14 Aralık 2017 Perşembe25 R.Evvel 1439
  • Bir Ayet
  • Bir Hadis
  • Namaz Vakitleri
  • Hava Durumu
  • “Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından ortaya konacak bir (söz) değildir. Ancak kendinden önceki (vahyin) doğrulanması ve Kitab’ın açıklanmasıdır. Onda hiçbir şüphe yoktur ve âlemlerin Rabb’inden gelmiştir.” (Yunus, 10/37)
  • "Bir kulun Allah'ın rızasını gözeterek öfkesini yenmesinden, Allah katında sevabı daha büyük bir davranış yoktur." ( İbn Mâce, "Zühd",18)
  • için namaz vakitleri
    İmsak 06:41Güneş 08:14Öğle 13:06İkindi 15:23Akşam 17:44Yatsı 19:11
    • 7°C Adana
    • 7°C Adıyaman
    • 1°C Afyon
    • 0°C Ağrı
    • 1°C Amasya
    • -2°C Ankara
    • 8°C Antalya
    • 0°C Artvin
    • 9°C Aydın
    • 7°C Balıkesir
  • BIST: 108.153 -0.82
  • Altın: 153,903 0.01
  • Dolar: 3,8325 -0.13
  • Euro: 4,5073 0.05

Asker vuracak, ama öldürmeyecek!

