Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

Bu gazete, niçin milletin yanında?

Bu gazete, niçin milletin yanında?

“Gerilim”in eksik olmadığı Türkiye’de, geçen haftayı da “gerilimli” ve hayli “tartışmalı” geçirdik... Bir yandan Anayasa Mahkemesi’nin “Başörtüsünü yasaklayan kararı” ve “AK Parti’nin kapatılması” dâvâsı ile ilgili kararının gerekçelerini açıklaması, bir yandan da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır ve Tunceli’ye gerçekleştirdiği ziyaretler esnasında “PKK yandaşları” tarafından düzenlenen protesto gösterileri ve bu gösteriler esnasında bir kişinin ölmesi... Ve tabiî, “Türkiye’nin karanlık yüzü ile hesaplaşması” olarak yorumlanan “Ergenekon Terör Örgütü” davasında ikinci duruşmanın da yapılmış olması... Tabiî, bu gerilimli ve tartışmalı ortamdan uzak olarak Saadet Partisi 3. Olağan Büyük Kongresi’nin yapılması ve bu kongrede Recai Kutan yerine Prof.Dr. Numan Kurtulmuş’un 946 delegeden 924’ünün oyunu alarak “genel başkan” seçilmesi ile Anavatan Kongresi’nin yapılmış olması da, “Türkiye’nin gündem konuları” arasındaydı... “Global kriz” ise, zaten değişmez gündem maddesi!..

GENELKURMAY’DAN “UYUM”LU ADIM!
Bütün bunlara ilâveten şunu da söylemek durumundayız: “Genelkurmay’ın, Bakanlar Kurulu’na brifing vereceği”nin açıklanması da üzerinde önemle durulması gereken bir gelişmedir... Çünkü “Genelkurmay brifingleri”ne; bugüne kadar “gidilir”di!.. Org. İlker Başbuğ başkanlığında Genelkurmay’ın, “Hükümet’e brifing vermeye gidiyor” olması en azından “taşların yerli yerine oturmaya başladığını” göstermesi açısından çok çok önemlidir.
Genelkurmay, bu tavrıyla “Hükümet’le uyum içinde” olduğunun mesajını vermiştir... Sadece “Genelkurmay” değil, Türkiye’deki tüm “kişi, kurum ve kuruluş”lar birbirleriyle “uyumlu” çalıştığı, birbirlerine “üstünlük sağlama” gibi bir tavır içine girmedikleri sürece, öyle sanıyoruz ki, “Türkiye’nin normalleşmesi” ve dolayısıyla “gerilimli hava”nın dağılması, işten bile değildir!..

AYM, MİLLETLE İNATLAŞIYOR!
Ancak, görüyoruz ki;
Meselâ Anayasa Mahkemesi, ne “millet”le, ne “Meclis”le ve ne de “Hükümet”le uyum içinde olmamak gibi bir kararlılık ve inat içindedir!..
Bu “uyumsuz” tavrını da; gerek “Başörtüsü” gerek “AK Parti” hakkında verdiği kararlarla, daha doğrusu bu kararların “gerekçe”leriyle ortaya koymuştur...
Vakit’in 24 Ekim Cuma günkü “Yeter artık” başlıklı sürmanşetinde de ifade ettiğimiz gibi; Anayasa Mahkemesi, “başörtüsü yasağı”na gerekçe olarak, “başörtüsünün laikliğe aykırı olduğunu” göstermiştir ki, bu gerekçe; “laiklik, dinsizlik mi?” sorularını beraberinde getirmiştir.
Bir başka soru da şudur:
“Anayasa Mahkemesi; Anayasa’nın ve Meclis’in üzerinde midir?”
Bu sorudan hareketle dedik ki;
“Anayasa Mahkemesi Meclis’in üzerinde ise yani; Meclis, yapacağı her anayasa değişikliği için Anayasa Mahkemesi’nden onay almak mecburiyetindeyse, o halde yapılması gereken tek iş, Meclis’i lağvetmektir... Eğer Meclis lağvedilmeyecekse, Anayasa Mahkemesi lağvedilmelidir!..”

MECLİS NİYE SESSİZ KALDI?
Vakit’in bu manşeti, kamuoyunda büyük kabul gördü... O kadar kabul gördü ki; “Vakit’in görüşlerine katılmıyorum ama!..” diye başlayan ama yazının içinde “Vakit’in bu çağrısını destekliyorum” diye yazanlar oldu...
“Vakit’in çağrısı”nı destekliyorlardı, çünkü; “Millet iradesine dayalı sistemle yönetilen ülkenin parlamentosunun duvarında ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ yazıyor. Darbecilerin yaptığı anayasa, ‘Meclis’in üçte iki çoğunluğunu sağlayabiliyorsan bu anayasayı değiştirebilirsin’ diyor.
Mevcut meclisin üçte iki çoğunluğu 367 olmasına rağmen o parlamentodan 411 milletvekilinin evet dediği anayasa değişikliğine, darbecilerin kurduğu Anayasa Mahkemesi’nde altı kişi hayır dediği zaman bu altı kişinin dediği oluyor.
Yani ‘egemenlik kayıtsız ve şartsız milletin’ olan(!) bir memlekette milletin seçtiği 411 vekilin dediği konuda darbecilerin ihdas ettiği kurumun içinde görevli en az 6 kişi hayır derse, 411 vekilin iradesinin hükmü kalmıyor.
Ama bu takdirde bile biz, egemenliğin millete ait olduğna dair söylenen yalana inanmak zorunda bırakılıyoruz.”
Gerçekten de; Türkiye’de “demokrasi” yoktu!.. Adına “demokrasi” dedikleri sistem, bir “oyun”dan, bir “illüzyon”dan ve bir “göz boyama”dan ibaretti!..
İşin tuhaf tarafı;
Başkanlığını Köksal Toptan’ın yaptığı TBMM de, bu “oyun”a göz yumuyor, sesini çıkarmıyordu!..
Geçen hafta, “Meclis’in tavrı” da tartışıldı ve “sessizlik” şöyle eleştirildi:
“Vahim olan; Anayasa Mahkemesi tarafından iradesi ve yetkisi elinden zorla alınmış olan TBMM’nin içine sindirmiş ve adam gibi bir tepki verememiş olmasıdır.
Neymiş efendim; “kurumlar arası uyum bozulmamalı” imiş. “Ülke gerilmemeli” imiş, “Ne yapılabilirmiş ki!” “Anayasa Mahkemesi anayasal bir kurummuş” ve hadiseyi “böyle yorumlamış.”
Her nedense bu ülkede kendini kurumlararası uyumu gözetmek zorunda hisseden tek kurum TBMM ve siyaset kurumu oluyor. Ne asker, ne yüksek yargı, ne Anayasa Mahkemesi kendini böyle bir sorumlulukta hissetmiyor.
Kimse kusura bakmasın. Hiç kimse korkaklığına ve cesaretsizliğine kılıf uydurmaya çalışmasın. Bu anlamsız gerekçelerle dağdaki çobanı bile ikna edemezsiniz. Kurumlararası uyum falan da böyle sağlanmaz. Bu uyum değil, “uygun adım”dır. Bu düpedüz korkaklık, ürkeklik ve ödlekliktir.”

BAŞSAVCIYA TAHRİF SUÇLAMASI
Tabiî, eleştirilen sadece “Anayasa Mahkemesi’nin dayatmacılığı” veya “Meclis’in tepkisizliği” değil, Yargıtay Başsavcısı A. Yalçınkaya’nın, hazırladığı iddianamede “tahrifatçılık ve sahtecilik” yapmakla suçlanması idi...
Bugünkü manşet haberimizde de detaylarını okuyacağınız gibi; Anayasa Mahkemesi’nin özellikle AK Parti hakkında açtığı kapatma dâvâsının “iddianame”sinde Yargıtay Başsavcısı A. Yalçınkaya’nın gösterdiği “400 delil”den sadece 30 tanesi “ciddi” bulunmuş ve bu durum; bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından açıklanan “gerekçe”de şöyle ifade edilmişti:
“Eylemlerden bir kısmının, gazetelerde veya internet sitelerinde yer aldığından farklılaştırılmış biçimde iddianameye alındığı ya da eksik ve parçalı biçimde aktarılmış olduğu, bir kısmının vaki olmadığı ya da sübut bulmadığı, bir kısmının ise düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu görülmüştür.”
Bu demekti ki;
Bazı gazetelerin zaman zaman “fotoğraflar” üzerinde oynayıp “fotomontaj” yapması gibi, Yargıtay Başsavcısı da “AK Parti ile ilgili haberler” üzerinde “oynama” yani “montaj” yapmış!..
Böyle bir “montajlama” yapıldığının bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından ifade edilmiş olması; A. Yalçınkaya’nın şahsında “Yargıtay Başsavcılığı” makamını da “tartışılır” hâle getirmiştir!..
Demokraside Birlik Vakfı Başkanı Mehmet Bozdemir’in de ifade ettiği gibi; A. Yalçınkaya’nın “haberleri tahrif etmesi” ama asıl önemlisi “olmayan olayları olmuş gibi göstermeye” yeltenmesi bir “suç”tur!..

KİMİ, KİM YARGILAYACAK?
Gelin, görün ki;
“Bir suç işlemiş olsalar” bile; Türkiye’de ne Anayasa Mahkemesi üyelerini, ne de Yargıtay Başsavcısı’nı; “kendi kurumları istemediği sürece” yargılamak mümkün değildir!..
Bazı yazarların da ifade ettiği gibi;
“Anayasa Mahkemesi’nin bizzat kendisi Anayasa’yı çiğniyor.
Yalnızca Meclis’e tanınmış Anayasa değiştirebilme yetkisine “tecavüz” ediyor.
Yani bir anlamda, Teşkilatı Esasiye Kanunu’na göre teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, vazifelerinden bazılarını yapmaktan men ediyor!
Bunu ben yapsam eskiden idam edilirdim, şimdi “ağırlaştırılmış müebbet hapis” yerim, fakat Anayasa Mahkemesi üyelerine hiçbir şey yapılamaz.
Çünkü, yüce mahkemenin üstünde, onu da denetleyecek daha yüce bir mahkeme yok.”
Durum böyle olunca; kimi nasıl yargılayacak, kimden nasıl hesap soracaksın?..
Olayın özü ve özeti şu:
“550 sandalyeli parlamento 411 lehte oyla bir yasal değişiklik yapıyor. Bir mahkeme ise 411 milletvekilinin yaptığı değişikliği 9 oyla yürürlükten kaldırıyor.
Şimdi siz, bu şartlarda “Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait” olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?”
Ya da, şöyle soralım:
“Türkiye’de, kuvvetler ayrılığına dayanan bir demokrasinin uygulandığına inanıyor musunuz?”

MİLLETE SAYGI GÖSTERİLİNCEYE KADAR!
Geçen hafta boyunca, işte bu “soru”lar soruldu, işte bu konular tartışıldı... Bu soru ve tartışmalar,
“Genelkurmay’ın Aktütün Karakolu’na yönelik PKK saldırısı ile ilgili Bakanlar Kurulu’na brifing vereceğinin açıklanması”ndan sonra daha da yoğunlaştı...
“Kurumlararası uyum” isteniyorsa, buna en güzel cevabın Genelkurmay tarafından verildiğini söyleyen yazarlar, siyasiler, hukukçular ve STK temsilcileri, aynı uyumu “yargı”nın niye göstermediğini hafta boyu sordular, sorguladılar!..
Bu “soru”lar sorulmaya ve “eleştiri”ler yapılmaya elbette devam edecek... Kişi ve kuruluşlar “görev ve yetki sınırları içinde kalıncaya kadar” devam edecek!..
Bu soru ve eleştiriler; “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” gerçeği kabul edilinceye kadar devam edecek...
Ve biz, yani Vakit Yayın Kurulu; “milletin inançları”na ve dolayısıyla bu inançtan kaynaklanan “düşünce, ibadet ve giyim-kuşama” saygı gösterilinceye kadar “milletin yanında” olmaya devam edeceğiz!..
Bazı kurumların hoşuna gitmese de!..
Selâm, saygı ve gönül dolusu muhabbetlerimizle!..

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi