekteyiz. Her gün bölünme, parçalanma senaryoları ile yatıp kalkan bir milletin evlatlarından cihangir olmasını bekleyemeyiz.

Bizim yapmamız gereken “Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a’levne in kuntum mu’minîn. [Âl-i İmran/139] “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakiki mü’minseniz üstün olan sizsiniz” âyetine kulak vermek ve mü’minliğin vasıfları ile vasıflanmak, Müslümanlığımızı mü’minlik mertebesine yükseltmektir. Bize düşen Cenab-ı Allah’a lâyık bir kul, Şanlı Peygamberimize, Kitabullah’a lâyık bir ümmet, muhterem ecdadımıza lâyık bir millet olma gayretinde bulunmaktır.

Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rü'yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.

Bizler “bozgunda dahi fetih rüyası” görebilen şüheda bir neslin torunlarıyız. Baba şehid, dede şehid, torun şehid… Üç kuşağın şehid olduğu bir nesilden geliyoruz. “Ahde vefa imandandır” buyurmuş Şanlı Peygamberim (aleyhisselâm). Gelin, Müslüman Türk milletinin evlatları olarak günlük kısır siyaset batağından kafamızı kaldırıp, üç kuşağı şehid düşmüş o mübarek ecdadımıza vefa borcumuzu ödeyelim. Hep beraber “büyük-ebedî siyaset”e odaklanalım, partizanlığı bırakalım.

Türk-İslâm Medeniyetinin yeniden ihyası ve inkişafı için büyük ve topyekûn bir çalışmaya girelim. Mehmed Âkif dedemizin “Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın” mısraına kulak verip, “o va’dedilen günlerin” doğması için çabalayalım.

“Kökü mâzide olan âti” inancı ile günümüzden geçmişe doğru Seyyid Ahmed Arvasî Hocayı okuyalım, Üstad Necip Fâzıl Beyi hatmedelim, Osmanlı aşığı Dündar Taşer’in “Büyük Türkiyesi’ndeki geleceğin kudretli devletini görelim, Osman Turan Hoca’nın “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”ndeki “Türk’ün Dünya Nizamı”nın millî, İslâmî, insanî esaslarını öğrenelim.

Zihnimize ve gönlümüze Yûnus Atamızın, Mevlânâ dedemizin, Hâce Ahmed Yesevî pirimizin deyişlerini yerleştirelim. “Vec’al lenâ min ledunke veliyyâ, vec’al lenâ min ledunke nasîrâ” [en-Nisa/75] “Ey Rabbimiz, ledününden bir Velî, ledününden bir nasîr (yardımcı) gönder” diyerek Rabbimize tazarru ve niyazda bulunalım ki Hakk Teâlâ evliya nesli bu milleti ve İslâm ümmetini Yûnussuz, Yesevîsiz, hakiki velisiz, kâmil mürşidsiz bırakmasın, âmin.

Bütün bu veliler ve eserler bizi Allah’ın kitabına, Kur’ân-ı Hakîm’e götürsün. Temel gâye Kur’ân-ı Kerim’i idrak etmek, yaşamak ve yaşatmak.. Bu mübarekler ve onların eserleri ise Kitabullah’ı anlamaya ve yaşamaya birer vasıtadır.

İşte “büyük fetih”in usûlü bu saydıklarımızda gizlidir. Hâce Ahmed Yesevî hazretlerinin bu topraklara çaldığı Anadolu mayası ile mayalanmış Müslüman Türk gençliği bu şuurda olacak, ma’nen yükselecek ve böylece Allah’ın nusratına, ilahî yardıma lâyık hâle gelecektir. “İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum” [Âl-i İmrân/160] “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek yoktur.”  

Bin sene evvel bu toprakları Türkistan’dan gelen gönül, kılıç ve ilim ehli Gazi Dervişler bize vatan eylediler, Diyâr-ı Rûm’u Anadolu yaptılar. Bin sene sonra bugün aynı fethin, aynı coğrafya da maneviyat sahasında gerçekleştirilmesi zarureti doğmuştur. Anadolu kendisini maddenin, nefsin, şehvetin, ins ve cins şeytanlarının esaretinden kurtaracak, maneviyat planında atsız-pusatsız fethedecek mânâ erlerine muhtaçtır.

Anadolu’nun fethini tamamlayan mânâ erleri bu sefer İstanbul’u mâ’nen fethedecekler, Eba Eyyüb el-Ensarî’nin, Fâtih’in ve nice mübareklerin ruhlarının şad olmasına vesile olacaklardır. Geçmişte de İstanbul Ankara’dan yani Anadolu’dan fethedilmiştir. İstanbul’u fetheden o Kutlu Kumandan ve askerlerinin büyük bir kısmı Ankara merkezli Bayramî tarikatına mensubdurlar, Ak Şemseddin Hazreleri de Hacı Bayram-ı Velî’nin halifesidir.

İstanbul, Kudüs ve Mekke’nin üçü bir doğru üzerindedir. İstanbul’dan kıbleye dönen Kudüs’e de dönmüş olur. Bilindiği üzere Kudüs’teki Mescid-i Aksa ilk kıblemizdir. İstanbul’un fethini tamamlayan mânâ erleri Ayasofya’da kıldıkları namazdan sonra Kudüs’ün fethine çıkacaklardır. Kudüs’den sonra hedef Mekke-Medine’nin idaresinin ele alınmasıdır.

İşte Anadolu’nun mâ’nen fethi, bir nevi fetihler kapısının anahtarıdır. Ancak Anadolu’nun fethi gerçekleştiğinde Türk milleti, İslâm ümmeti ve insanlık âlemi felaha, selamete erebilir. Mesele bu fetih kapısından girebilecek zahiren ve ma’nen üst seviyede, ind-i ilahide makbul, nefis belasından kurtulup tezkiye olmuş, ehl-i tasavvuf o er kişilerden olabilmektir. Son sözü Rahmetli Mehmed Âkif dedemiz ve Üstad Necip Fazıl Bey’e bırakalım:

“Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!”

“Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir!”

Cenab-ı Allah’ın selâmı ve nusratı bu şuurda, bu idrakte olanların üzerine olsun.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.