Ahmed Gürkan

Ahmed Gürkan

EVLAD-I FÂTİHAN MAİDE-54’E YENİDEN TALİP OLMALI

EVLAD-I FÂTİHAN MAİDE-54’E YENİDEN TALİP OLMALI

Kanunî Sultan Süleyman Hân dedemiz zamanında medeniyetimiz her alanda zirvedeydi.

Zirvede bir medeniyetin müntesipleri olan o dönemki ecdadımız ahlâkta, adab-ı muaşerette, muamelatta şaheser misalleri insanlığa sunuyorlardı.

Günümüz insanının çok uzak olduğu, kitaplardan hayranlıkla okuduğu insanî hasletleri o altın asırlarda dedelerimiz bizzat yaşıyor, yaşatıyorlardı.

Osmanlı’nın “altın üç asrı” adeta “Asr-ı Saadet”in 1300’lü, 1400’lü, 1500’lü senelere aksetmesi gibiydi.

Fâtih Sultan Mehmed Hân dedemiz İslâmbol’un ecnebi mahallelerinde yerdeki tükürüklerin üzerine kireç atılması için vakıf kuruyor ve yine vazifelendirdiği hekimler vasıtası ile Payitaht ’ın en ücra semtlerine kadar bütün evleri tarattırıp hastaları ücretsiz tedavi ettiriyordu.

İstanbul’u çevreleyen ormanların muhafazası için “Kim ormanımdan bir dal kese, ânın başı kesile” fermanını yayınlıyor ve ormana balta ile girildiği vakit baltaların ucunu ağaçların görmeyeceği şekilde kumaşla örtülmesi buyruluyordu. Ne de olsa ağaçlar da canlıydı ve kendi lisanlarınca Allah’ı zikrediyorlardı.

“Ağaçlar da canlı mı olurmuş?” diye itiraz edenlere Resûl-i Zişan (aleyhisselam) Efendimiz üzerinde hutbe irad etmeyi bırakınca hüngür hüngür ağlayan kütüğü hatırlatırız. Ne yazık ki günümüz insanı olarak bizler o kütüğün inceliğinden, vecdinden, sadakatinden çok uzağız.

“Eşref’il mahlûk” olarak “ahsen-i takvim”de halk edilen insanoğlunun o kütüğün manevî gerilimine sahip olamaması ne acı…

Kanûnî Dedemiz zamanında her alanda zirvede olduğumuzu ifade ettik. Bir misal vererek zirvedeki muamelatın ihtişamını idraklerinize sunmak isteriz.

Yedi iklimin Hakanı Sultan Süleyman Hân gayet mütevazı, gösterişten uzak ama vâkur, ağır, asil bir yapısı olan Topkapı Sarayı’nın bahçesinde dolaşırken ağaçları karıncaların kapladığını görür.

Haçlı âlemini tek başına yere seren kudretli Padişah ağaçları saran karıncalar hakkında fetva almak için Şeyh’ül İslâm Ebussuud Efendi’ye müracaat eder. Müracaatnâmesi şairane bir üsluptadır:

Dırahta ger ziyan etse karınca*

Günâhı var mıdır ânı kırınca?

İns ve cine fetva veren anlamındaki “Müftüüs Sakaleyn” ismiyle meşhur Ebussuud Efendi cevabında Muhibbî mahlaslı Kanûnî’den geri kalmaz aynı üslupla fetvayı verir:

Yarın Hakk’ın dîvânına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca

 

Sadece bu hadise bile medeniyetimizin şifresini gözler önüne sermeye kâfidir:

-“Siyaset”in “ilim”in emrinde olması,

-İdare ehlinin işi kılıfına değil, “Kitab”a göre yapması,

-Süleyman Hân’ın “Cihan Hakanı” olmasına rağmen ekâbir olmaması, “herşeyi ben bilirim” havasına kapılmaması,

-Karıncanın dahi hakkını muhafaza eden bir “hukuk sistemi” ve bu sisteme en başta “Devlet Başkanı”nın ittiba etmesi ve neticede “Adalet”in en güzeliyle tesisi,

-“İlim Ehli”nin eğilmeden, bükülmeden, hak ile hüküm vermesi,

-Muhafazası altına aldığı “Fransa Vilayetinin Kralı Françesko” ve diğer batılı hükümdarlar yüzlerce odalı saraylarda yaşarken, Süleyman Hân’ın, onlara göre çok daha mütevazı Topkapı Sarayı’nda hayat sürmesi…

İşte hakiki medeniyet ve bu medeniyetin şahane müntesibleri… İşte “Çağ Kapayıp Çağ Açanlar”, “Garbı Uyandırıp Aydınlatanlar”… İşte hakiki kul, hakiki ümmet, hakiki millet ve hakiki insanlık… Günümüzle kıyasını sizler yapınız.

Medeniyetimizden misaller vermeye devam edelim.

Şanlı Peygamberimiz (aleyhisselatu vesselam) Efendimizin hâne-i saadetleri minik bir oda birkaç bakır kap ve hasır bir yataktan ibaretti.

Yaşadığı dönemde dünyanın en kudretli devletinin başı olan “Raşid Halife” Hazret-i Ömer’ül Faruk (radiyallahu anh) Efendimizin vefatında üzerindeki kıyafetinde on dört yama vardı.

II. Ömer olarak bilinen Ömer bin Abdülaziz tahta çıkınca Saray’da kalmayı reddederek Şam’daki Emeviye Camii’nin yanındaki iki göz evden İslâm devletini idare etti.

Fethettiği Bilecik’in Tekfuru ardında küplerce altın bırakırken Osman Bey Gazi bekâ âlemine küçük bir ev ve birkaç baş davar bırakarak göçtü.

Bu saydığımız isimler mi Allah’a, Kur’ân’a, vatana daha çok hizmet etmiştir, yoksa şatafat içinde yaşayanlar mı?

Allah dâvâsına ömrünü vakfetmiş İslâm âlimi İsmet Akçal Beyefendi bir sohbetinde “ihtiyaçlar sınırlı, ihtiraslar sınırsızdır” diye ifade etmişti. İhtiraslarının esiri, nefsinin arzu ve isteklerinin esiri olanlar bu ülkeye, bu ümmete, bu dâvâya nasıl hizmet edebilir?

Nehrin kenarında abdest alırken dahi “ihtiyaç nisbeti”nden fazlasına müsaade etmeyen Aleyhisselatu Vesselâm Efendimizin has ümmetinin torunları ihtiraslarının esiri olmamalıydı.

Evlad-ı Fâtihan’ın torunları olarak bize pompalanan, nefislerimize hitap eden Batının bâtıl, sefil hayat tarzını söküp atmalı yerine Ömerlerin, Osmanların, Yavuzların ulvî, yüksek, “rıza-i ilahi”yi esas alan, ihtiyaç dairesiyle sınırlı, nefsimize değil ruhumuzun derinliklerine hitap eden hakiki hayat nizamını tesis etmeliyiz.

Biz vazifeli bir milletiz. Müslüman Türk milleti Maide/54’deki “kudsî vazife”ye yeniden talip olmak için vaktü zamanında “vazife”yi en güzeliyle icra eden “Ecdad-ı İzam”ın hayat nizamını esas almalıdır.

Her nefs kendinden mes’uldür. Fert olarak nefislerimizin ihyası bizleri en nihayetinde küllî nefis olarak milletimizin ihyasına götürecektir. Küllî nefis ihya olduğunda milletimiz ihya olacağı için içinden takva ehli idareciler çıkacaktır. Fahr-i Kâinat (aleyhisselam) Efendimizin buyruğudur: “Neye layıksanız o şekilde idare olunursunuz”.

Ancak kuvvetli bir manevî gerilim Maide/54’ü celbedebilir. Bizim hitabımız evvela gençliğedir, çünkü belli yaşın üstünde olduğu halde manevî gerilimini muhafaza edenler sayıca çok azdır. Hele ülkemizde otuz beş yaşın üstünde olup da ufuk sahibi olan, heyecanını kaybetmemiş az sayıda şahıs vardır. Müslüman Türk Gençliğinin önüne engel teşkil edenlere kelamımız eski bir deyiştir; gölge etme başka ihsan istemem.

Maide/54’ün hakikatine ermeye namzed “Beklediğimiz Gençlik - Özlediğimiz Nesil” paraya sahip olacaktır, lâkin onun sevgisini kalbinde asla bulundurmayacaktır. İhtiyaçlarını en güzeliyle tedarik etm esini bilecektir, fakat ihtiraslarını gemleyecektir. “Devlet Başkanı” dahi olsa hakka muhalif hareket eden kim varsa tenkid edecektir, temize çıkarmaya çalışmayacaktır, ama kesinlikle tahkir etmeyecektir. Mü’minliğin Taif’te olduğu gibi “cühela taifesi tarafından taşlanma san’atı” olduğunun şuurundan hareketle “bedel ödemeye hazır” olacaktır.

“Kolay mı Kaf dağını çevirmek dolay dolay

Var ol ey ulvî zorluk yere bat sefil kolay!”

İşimiz kolay değil, hele şu şartlarda hiç kolay değil. Asıl güzellikte burada olsa gerek.

Aziz Allah’ın nusratı, Şanlı Peygamberimizin duası,  Evliyaullahın himmeti bu ulvî zora baş koyanların üzerine olsun!

*Maide 54-“Ey iman edenler, içinizden kim irtidat ederse(dininden dönerse) duysun! Allah onların yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever, onlar Allah’ı sever. Müminlere karşı boyunları aşağıda-eğik-, kâfirlere karşı izzet ve şeref sahibidirler. Allah yolunda mücahede ederler. Dil uzatanların levminden korkmazlar. İşte o Allah’ın fazlıdır, onu murad ettiğine verir ve Allah Vâsidir, Alîmdir.”

*Dırah: Ağaç,

Ger: Eğer

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
10 Yorum
Ahmed Gürkan Arşivi