Abdurrahman Dilipak

12 Mart öncesi idi. İmam Hatip’te okurken, Komünizmle Mücadele Derneklerinin düzenlediği toplantılara götürülürdük.. “Türk aleminin en büyük düşmanı komünistliktir, her görüldüğü yerde ezilmelidir” yazılı dev tabelalar asılı idi o zamanlar şehirlerin girişinde. Bize o seminerlerde Amerikan Haber Ajansı’nın bastırdığı kitaplar dağıtılırdı.. Demek ki, soğuk savaşın gönüllü askerciklerini okullardan devşiriyorlardı..
Sonradan öğrendik, Mustafa Kemal’in bir zaman Komünist Partisi kurdurtup çevresindekileri “Yoldaş” diye selamladığını, zamanında “Halife ve Hakan efendimiz” diye başlayan mektuplar yazdığını, “Führer” diye kartvizit bastırdığını.. “Ulu Önder”in ne anlama geldiğini ne bilelim o yaşta.. “Tek Adam”ın monarşilerde olduğunu da bilmezdik.. O kış Kafkaslar’dan komünistlerin gelip Anayurdu işgal edeceğini bilirdik ama.. Yoksa ne bilelim, Taksim anıtındaki Mustafa Kemal’in arkasında duran kişilerin komünist Rus generalleri olduğunu. Eminim 1 Mayıs için Taksim’e yürüyen işçiler de, o kalabalığa ateş eden polis şefi de bilmiyordu bu işin gerçeğini..
Bize bu semineri veren kişinin askerî bir savcı olduğunu sonradan öğrendik..
O zaman duymuştum: “Vur ama öldürme” lafını..
Yıllar sonra Özkasnak’tan duymuştum: “Vuracak, fakat öldürmeyeceğiz.”
Bu, bizimkilerin verdiği bir karar değil, her işte olduğu gibi NATO’nun aldığı bir karar..
Yukarıdaki başlıkla ajanslara düşen haberi okurken, bir anda eskilere gittim.. “Milli Savunma Bakanlığı’nın (MSB), TSK’nın envanterinde daha önce bulunmayan ‘Öldürücü Olmayan Silahlar Projesi’ yürüttüğü ortaya çıktı. İşte o silahın özellikleri” diye devam ediyordu haber..
Bir sürü gerekçe sıralanmış. ABD bu işi Irak’ta da uygulamış falan filan..
Benim bildiğim şu: Mermi hafif olunca, aynı patlayıcı ile etkili menzili uzuyor.. Mermi küçülünce hem mühimmatın stok alanı, hem de taşıma riski azalıyor..
Dahası daha ince mermileri, daha ince namlu ve mekanizmalı silahlarla fırlatmak mümkün olduğunda, askerlerin silah yükü azalıyor.. Dolayısı ile ekonomik maliyeti de düşüyor..
İşin en önemli ve hassas boyutu da şu. Ölü bir askerin düşmana maliyeti yok gibi bir şey. Ölü askeri orada bırakabiliyor, ya da üst üste yığabiliyorsunuz. Ölü asker yemek yemiyor ve tedavi ihtiyacı duymuyorsunuz.
Ama yaralı bir askerin maliyeti çok yüksek. Eğer elde taşıyacaksanız yaralı bir asker, en az iki sağlam askere yük oluyor. Yemek yiyor, tedavi giderleri artıyor ve ciddi bir ilaç ve tedavi malzemesi stoğuna ihtiyaç duyuluyor. Yaralı askerlerin diğer askerler üzerindeki moral açısından etkisi psikolojik açıdan daha yüksek oluyor..
Yani işin insani boyutla ilgisi yok, tamamen savaş ekonomisi ve savaşın karşı tarafa psikolojik maliyeti ile ilgili..
Hedef öldürmek değil, sakat ve yaralı bırakmak..
Hani kurban konusunu tartışıyoruz, hayvan haklarından söz ediyoruz da, kurban olarak insanların seçildiği savaşlardaki askerî planlardaki reflekslere bakar mısınız?
Amerikalılar, daha ucuz ve etkin oluyor diye, nükleer atıklarla kirlettikleri mermileri kullanmadılar mı Irak’ta?. O zaman ne oluyor biliyor musunuz? Yaralı kişi mutlaka ölüyor ama, daha geç ölüyor ve tedavi için verilen uğraşın maliyeti olağanüstü artıyor.. Yaralı ve çevresi çok daha fazla acı çekiyor..
Kurbanda aslında ters bir algılama var.. Din psikolojisi açısından hem anlamlandırma hem de algılama yanlışı ile malul topluluk..
Kurbanda insan hayatla, ölümle yüzleşir..
Nasıl yapar bunu.. Sık sık sofraya gelen, kasaplarda, marketlerde çiğköfte, kıyma, döner, pizza olarak gördüğümüz o lezzetin arkasında bir can’ın olduğunu algılamamız gerekir..
Yiyoruz, tüketiyoruz, ama bu insanın kurban ettiği hayvanın, aslında kendini Allah’a kurban etmenin bir ritüeli olduğunu unutur..
Allah’ın adını anmadan kesilen hayvan murdardır. Eti yenmez. Allah’ın adını anarken, bir canlının canına kasdettiğiniz için Allah’tan özür ve izin istemeniz gerekiyor.. Ve her zaman yediğiniz etin canlı bir hayvana ait olduğunu, hayata saygı borcunuz bulunduğunu düşünmeniz gerekiyor..
Kurbana karşı çıkanların, aslında, böyle bir felsefi disipline sahip olduklarını, vicdani kanaata sahip olduklarını göstermek için hayata gerçek anlamda saygı duyduklarını isbatlamaları için, hiç hayvansal gıda tüketmemeleri gerek.
Hayvanların mezbahalarda hangi şartlarda nasıl kesilip, nasıl işlendiklerini görmedikleri için ilginç tepkiler verebiliyorlar..
Neyse, asıl konumuz bu değil. Savaşın kurbanlarından söz etmiştik..
Hayvanın etini yiyorsunuz, peki ya savaşın kurbanları! Belki de manen onların etlerini yiyoruz. Ondan halklar arası düşmanlıklar için intikam ve öfke üretiyoruz.. Keşke bu işler kan davasına dönmeden, zulmü defetmek için zalime karşı bir mücadele olarak ele alınsa, bir kavme olan düşmanlığımız bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmese idi..
Günümüz savaşlarında kim niçin öldürüldüğünü ya da öldüğünü bilmiyor bazan..
Sadece öldürüyorlar. Savaş makinaları, ölüm makinalarına dönüşüyor. İnsanlar bir biyonik robot gibi.. Bir topçu ya da bir pilot aslında genel olarak, verilen koordinatları vuruyor sadece..
Asker psikolojisi, harp psikolojisi, savunma psikolojisinin günümüzde yeniden ele alınması gerekiyor diye düşünüyorum.. Şehidlik, şehadet ve şahidlik arasındaki ilişkiyi bugün kaç şehid ailesi, kaç gazi, kaç komutan düşünmüştür?
Ama ışın silahları, manyetik şok dalgaları yayan silahlar, birilerinin daha çok ilgisini çekiyor.. Daha sağlıklı ve daha mutlu yaşamaktan çok, ötekilere hayatı daha fazla nasıl zehir ederiz, o konuya kafamız daha çok çalışıyor..
Başkalarına duyduğumuz öfkenin yarısı kadar kendi halkımızın haklarına saygı duysak aslında daha güçlü ve daha mutlu oluruz. Düşmanın hilelerinin üzerimizdeki etkisini daha aşağı seviyelere çekeriz, ama olmuyor işte.. Düşmana karşı siyasete, özgürlüğü ve adaleti kurban ediyoruz. Bu da sonunda düşmanın elini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor..
Düşmanları cezalandırmanın yarısı kadar namuslu, dürüst insanları ve dostları ödüllendirecek olsak, bu aslında düşmana daha fazla zarar verir.
Peki bunu kim, ne zaman düşünecek?
Tabii önce halkların ya da aynı ülkenin çocuklarının kanları ve gözyaşları üzerine birilerinin kendilerine iktidar ve servet üretmekten vazgeçmesi gerekir..
Selam ve dua ile..

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÜYE İŞLEMLERİ
Bu sitede yayınlanan tüm materyalin her hakkı mahfuzdur.
Kaynak gösterilmeden alıntılanamaz.