24 Temmuz 2017 Pazartesi29 Şevval 1438
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır. Câsiye, 45/4
  • "Allah’ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim…" (Tirmizî, “De'avât”, 73)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 03:56Güneş 05:45Öğle 13:18İkindi 17:12Akşam 20:37Yatsı 22:18
    • 33°C Adana
    • 34°C Adıyaman
    • 25°C Afyon
    • 29°C Ağrı
    • 27°C Amasya
    • 26°C Ankara
    • 38°C Antalya
    • 26°C Artvin
    • 32°C Aydın
    • 29°C Balıkesir
  • BIST: 107.371 0.49
  • Altın: 142,824 0.09
  • Dolar: 3,5412 0.13
  • Euro: 4,1229 0.05

HAZRET-İ ÂKİF, ULU HAKAN ve MUHSİN BAŞKAN

Ahmed Gürkan

HAZRET-İ ÂKİF, ULU HAKAN ve MUHSİN BAŞKAN

            Şanlı Peygamberimizin (aleyhisselâm) buyruğudur:  “El mü’mini milletün vahidün” yani “Mü’minler tek millettir”. Bizim anlayışımıza göre “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah” diyenler aynı milletin, aynı ümmetin evlatlarıdır. Peki, “Türk diye kime denir?” diye sorarsanız; “Müslüman’ın kâfirle cihad edenine Türk adı verilir” cevabını veririz.

            Mü’minler tek millet ise, müşrikler de tek millettir. O halde dost-müttefik tanımlamamızı da buna göre yapmamız lâzım. İmanla küfrün arasında bir cephe hattı vardır. Biz bu cephe hattında atışlarımızı düşmana değil de kendi cephemizin içindeki gruplara, şahıslara yaparsak en büyük hatayı yaparız ve maazallah İslâm’a düşmanın veremediği zararı vermiş oluruz. Hazret-i Âkif ve Ulu Hakan II. Abdülhamid Hân arasındaki usûl farklılığından kaynaklanan meseleyi bu şekilde değerlendirmemiz gerekir.

            Tarihimizde birçok ismin usûl ve fikirde ayrılığa düştüğü görülmüştür. Kimi zaman bu ayrılığın aralarında cedelleşmeye, harbe kadar vardığı da olmuştur. İkisi de Müslüman, Türk ve sünnî olan Yıldırım Bâyezid Hân ile Emir Timur arasındaki mücadele buna bir misaldir. Hazret-i Ali (kerremallahu vecheh) dedemiz ve Hazret-i Muaviye (radiyallahu anh) arasındaki “içtihat farkı”ndan kaynaklanan hadiseler ortadadır. Peki, bu mübarekler birbiriyle mücadele etti diye birinden vaz geçebilir miyiz? Tabiî ki vaz geçemeyiz. Hepsinin başımızın üstünde yeri vardır. Zaten bu büyüklerin arasındaki mesele asla nefsanî bir mesele, bir nefis mücadelesi değildir. Hazret-i Âkif dedemiz ile Ulu Hakan arasındaki mevzu da aynı minvaldedir.

            Hazret-i Âkif dedemizin Ulu Hakanı tenkid eden şiiri Safahat’ın ilk kitabındadır. Ne yazık ki o zamanın okumuşlarının, subaylarının ekseriyeti II. Abdülhamid Hân’ın idare tarzına muhaliftir. Bunların bir kısmının muhalefetinin temelinde yine “millî-manevî kaygı” vardır.  Mehmed Âkif dedemizin, Şehid Enver Paşa’nın ve daha nice ismin Ulu Hakan’a muhalefetini, Ermeni-Rum vs çetelerinin, dönmelerin, masonların muhalifliğiyle karıştırmamak gerekir. Milletin bağrından çıkan ve II. Abdülhamih Hân’ın açtığı mekteplerde okuyan bu genç aydın ve subaylar sadece istibdat adı verilen yönetim anlayışının değişmesini istemişlerdir. Onlar II. Abdülhamid Hân’ın şahit olduğu ihanetleri, yaşadıklarını, bilmedikleri için böyle bir hataya düşmüşlerdir.

            Türkistan’da Ulu Pamir Dağlarının eteklerinde rus keferelerine karşı cihad ederken şehid düşen Enver Paşa’nın samimiyetinden kim şüphe edebilir? Yahud Arap çöllerinde Kuşçubaşı Eşref ve bir avuç Teşkilât-ı Mahsusa fedaisi ile İngiliz casuslarına ve isyan eden bedevilere karşı mücadele eden Mehmed Âkif dedemizin vatan sevgisini ölçmeye kimin gücü yetebilir? 

            Mehmed Âkif Ersoy ve İstiklâl Marşımız bu ülkenin harcıdır. Bu harcı heder etmeye çalışanın kendisi heder olur. Kendisinin heder olduğu yetmiyormuş gibi meselenin aslını bilmeyenleri de heder eder.

            Mehmed Âkif dedemizi bu şekilde tenkid edenlerin hepsi toplansa İstiklâl marşımızın bir mısraını dahi yazamazlar.

Kâfirler birbirlerinin müttefikidir. Eğer mü'minler de birbirlerinin müttefiki, yardımcısı olmazsa yeryüzünde büyük bir fitne ve fesad meydana gelir” (Enfâl/73) İnananların müttefik olması âyet emridir. Yazımızın başında ifade ettiğimiz gibi bir atış yapılacaksa kendi cephemize değil düşman saflarına yapılmalıdır. Mukaddesata kasd eden onca şahıs varken hayatı boyunca mukaddesatı muhafazanın çilesini çekmiş Mehmed Âkif dedemize saldırmak şuur sahibi bir Müslüman Türk evladına hiç yakışmaz.

            Bize düşen “iman ve ahlâk âbidesi” merhum dedemizi bir numune-i timsal olarak yeni nesillere tanıtmaktır. Böyle bir isim başka bir milletin içinden çıksa onu tanımak, anlamak ve anlatmak için ne gerekirse yaparlar. Bugünün Türkiye’sinde Mehmed Âkif Ersoy’u bazı muhafazakâr(!) aydınlara karşı savunmak zorunda kalıyorsak vay bizim hâlimize...

Ulu Hakan da Mehmed Âkif dedemiz de bizim kıymetimizdir. Millet olarak bu iki ceddimizin ruhaniyetini incitecek sözlerden hayâ etmek şiarımız olmalıdır. Hazret-i Âkif’in dediği gibi:             

“Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım...

-Boğamazsın ki

            Hiç olmazsa yanımdan kovarım!”   

            Allah’ın izniyle Hazret-i Âkif dedemizle alâkalı yazmaya devam edeceğiz

            MUHSİN BAŞKAN

            Şehid Muhsin Başkan’a 12 Eylül zulüm mahkemelerinin savcıları “Ülkücü kimdir, Ülkücülük nedir?” diye sorar. Merhum Başkanımız “Ülkücü, Resûlullah -aleyhisselâm-dır; Ülkücülük ise vahiyle gelen kıymetlerin hayata tatbik edilmesidir” cevabını verir. Bu cevap her şeyin özetidir.

            Ülkücülük, sonu “izm”le biten ne idüğü belirsiz akımlar gibi bir ideoloji değildir. Ülkücülük ancak kuvvetli bir manevi gerilimle beslenebilecek bir hissiyattır. Bu hissiyat Hazret-i Âdem’den beri var olan tabiî-fıtrî bir hissiyattır ve tabiî ki bu hissiyatı en güzeliyle yaşayan eşref-il mahlûk Şanlı Peygamberimiz (aleyhisselâm) mutlak mânâda ülkücüdür.

            Ülkücülüğün bir siyasî partinin aritmetik hesabına bağlandığı ve partizanlık derekesine düşürülmeye çalışıldığı günümüzde bizim bu dediklerimizin milletin nezdinde pek bir mânâ ifade etmeyeceğini bilerek bu satırları yazıyoruz.

            Mesele ülkücülüğü Muhsin Başkan gibi anlayıp yaşamak ve yaşatmaktır. İşte böylesine bir ülkücülük hem milletin, ümmetin hayrınadır hem de Aziz Allah bundan hoşnut olur.

            Politikanın, politikacının olduğu yerde “nefs” mutlaka olur. Nefsin olduğu yerde ise Allah’ın rızası olmaz. Çünkü nefsin tahakkümü söz konusudur. Günümüzde Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri budur. Kendi nefsinin esiri olanlar siyasi partilerin, cemiyetlerin, belediyelerin başkanlıklarına, yöneticiliklerine, devlet kurumlarının amirliğine, müdürlüğüne gelirse bir yerde çatırdamalar başlar.

            Ülkücü şayet kendini Hoca Ahmed Yesevî Hazretlerinin 21.asırdaki Alp Eren’i olarak kabul ediyorsa evvela nefsinin esaretinden kurtulmalıdır. “Nefsinin hevâsına tâbi olandan daha dalâlette kim olabilir?” (Kasas/50) buyuruyor Rabbimiz. Nefis belasından kurtulamamış, Kurânî tâbirle “tezkiyeyi nefis” yapmamış olanların Türk milletine, İslâm ümmetine, insanlık âlemine verebileceği bir şey yoktur. Nefsin tezkiyesi yani temizlenmesi de Şanlı Peygamberimizin (aleyhisselâm) vârislerimdir buyurduğu hakikî Rabbanî âlimlerin, Yesevî gibi mürşidlerin işidir.

            Muhsin Başkan gerek talebelik döneminde, gerekse “mecburî” siyasî hayatında bu kimliği kendi şahsında yaşamıştır. Bu bakımdan bugünün ülkücüleri ve bütün bir gençliği için rahmetli Başkanımız güzel bir numunedir.

            Muhsin Başkan’ın bir mühim özelliği de Mehmed Âkif dedemize duyduğu derin muhabbettir. Muhsin Başkan da Mehmed Âkif dedemiz gibi baytardır, Ankara Üniversite Veterinerlik Fakültesinde okumuştur. Talebelik senelerinde Mehmed Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşımızı yazdığı Tâceddin Sultan Dergâhı yakınında ikamet etmiştir. Mehmed Âkif Ersoy’un millî-İslâmî hassasiyeti “Muhsinî tavır” olarak merhum Başkanımızda da mevcuttur. Kimlik tartışmalarının yapıldığı dönemde “Bu millete bir kimlik aranıyorsa İstiklâl Marşımız yeniden ve defalarca okunmalıdır” diyerek birliğin adresi olarak İstiklâl Marşımızı göstermiştir.

            Hûd Sûresi 112.âyette Aziz Allah “Emrolunduğun istikamet üzere dosdoğru ol” buyurmaktadır. Muhsin Başkan da “Bir saniyesine bile hâkim olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yok. Düz yaşayacağız, düz gideceğiz, düz yürüyeceğiz, dik duracağız, doğru gideceğiz. Allah’ın izniyle hayatım boyunca hep böyle gittim, bundan sonra da böyle gideceğiz” diyerek bu âyet üzere bir hayat yaşamaya gayret etmiştir.

            Cenab-ı Allah Muhsin Başkan gibi “istikamet ehli” siyasîlerimizin, devlet adamlarımızın sayısını artırsın. 25 Martta Taceddîn Sultan Dergâhındaki kabirleri başında buluşmak ümidiyle.

            27 Mart Cuma günü saat 14.30’da Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dekanlık Konferans Salonunda, İstiklâl Marşımız ve Esrârı Derneği, Türk Medeniyetleri ve Tarım Topluluğu bünyesinde Mehmed Âkif Ersoy Dedemiz ve İstiklâl Marşı konulu bir program tertip edilmiştir. Vahdet Gazetesi Yazarı ve Türkiye Yazarlar Birliği Mehmed Âkif Ersoy Araştırmaları Başkanı D. Mehmet Doğan Hocanın konuşmacı olduğu bu sohbete bütün gönüldaşlarımız davetlidir.

 

 

 

 

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÜYE İŞLEMLERİ
    Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
    Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.