17 Ekim 2017 Salı26 Muharrem 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.” (Yunus, 10/37)
  • "Bir kulun Allah'ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden, Allah katında sevabı daha büyük bir davranış yoktur." ( İbn Mâce, "Zühd",18)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 05:45Güneş 07:11Öğle 12:57İkindi 15:57Akşam 18:29Yatsı 19:49
    • 22°C Adana
    • 14°C Adıyaman
    • 8°C Afyon
    • 2°C Ağrı
    • 6°C Amasya
    • 8°C Ankara
    • 22°C Antalya
    • 8°C Artvin
    • 18°C Aydın
    • 16°C Balıkesir
  • BIST: 106.474 0.23
  • Altın: 151,840 -0.28
  • Dolar: 3,6440 0.37
  • Euro: 4,3033 0.16

Olmak ve Yapmak - II

Salih Cenap Baydar

Bir şey yapmadan, bir şey olunmaz.

Bu amelsiz "olmak" saçmalığını o kadar benimsemişiz ki birisi bize ne yapıyorsun diye sorduğunda ne yaptığımızı değil ne ya da nasıl "olduğumuzu" söylüyoruz.

"- Ne yapıyorsunuz?" sorusuna,

"- İyiyim çok şükür" cevabını veren çok oluyor. Ya da aynı soruya mesela,

"- Üniversitede araştırma görevlisiyim!" diye cevap verince herkes tatmin oluyor.

Halbuki bu soruya mesela "Osmanlı devletinin 16. asır vergi kayıtları üzerinde araştırmalar yapıyorum", "elektromanyetik dalgaların uzayda hareketlerini inceliyorum", "hareket halindeki araç plakalarını okuyabilecek bir algoritma geliştirmeye çalışıyorum", "1930-1940 arası sosyalist şairlerimizin hayatlarını araştırıyorum" gibi bir cevap vermek gerekmez mi?

Bir de memurlar var.

Ne iş yapıyorsun sorusuna "memurum" cevabı geliyorsa kimse üstelemeye gerek hissetmiyor.

Muhatabın hiçbir gerçek iş yapmadığı anlaşılmış oluyor.

Aslında onlardan pek de farkı olmayan yöneticileri ise burunlarından kıl aldırmıyorlar.

"-Ne iş yapıyorsunuz?" sorusuna "-filan bakanlıkta genel müdürüm", "falan kurumda müsteşar yardımcısıyım", "-feşmekan yerde daire başkanıyım" diye cevap veriyorlar.  Gerçekten ne yaptıklarını öğrenmek için ikinci, üçüncü soruları sormak gerekiyor. Yine de cevap alamadığınız oluyor. Bu durumda algısal olarak bir yerde olmanın, yani bir makamda bulunmanın, bir şey yapmaktan daha öne geçtiği  ifade edilmiş oluyor. Bu bireysel bir algı ifadelendirilmesi değil elbette.  İçinde yer aldığımız  sosyo-kültürel kodlamanın bir ifadesi olarak tezahür ediyor. O zaman bir yerde olmanız bir sonraki makam  için bir manivela  işlevine dönüşüyor. Esasen bir yerde olarak bir şey yapmak, yani bulunduğun yeri inşa ve ihya etmek de birincil amaç olmaktan çıkıyor.

Olan ve yapan arasındaki farkların altını çizelim:

Olan, edilgendir, yapan etken.

Olan, tüketicidir, yapan üretici.

Olan, daha çok hisleriyle hareket eder, yapan daha çok aklıyla.

Olan, yaşadığı ana odaklanır, yapanın gelecekle ilgili düşünceleri, yapmayı kafaya koyduğu hedefleri vardır.

Olan, yapabileceği başka bir şey olmadığından güven ve teslimiyeti tercih eder,  yapan kuşkucu ve kontrolcüdür.

Olan, her daim "yatış modundadır", yapan her daim koşuşturma halinde ve meşguldür.

Olan, ne zaman kesileceğini bilemediği, kendisine lütfedilmiş kaynaktan bir şeyler akarken "biriktirme" derdindedir, yapan, bileğinin hakkıyla kazandığını doğru yerlere "harcama" peşinde.  

Olan, hazırlık, plan, proje yapmaya gerek görmez, yapan planlı ve organizedir.

Olan, yavaştır, kararsızıdır, aheste hareket eder, aheste düşünür, aheste konuşur. Yapan hızlıdır, derhal karar verir, hızlı hareket eder, hızlı düşünür, hızlı konuşur.

Olan, sabır taşını çatlatacak bir pasifizmin erdeminden dem vurur, yapan böyle bir sabır anlayışını reddeder.

Olan, kendisine söylenen, telkin edilen hemen her şeyi kabule hazırdır, yapan, şüpheci ve sorgulayıcıdır.

Her ne kadar "yapmanın" ehemmiyetini vurgulasak da, aslolan "olmak" ve "yapmak" arasında doğru bir denge aramaktır. Bizde problem bu dengenin çok uzun zamandır "olmak" yönünde bozulmuş olmasındadır.

Üç asırdır mütemadiyen yenile yenile gerileyen bir medeniyetin bir türlü çare bulamadığı, ama kabule de yanaşmadığı hezimetini kutsamasıdır, "olmayı" bu kadar öne çıkaran.

Meczupta hikmet aramak gibi ümitsizce ve zavallıca bir savruluştur.

Tasavvufu besleyen ve tasavvuftan beslenen bir anozognozi.

Hamdım, piştim, oldum laflarıyla insanın gelişimini, tencerede pişen patlıcanla aynı şekilde pasif bir bekleme/maruz kalma sürecine indirgeyen ve "olmayı" matah bir ideal olarak karşımıza koyan tasavvuftan zihnimize bulaşan nörolojik maraz.

Kur'an'a anlatılanın aksine, tüm varlığı Allah'ın zihninde oluşmuş geçici hayaller gibi tasavvur ederek her türlü "yapışı" anlamsız ve kıymetsiz hale getiren cinnet hali.

Ne yapıp edip bu bozulan dengeyi yeniden tesis etmemiz lazım.

Çocuklarımıza "yapmayı", "yaptıklarıyla var olmayı" öğretecek bir eğitim sistemi kurmamız lazım.

Doğru olanı "yapanları" ödüllendiren, hiçbir şey yapmadan "olmayı" bekleyenleri cezalandıran bir yönetim anlayışını benimsememiz lazım.

"Bugün Allah için ne yaptın?" sorusunu tekrar hayatımızın en mutena köşesine yerleştirmemiz lazım.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.