Kuşların Dili

Kuşların Dili

-Gönlümde yatanın kim ve ne olduğuyla ve meşrebimle uğraşıp yârenlik eden, görür ve bilirliğinden itimaden ve ilmen korktuğum aziz dost Tayfun Göktürk’den bu yazıda nâmı geçenlerden, önce hangisi olduğumu, sonra hangisini kuşanmaya gücümün yetebileceğini, hangisine meylettiğimi veya meyletmem gerektiğini bilip dilinde tutması dileğiyle-

“Yol Kesen Dört Kuş” menkıbesiyle başlayalım kuşların dili yahut sîretlerine. Yol kesen dört menem kuş, insanların gönlünü yurt edinmiş. Allah’a dost olmak isteyen kişi onların başını kesmelidir. Böylelikle hak yolunda engeller kalkmış olur, ruhun yolu açılır. Bu kuşlar kaz, tavus, karga ve horozdur. Bunlar insanda dört huyu temsil eder. Kaz, insandaki hırstır. Horoz, şehvettir. Tavus, makam ve kendini beğenmektir. Karga, insanda bitmek bilmeyen uzun emellerdir.
Hz. İbrahim Kıssa’sında geçen “Dört Kuş Hikmeti” ni bilmeyen olmaz. Hz. İbrahim “Rabbim bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster demişti. Allah tealâ, Ona “inanmıyor musun?’ deyince, “Hayır inanıyorum, kalbimin tatmin olması için” demiş. Allah tealâ “Öyleyse dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler” buyurmuş.
Nuh Tufanı’nında baş kahramanlar güvercinlerdir. Barış, sevgi, gönül, güzellik, saflık ve hürriyetin sembolüdür. Enteresandır, güvercin tağutî ve paganist eski medeniyetlerde de önemli bir semboldür. Şüphesiz ki, yüklenen mâna farklıdır.
Hz. Peygamberimiz, kâfirlerden kaçıp mağaraya sığındığında mağaranın ağzına önce
örümceklerin ağ, sonra bir güvercinin yuva yapmasının mânası ehlince bilinir. Bu bakımdandır ki,
Müslümanlar “eti haram hayvanlar” arasında olmasa da güvercini eti yenmeyen mübarek bir kuş
olarak sayarlar.
Bir kez de meramımı kuş diliyle anlatmayı ve kuş üstüne ne söylenmişse alıp meşk etmeyi denemektir gâyem. Üstadlar ve mübarekler vakti zamanında söylemişler: Aşkın dili kuş dilidir aslında. Tasavvufta gönlün bir adı da kuştur: “Âşıkların gönül kuşu düşmez dünya tuzağına...” Feridüddin Attar’ın dediği üzere: “Senin için kuşların dilini bir bir saydım / Ey bilgiden mahrum kişi anla bunları / Âşıklar arasında hür olanlar bu kuşlardır / Ölüm ânından önce kafesten kurtulmuşlardır.”
Kuş sesinden rahatsız olanı duymadım. Çünkü kuş, at gibi faydalı ve manên insana en yakın varlıklardandır. Misâllerimizi, mazmun ve motiflerimizi çokça kuş sembolüyle anlatırız. Kuş bazan bir mürşid, bazan bir garip mahzun, kimi zaman bir ehl-i tarik ve akildâne olarak çıkar karşımıza. Hz. Mevlâna ne demiş: “Kimin aşka meyli yoksa, o kanatsız bir kuş gibidir, vah ona! Mesnevi’sinde anlattığı kuş mazmunlu vaka ibretlidir:
Adamın biri hile ile tuzağa bir kuş düşürmüş. Kuş, ona “Ey ulu hoca! Sen şimdiye kadar deve
kurban ettin, öküz, koyun yedin. Dünyada doymadın da benimle mi doyacaksın. Eğer bırakırsan
sana üç öğüt veririm” demiş. Kuş, üç öğüt verip ham ervahından elinden kurtulmuş.
Harabî’nin mısraları kuş dili üstüne duygularımı öteden beri mest eder: “Bu sözleri sanma her insan anlar / Kuş dilidir bu Süleyman anlar / Bu sırrı ârifan anlar / Çünkü cahillerden pinhan eyledi.”
