22 Ocak 2018 Pazartesi4 C.Evvel 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • Ve namaz bittiğinde yeryüzüne serbestçe dağılın ve Allah'ın lütfundan (rızkınızı) aramaya devam edin; mutluluğa ulaşabilmek için de Allah'ı sıkça anın! (Cuma-10)
  • Ebu Abdullah Cabir İbn-i Semurete (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir. ”tüm namazlarımı peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile beraber kılardım. Onun namazı da hutbesi de ne uzun ne de kısa olmayıp orta olurdu.” (Müslim Cuma 41)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 06:47Güneş 08:16Öğle 13:22İkindi 15:52Akşam 18:15Yatsı 19:38
    • 11°C Adana
    • 2°C Adıyaman
    • 3°C Afyon
    • -7°C Ağrı
    • 6°C Amasya
    • 5°C Ankara
    • 15°C Antalya
    • 6°C Artvin
    • 11°C Aydın
    • 8°C Balıkesir
  • BIST: 115.147 -1.46
  • Altın: 164,243 0.69
  • Dolar: 3,8058 0.95
  • Euro: 4,6547 0.85

Farklılık zenginlik olmaktan çıktı mı?

Abdulkadir Özkan

Demokrasiler farklılıkları zenginlik haline getiriyorsa problem yok, ama farklılıklar kamplaşma, suçlama malzemesi, hatta ayrışma sebebi haline getiriliyorsa her fırsatta demokrasi şarkısının dillerden düşmüyor olması fazla bir anlam ifade etmez. Böyle bir manzara demokrasiyi herkesin kendisi için istediğini gösterir ki, o zaman farklılıklar ayrışma ve kamplaşma sebebi olmaya başlar. Böyle bir durum ister istemez gücü elinde bulunduranların seslerini istedikleri gibi yükseltmelerine zemin hazırlar. Bu durumda iktidar sahipleri kendilerini doğrunun mihenk taşı gibi görmeye başlarlar. Sonuçta kendileri ile birlikte hareket eden, kendilerine teslim olanlar yerli ve milli olmayı(!) hak ederler, diğerleri ise böyle bir nitelendirmeye layık görülmezler. Bunun sonucunda ortaya kamplaşma ve ötekileştirme çıkar. “Niçin böyle olur? Böyle bir yanlışa niçin iltifat edilir?” sorusuna çeşitli cevaplar verilebilir. Ancak sanıyorum bunun sebebi iktidar sahiplerinin sahip oldukları koltukları hiçbir şekilde kaybetmeyecekleri inancıdır.

Bir yandan siyasi partilerin demokrasilerin vazgeçilmez unsuru olduğu her fırsatta tekrarlanırken, öbür taraftan ‘tek doğru benim dediğim’ anlayışının hayata geçirilmesi aslında siyasilerin bastıkları dalı kesmeleri anlamına gelir. Bunun da ötesinde farklılıklara tahammülsüzlük beraberinde sertleşmeyi ve çatışmayı getirir. Nitecide gücü ellerinde bulunduranlar sahip oldukları imkânlarla farklı sesleri susturmaya, susturamazlarsa daha fazla ses çıkartarak bastırmaya çalışırlarsa o zaman farklı görüş ve düşüncelerden yararlanma imkânı kalmaz. Bu noktada özellikle güç sahipleri tek doğruyu dile getirdiklerini ve hayata geçirdiklerini, kendileri dışındakilerin yanlışta, kendilerinin yerli ve milli olduğunu düşünmeye başlarlar.

Elbette herkes yaptığının doğru olduğuna inanarak yapar. Ancak bu demek değildir ki, kendilerinden başkalarının her zaman yanlıştadır. En azından karşı tarafın yanlış olduğuna inanılsa bile kendilerinden başkaları ve yanlarında yer almayanların gayri milli ilan etmek siyasi partilerin dayanağını, varlık sebebini ortadan kaldırır. Böyle bir yaklaşım “Biz yeteriz. Başkalarına ihtiyaç yok” anlayışını gündeme getirir ki, böyle bir yaklaşım farklılıklara tahammülsüzlük anlamına gelir. O zaman siyasi partileri tanımlarken “Demokrasinin vazgeçilmez unsurları” olarak nitelendirmenin de anlamı kalmaz. Hatta böyle bir tanımlama samimiyetsizliğin dışa vurumu anlamına gelir. Kaldı ki, siyasi partiler farklı çözümler sunsalar da zaman zaman ortak hareket edebilirler, hatta etmeleri de gerekebilir. Ben merkezli yaklaşımlar bu tür birliktelikleri de engeller. Çünkü birlikte hareket etmek kendi kimliğini yok sayarak bir başka kimlik içinde yok olmak değildir. Kendi kimliğini koruyarak belli mutabakatlarla belli bir süre için ortak tavır sergilemektir.

Bu noktada ortak tavır sergilemeye ‘evet’ derken, birilerinin ortak hareketin sadece kendi etraflarında olabileceğini, başka türlü ortak hareketlerin ihanet ya da gayri millilik olarak nitelendirmesi yanlışın da ötesinde bir anlayışı ifade eder. Hatta kendilerini kutsamak anlamına bile gelebilir.

Bunu geçmişten bir örnekle izah etmek isterim. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından kurulan ANAP ilk seçimlerde iktidar oldu. Geçmişte başka bir partide olan pek çok kişi bu yeni harekette kendine bir yer bulmaya çalıştı. Buldular da. Zaman geçti aynı kişiler Milli Görüş’ün toplumda ilgi görmeye başlaması ile birlikte koşup orada kendilerine yer bulmaya çalıştılar. Yerlerinde sabit kalanları ise her durumda yanlış yerde bulunmakla suçladılar. Yani onlar nerede olurlarsa olsunlar, kendilerini doğruda olarak gördüler, kendilerini takip etmeyenleri ise yanlışta gösterdiler. Bu tavırlarının bir çelişki olduğunun ya farkına varamadılar ya da farkına vardıkları halde çıkarlar peşinden gitmeyi marifet saydılar. Halbuki böylesine kesin tariflerden kendimizi kurtarabilsek toplumsal huzur ve barış çok daha rahat tesis edilebilecek ama, kişisel hırslar hep kamplaşmayı gündeme getiriyor.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.