Kuş diline sevda ve meftunluğumu Yunus Emre’nin mısraları ancak ifade edebilir: “ Şeriat tarikat yoldur varana / Hakikat marifet ondan içeri / Süleyman kuş dilin bilir dediler / Süleyman var Süleyman’dan içeri.”
İbni Arabi’nin “Kuş Kadar Aşk” sözü tasavvuf edebiyatımızın en baş konusudur. Mübarek üstâdın kuş dili sevgisi üstüne şu sözlerini “cenâb-ı aşk” vecdiyle okurum hep: “Yerde yatan kuşu düşünmem ben. Acıyla havalanan âşık kuşun kalbine dalarım. Avcılar dişi kumruyu vurunca, bunu gören erkek kumru kendi etrafında fır dönerek havaya iyice yükselir, gözden kaybolurmuş. En yükseğe varınca kanatlarını kapatır, başını yere çevirir ve çığlıklar atarak kendini yere bırakır sonra paramparça olurmuş. Ey âşık, bu bir kuşun yaptığıdır. Peki Allah aşkı uğruna senin tavrın nicedir?”

“Ey Kuşa Benzeyen Gönül!”

Fuzûlî üstadımız kelimelerin sûretini delip geçen üslûbuyla, “Ey kuşa benzeyen gönül! Aşkın fezâsında gâfil gezme ki bu sahranın yollarında çok avcı vardır” demiş.
Hz. Süleyman, tahta geçtiğinde adaletle hükmetmek üzere peygamberlik ve hükümdarlık makamına çıktığında ilk sözü “ey insanlar bize kuş mantıki, kuş dili öğretildi” olmuştur. Maddî saltanatı olan Hz. Süleyman, kuş dilini bilen Hz. Süleyman’ın küçük bir pırıltısıdır. Kuş dilinden kinaye peygamberliğini anlatmış oluyor, dahası Allah ilminin ve irfanın yoluna işâret ediyor. Kuş dilini bilmesi bir mucizeydi. Elmalılı Hamdi Yazır’a göre, bu sayede “kuşların hislerindeki münasebetleri sezecek kadar uzaklardaki cüz’i şeylere nüfuz edecek bir idrâkle ‘uçma’ ilmi öğretilmişti.
Kardeşleri, Hz. Yusuf’u kuyuya atarlarken güya Kumru Kuşu kuyunun başındaymış ve “Yusuf’u tutun kuyuya atın” diyesiymiş. “Kuş beyinli” sözü gibi bunun doğru olmadığını söylüyor ehl-i irfan. Bir başka rivayet, Hz. Yusuf, kuyuya atılırken Kumru Kuşu olanları yüreği kanarcasına görüyor. Bundan dolayı zâlim kardeşlerin büyüğünün “Yusuf’u tutun kuyuya atın” sözünü duyuyor. Bu ilahî boyutlu hüzünlü kuyu vakası, çocuk yaştaki Hz. Yusuf’un mazlumiyeti ve o dehşet veren söz, kumruların dilinde insanlar yaşadıkça ibret olsun diye söyleniyor. O bakımdandır ki, özellikle Anadolu’da Müslümanlar bu rivayete inanırlar ve kumruya “Yusufçuk Kuşu” derler.
Bu bakımdandır ki, Yusufçuk Kuşu Efsanesini dinlerken çok duygulanırım. Bilmeyen için anlatmak da fayda var. Üvey ana elinde Yusuf adlı bir çocukla ablası varmış. Evden uzak yerlerde koyun otlatırlarmış. Bir gün oyuna dalmışlar, akşam olmuş ve koyunlar kaybolmuş. İkisi de analık korkusundan “Allah’ım bizi ya taş et, ya kuş” demişler. Koyunları ararken birbirlerini kaybetmişler. Hem kardeşi Yusuf’u, hem koyunu arayan abla dağ tepe durmadan haykırmaya başlamış: “Yusuf koyunları buldun mu? Bir hüzünlü nidaya dönen bu haykırışla sabah olmuş. Otlakların bir yerinde Yusuf’u ve koyunların birer taş olarak bulmuş. Abla da kederinden kuş oluvermiş. İşte o hüzünlü zamandan beri kuş olan ablanın haykırışı hiç kesilmemiş. “Yusuf, koyunları buldun mu?”
Evimin balkonunda ve penceremin kenarında ne zaman bir Yusufçuk Kuşu görsem, Üstad Necip Fazıl’ın “Yusufcuk Hikâyesi” aklıma gelir: “Benim ismim Yusuf...Bu ismi bana bir kuş taktı. Ağaçlık bir yerde oturuyordum. Öylesine dertliydim. Kulağıma bir ses geldi: “Yusufcuk, Yusufcuk!’ Ses bana doğrudan doğruya ‘Yusufcuk’ diye hitap etmiyordu. Dünyada ve benim hâlimde kim varsa her birini ayrı ayrı öz ismiyle çağıran bir ses: ‘Mehmetçik! Ayşecik! Osmancık! Sonradan bana bu kuşun ‘Yusufcuk’ ismini taşıdığı söylenince, öz adımı tanımaz oldum. Yusuf bendim. ‘Yusufcuk! Yusufcuk!’ Annemi öldürmeye gidiyorum, kuş yolumu kesiyor: ‘Sakın ha, sakın ha!’ Ne kadar cinayet ve maddî ne çapta perişanlığım varsa muhasebe saatinde kuş hazır: ‘Çok yazık, çok yazık!’ İçimden bu kadar merhamet, niyaz ve ihtar tüten bir ses işitmedim. Üç heceli ve her mânaya yatkın bir çığlık: ‘Gel etme, gel etme!’ Bir parçam, öbür parçamın dizilerine kapanıyor ve ebedler boyu ağlamak istiyor. Kuş hemen tepemde: Hep ağla, hep ağla!”
Yusufçuk Kuşu iyiliği, akl-ı selimi, irfanı, masumiyet ve mazlumiyeti sembolize eder. Ulu kişiler, “Ya Kuddüs diyerek zikreden kuş” demişler. Bu kuşun, her ötüşünde “Ya Kuddûs” diyerek Allah’ın bu ismini tesbih ettiğini söylüyor irfan erbabı.
Bir gün Bediüzzaman Hazretleri’nin penceresine bir kumru konar. Kuş, üstada dikkatlice bakmaya başlar. Kumruyu bir mâna habercisi olarak görüp ona “Kuddûs Kuşu” adını verir.
Kuşların mürşidi olan Hüdhüd Kuşu, Mevlâna’nın Mesnevî’sinde yeraltındaki suları gören kuştur. Ayrıca Kuran-ı Kerim’de Hz. Süleyman Kıssa’sında zikredilen kuştur. Divan Şiiri’nde mazmun, mesel ve motif olarak yer alır.

“Kuşlar Gibi Tevekkül İçinde Olmak”

Kuşlar, uçmaları sebebiyle cennetle dünya arasında irtibat kuran varlıkları sembolize eder ve “Ruh Kuşu” mânasına gelen bir teşbihtir. “Ruhu kuş gibi uçmak” misâli bundandır. Tasavvufta kuşların her biri insan karakterlerini temsil eder ve “tasavvuf yoluna girmek kuş dilini bilmektir.” Yunus Emre, “bu kuşlar hoş âvaz ile ol padişahı zikreder” diyor. Mürşid-i kâmillerin şu ulu sözlerindeki kuş misâlini anlamak gerek: “Hak talibi sufi, Tavus Kuşu gibi olmalı, karga gibi olmamalıdır. Tavus Kuşu, vücudunun onca güzelliğine değil, ayaklarının siyahlığına bakar, boynunu büker. İnsanın iyi hâllerine bakması kibir ve gururdur.”
Hüma Kuşu, gönül ülkesinin sevgilisidir. Yükseklerden uçar, adı var kendi yoktur. Gölgesini âşığın üzerine düşürüp onun bahtının açılmasını istemez. Mânası, âşığın kendinden uzaklaşıp daha ötelere gitmemesidir. Cennet Kuşu da denilen Hüma Kuşu’nun yüksekten uçması bir başka anlamıyla haberci kuşu olmasıdır. Turna gibi haber getirmesi istenir.
Turna Kuşu habercidir, fedakârdır, iyiliğe karşılık veren anlamındadır. Umut dağıtan “yeşil başlı turnam şimdi buradan uçtu gitti”, “Turnalar sevdiğim ol”, “Allı turnam bizim ele varırsan / Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle” gibi türkülerimizde sıkça geçen Turna Kuşu gurbet ve sıla arasında bir gönüllere bazan müjde, bazan hüzün haberi getirip götüren bir motiftir. “Gitme turnam bizim elden / Gitme turnam vuracaklar.” Alevî-Bektaşî kültüründe önemli bir sembol olan Turna Kuşu’nun, sesini Hz. Ali’den aldığına inanılır. Dahası, Turna Semâhı’nın ilham kaynağıdır. “Aman turnam aman, aman Ali’misin sen / Hünkâr Hacı Bektaş Veli’misin sen.”
Pir Sultan Abdal, “Bir kuş gördüm ayakları çizmeli / Seyyah olup şu âlemi gezmeli / Dört kitabın her ismini yazmalı / Onu bilen bu cihanı fark eder / Bir kuş gördüm ayağında nali var / Kendisi bir, iki tane dili var / Padişahtır ülkesi var, ili var / Onu bilen bu cihanı fark eder.”
Bu mısralardaki kuş mazmunu Şah-ı Merdan olup, yani Hz. Sultan Süleyman’dır
Yezidilikte kuşlar, ruhlar dünyasını sembolize eder. Bu anlayışa göre dünya sular ile kaplıyken bir kuş kökleri havada olan bir ağaca tünemiş, yaratıcı gücü ve altın kanatları olan kuştur. Nakledenlere göre İncil’de de “Tanrı ruhunun sular üzerinde bir kuş gibi hareket ettiği” yazılıdır. Tao anlayışında ise dünyanın ağırlığından kurtularak hafiflemenin şekli olarak kuşlar ölümsüzlüğü temsil eder. Brahmanizm’de de dünya ağacının dallarında iki kuş vardır; biri ağacın meyvelerini yerken, diğeri yemeden bakmaktadır.
İslâm’da kuşlar melekleri sembolize eder. Dilleri melek ve ruhlar âleminin dili olarak bilinir. Kâdim kültürden bu yana kuşların yuvalarının bozulması, ortadan kalkması, zarar gelmesi, kuşların ortadan çekilmesi ülkeye hastalık, âfet, kötülük geleceğinin işâreti sayılır. Bu irfanî anlayış gereğince Osmanlı, aşırı kuş av partilerini yasaklamıştı. Avcı Mehmet Lakaplı Padişahın kuş avı partisi sırasında attan düşüp ölmesi buna yorulmuştur. İslamî edebiyat ve Kur’an-ı Kerim’e göre kuşlar ruhun ölümsüzlüğünü ifade eder.
Niyazi Mısrî’nin “can kuşun her zaman ezkârıdır vâridat” mısraı ile can, kuş gibi bedenden uçup gidecektir, diyor. Nûr sûresi, 41. âyet “Göklerde ve yerde bulunan dizi dizi kuşların Allah’ın tesbih ettiklerini görmez misin” ve “Ey âdem! Kuş kadar mı Allah’ı tanıyamadın; O’nu tesbih etmekten nefsini mahrum ettin” buyruluyor.

Attar’dan, Kuşların Hikâyesi

Fıkra, masal ve şiirlerimizde en çok kuş motifi işlenir. Osmanlı devri Tekke ve Bektaşî Edebiyatımız bir baştan bir başa derviş ve sâlik anlamında kuş mazmunuyla zenginlik kazanmıştır. Sofralarımıza yalnız kuşlar davet edilir. Attar’ın, Mantıkut Tayr kitabında vermek istediği mesaj, gerçekliğe ulaşmanın hikâyesidir. Bu mânada kuşlar, yani sâlikler tasavvufî anlamda hür olmanın sembolüdür.
Kuşlar âleminde seyr-i süluk içinde bulunanlar var elbet. Öyleyse kalp kulağımızı ulu Mâziden
bir aşk çağına; aşk vatanındaki bir mesnevîye çevirdik, aşk ve vecd ile!
Kuşlar kendilerine padişah ararlar. Gizli, açık, dünyada ne kadar kuş varsa bir araya toplanırlar. Ülkelerin padişahları var, nasıl olur da bizim padişahımız (Hak-mâşuk) olmaz diyerek padişah aramaya koyulurlar.
Hüdhüd Kuşu’nun (şeyh) kuşların mürşidir. Hüdhüd, sırtında tarikat elbisesi, başında hakikat tâcı vardı. Ve kuşlara seslendi: Ey kuşlar! Allah kapısının da, gayb âleminin de çavuşu benim. Allah kapısından haberim var. Yaratılış sırlarını bilirim. Gagasında besmeleyi taşıyanın sırlardan haberdar olmasına şaşılmaz. Ben halka boş vermişim, padişah derdiyle uğraşmadayım. Hz. Süleyman’la yoldaş olmuş, bu âlemi dönüp dolaşmışım. Bu yüzden padişahımı bilmişim, ama huzuruna yapayalnız nasıl gideyim? Kudretim yok. Bana yoldaş olursanız, padişahın kapısının bekçisi olursunuz. Oraya ulaşmak zor ve zahmetlidir. Bir dağ var ki ona Kafdağı derler; onun ardında bir padişahımız var, adı Simurg’dur. Kuşların padişahıdır. Canlar saçın da yola ayak basın, ayaklar vurup oynaya oynaya başınızı o kapıya koyun.
Kuşlar önce bahane buldular. Hüdhüd’ün huzuruna geldiler ve yola koyuldular. Fakat yol pek uzundu, menzil pek uzaktı, herkes gitgide yoruldu, hastalandı. Gitmek istiyorlardı, ama her biri türlü mazeret bulmaya başladı.
Öyle ki deli bülbül sarhoş sarhoş geldi. Öyle âşıktı ki, kendinden geçmişti. Dedi ki: Aşk sırları bende tamamlanmıştır. Her gece aşk sırlarını tekrarlarım. Ney’deki feryat, benim sözlerimdendir. Uzun zamandır hiçbir samimi göremedim. Bana eş olacak bir kimse bulamadım. Onun için sırrımı söylemiyorum. Ben de gülün sevdası var, bu sevda bana yeter. İstediğim ancak güzelim gül. Bir bülbülün Simurg’a gitmeye gücü yetmez. Bülbüle bir gül sevdası yeter. Hüdhüd: Ey dıştan görünene kapılıp kalmış olan ! Gülün aşkı, seni nice dikenlere uğrattı, neler etti. Kâmiller geçici bir şeye sevdalanmaktan usanırlar.
Dudu Kuşu da gönülsüzdü: Taş yürekli ve adam olamayan kişiler benim gibi güzel bir kuşu tutup demir kafeslere hapsediyor. Ben de demir zindanda Hızır’ın ab-ı hayatının sevdasıyla yanıp eriyorum. Ben kuşların Hızır’ıyım, ondan dolayı yeşiller giyinmişim. Belki Hızır’ın içtiği ab-ı hayatı ben de içerim. Benim Simurg’a varmaya kudretim yok, bana ab-ı hayattan bir içim su yeterli. Hüdhüd: Can, sevgiliye verilmek içindir. Ab-ı hayat istiyorsun, fakat canını da seviyorsun. Yürü !.. Sen bir deriden ibaretsin. Canı ne yapacaksın? Ver sevgiliye.
Tavus Kuşu’nun bahanesi: Gaybın süsleyicisi beni bezeyeli, Çin ressamları şaşırdılar, ellerinden kalemleri düştü. Ben kuşların Cebrail’i idim, ama başımdan bir kaza geçti. Bir yerde çirkin yılan benimle dost oldu da bu yüzden hor görüldüm, cennetten kovuldum. Ben padişaha ulaşacak adam değilim, kapıcısına erişeyim yeter. Simurg’la ne alışverişim olacak? Yalnız cennetin yolunu bulayım yeter. Hüdhüd: Ey yaptığı iş yüzünden yolunu yitiren, padişahtan bir yurt isteyen azgın ! Cennet nefis yurdudur. Allah kapısı ulu bir denizdir. Orada cennetler küçücük bir katredir. Adamsan tamamıyla bütün kesil, bütün iste, bütün ol, bütün gör.
Kazın mazereti de şöyleydi: Hiç kimse iki âlemde de benden temiz yüzlü bulunduğunu haber vermemiştir. Her an temizlenmekteyim. Seccademi suya sermişim, benim gibi kim su üstünde durabilir? Kerametlerimde şüphe yok. Kuşların sofusuyum. Daima hem elbisem temiz, hem yurdum. Susuz âlemde duramam ben. Azığım da, varlığım da sudandır. Orada su yok, karada nasıl olur da muradıma erişebilirim. Vadiyi aşıp Simurg’a nasıl ulaşırım? İnsanın kıblesi su olursa Simurg’dan ders almasına imkan mı var? Hüdhüd: Ey sudan hoşlanan ! Bir damlacık su gelmiş de senin yüzünün suyunun alıp götürmüş. Su, yüzü yıkanmamışlara lâzımdır. Sen de yüzü kirli bir pis adamsın, yürü, durma su ara !
Nefsi galebe çalan kekliğin bahanesi: Ben mücevher elde etmek için dağlarda, bayırlardayım. Daima madenlerin etrafında döner, koşarım. Mücevher sevgisi yüreğime öyle ateş saldı ki, bana bu aşk ateşi yeter. Kırık taşları yutan, taşlar üstünde uyuyan kişinin Simurg’a gitmesine ne lüzum var? Mücevher saltanatı daimidir. Mücevheri olmayan adam ne işe yarar? Hüdhüd: Ey mücevher gibi renklere bürünmüş keklik! Bu topallığın nedir? Mücevherin aslı nedir? Renklere bezenmiş bir taş. Sen de bir taşa sevdalanmışsın. Hz. Süleyman’ın yüzüğündeki taş yeryüzünün en değerli mücevheridir. O yüzükle âlemin saltanatını bulup hükme geçirdi. Fakat o mücevher yüzünden peygamber olduğu halde yine de cennete, diğer peygamberlerden beş yüz yıl sonra girecek. Mücevher onun yolunu kesti, ona bağ oldu.
Kendini padişah sanan, dünya gururundan ne konuştuğunu bilmeyen Hüma Kuşu dedi ki: Ey deniz ve kara kuşları ! Ben öbür kuşlara benzemem. Yüce mertebelere uğramışım ben. Yaratılışta yüce yaratılmışım, Köpek nefsimi daima horlar, kemik veririm. Feridun’la Cem, yüceliği benden bulmuştur. Padişahlar benim gölgemde yetişirler. Kanadımın gölgesi kimin üstüne düşerse onu padişah yaparım. Benim şevketimden nasıl olur da kaçılırmış? Âsi Simurg, nereden benim dostum olacak? Padişahlık benim işim. Padişahları padişah eden benim; bu, bana yeter. Hüdhüd: Ey gurura bağlanmış olan ! Gölgeni çek, âlemi daha fazla güldürme ! Padişahlıktan bahsetmenin sırası değil. Bugün köpek gibi kemikle geçinmedesin. Keşke padişahları padişah etseydin de kendini kemikten kurtarsaydın. Padişah olan senin gölgeni görmeseydi hesap günü belâya mı uğrardı?
Rütbesinin kendine yeteceğini söyleyen doğan kuşu da gururlandı: Kendimi edep, erkan yolunda yetiştirmişim, zahidler gibi çileler çekmişim. Padişahın elinden savrulup gelen bir toz bile bana yeter. Âlemde bana bu rütbe kafidir. Yolu görmeye madem ki kudretim yok, padişahın elinde yüceleyim, başım yükselsin. Sonu gelmeyen yerlere gitmedense padişaha layık olmam daha iyidir. Ben, Simurg’u rüyada bile görmeye tenezzül etmemiş biriyim, neden onun yanına koşayım? Hüdhüd: Ey geçici sevdaya tutulmuş âşık ! Sıfattan uzaksın, surete kapılıp kalmışsın. Padişah olarak Simurg’dan başkası yoktur. Eşi ve benzeri olmayan O’dur. Dünya padişahı ateşe benzer, ondan uzak dur.
Ala Üveyik Kuşu’nun bahanesi de su ve denizdir: Ey kuşlar! Deniz kıyısında ne güzel yerim yurdum var. Kimsecikler benim sesimi, soluğumu duymaz. Kimseyi incitmem, âlemde benden incinmiş kimse yoktur. Dertli dertli ihtiyaç içinde deniz kıyısında oturur dururum. Su aşkıyla gönlümü kanlara bularım. Suyu kendimden bile kıskanırım. Suda yüzemem, yine de deniz kıyısında otururum. Denizden bir damlacık suyun eksileceğini düşünür, kıskançlık ateşiyle ondan bir damlacık su bile içmem. Deniz aşkı bana yeter, Simurg’a tahammülüm yok, başka dert istemem. Hüdhüd: Ey denizden haberi bile olmayan! Deniz canavarlarla doludur. Deniz bir kararda durmaz. Halden hale girer. Kâh geri çekilir, kâh kıyıya çarpar. Nice gemiler onun girdabına düştü. Deniz, gönül huzurunu bulamamış, isteğine erememiştir. Deniz, padişahın civarından kaynayan bir kaynaktır.
Puhu Kuşu’nun harabâtîliğe sığınması: Harabelerde doğmuş bir âcizim. Şarapsız harap olup gidiyorum. Gönlünü hoş tutmak isteyen, harabat meclisine katılmak ve defineye ulaşmak isteyen sarhoş gibi yıkık yerlere gitmeli. Zahmet edip harabeleri yurt edindim. Bu viranede bir gün defineye rastlarım ve muradıma ererim. Simurg’ a âşık değilim. Hüdhüd: Ey define sevgisiyle sarhoş olan ! Defineye âşık olmak, kafirliktir. Sen putperest değilsin ya ! Hangi gönül altın aşkıyla bozulursa onun suratı kıyamette değiştirilir.
Kuyruksalan Kuşu’nun bahanesi: Ben bir şaşkın,bir bunağım. Ne gönlüm var, kuvvetim. Ne kolum var, ne kanadım. Yüce Simurg’a nasıl ulaşabilir ki: Bu aciz kuş onun kapısına varamaz. Kapısına yüz sürsem de ya yanarım, ya da yolunda ölürüm. Yine de ona erişemem. Bari kuyu içinde kendi Yusuf’umu arayayım. Hüdhüd: Ey şuhlukla kendini düşkün gösteren, serkeşlikte bulunan sen ! Başta ayağa riyadan ibaretsin ! Yola ayak bas, devlete ulaşmaya bak. Seni bu yolda yaksalar bile tahammül et, yan ! Sen meselâ Yakup bile olsan sana Yusuf’unu vermezler. Yusuf sevgisi âleme haramdır.
Daha bin türlü kuş bahane gösterdi de, Hüdhüd hepsini cevapladı. Sonra, bütün kuşlar Hüdhüd’e sordular: Ey kılavuzlukta bizden yüce olan ! Yüce Simurg’a ne vakit ulaşabileceğiz? Körlükle sırra erişmeye kalkışılır mı? O nerede, biz neredeyiz? Hüdhüd o vakit dedi ki:Ey eli boş kişiler ! Yüreğiniz bozuk sizin. Aşk, yüreği bozuk kişilerde olmaz ki. Âşıklıkla kalbi çürük oluş bir arada olamaz. Simurg peçesini kaldırdı mı, yüzünü gösterdi mi yüz binlerce gölge yere serilir. Âleme gölgesini saldı da her an bunca kuşlar meydana geliyor. Âlemdeki kuşların suretleri onun gölgesidir. O yüce lûtfuyla bir ayna icad etti. O ayna gönüldür, gönle bak da O’nun yüzünü gönülde gör.
Kuşlar, Hüdhüd’ün sözlerini duyunca âdeta canlarını terkettiler. Simurg, kuşların gönüllerinden kararı aldı; aşkları bir iken, yüz bin oldu. Yola düşmeye koyuldular. Bize kılavuz lâzım dediler. İnsan kendisine ulu olamaz, Kafdağı’na varmak için, kılavuz şarttır. Kuşlar, Hüdhüd’ü mürşid seçtiler. Hüdhüd büyüğümüzdür, hüküm onun, ferman onundur dediler.
Yolun azametinden bütün kuşların kanatları kana bulandı, ah etmeye başladılar. Yolu görüyorlardı, fakat dermanları yoktu. Öyle azametli rüzgar esmekteydi ki, göklere omuz vurmaktaydı. Kuşlar, yolda korkunca bir araya geldiler, Hüdhüd’e dediler ki: Ey yol bilen ! Sen Hazreti Süleyman’ın huzuruna vardın, kapısında bulundun; huzur, edep ve âdetlerini, korku ve tehlike makamlarını bilirsin. Bu yolun inişini, yokuşunu görmüşsün. Madem bize başbuğ oldun, kavminin yol azığını hazırla, padişah huzurunda uyulması gereken edep ve erkânı anlat. Bu yolculuk bilgisizlikle olmayacak. Gönlümüzdeki müşkülleri hallet de adamakıllı yola düşelim. İçimizde şüphe varken nurlanmıyor.
Bunun üzerine Hüdhüd söze başladı. Sözü duyan kuşların hepsi saf saf oldular. Bülbülle kumru nağmeye başladılar. Bu nağmelerden kuşlara ferahlık geldi, bir başka hâle geçtiler. Hüdhüd tekrar söze başladı; mânaların yüzündeki perdeyi açtı.
Kuşlar, Hüdhüd’e bu makamı nasıl bulduğunu sordular: Ey önderliği kapan ! Nasıl oldu da sen bizi geçtin, Allah’a bizden daha çok yakınsın, dediler. Sen de bizim gibi bir kuşsun, biz de senin gibi bir kuşuz, aramızdaki fark nedendir Hüdhüd: Ey kuşlar ! Hz. Süleyman’ın gözü bir an bize düşüverdi. Ben bu makamı ne altınla, ne gümüşle elde ettim. Bu eriştiğim devlet, o bakıştan meydana geldi. Sen bir an bile ibadeti bırakma. Fakat sakın ibadete de güvenme. Hz. Süleyman’a makbul oldun mu dediklerimden ileriye geçersin.
Attar’ın anlattığı kuşların hikâyesi böyle. Hâsıl-ı kelâm; “himmet kuşumuz hangisi?” Herkes himmet kuşunu bilip tanımalı.
İşbu tasavvufî hikâyeyi, Feridüddin Attar’ın (Ö.1221) Mantıku’t Tayr adlı kitabından şifa niyetine derleyip âciz kelimelerimle üslûba çekmeye çalıştım. Türkçe, Kuşların Dili demek olan eser, Makamat-ı Tuyur ve Tuyurnâme adıyla da bilinmektedir. Mantıku’t: nutuk, söz, kelâm mânasındadır. Tayr, kuşun çoğuludur. Dolayısıyla Makamat-ı Tuyur; kuşların makamları demektir ki, tasavvufta yüce mertebeler mânasına gelmektedir. İslam tasavvufu telâkkisine göre kuşlar, sâlikleri temsil eder. Hüdhüd, kılavuz, yâni mürşiddir. Simurg (Otuz kuş-Anka), Allah’ın zuhûrudur. İslam’daki Allah ve varlık anlayışını vahdet-i vücut fikri üstüne kuran Attar, bütün yaradılanın yaradanla birlik olduğuna, her şeyin yaradandan tecelli ettiğine inandığından, sâliklerin mâşukla ( âşık olunan yaradan) birlik olma gayretini ve hâllerini mesnevî tarzında yazmıştır. Ayrıca, Attar’ın bu eserini göz önüne alarak yeniden yazdığı sanılan Ali Şir Nevâi’nin “Lisâsü’t Tayr” (Kuşların Lisanı) adlı tasavvufî kitabını da yâd etmek lâzım.




Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi