Bir kitap, bir tepsi baklavaya benzetilebilir mi?

Bir kitap, bir tepsi baklavaya benzetilebilir mi?

İstanbullular talihsiz insanlar, çünkü onlar, "Ol mâhiler derya içredir, deryâyı bilmezler" lâtifesinde târif olunan bir hayatı sürüklemekten etraflarına bakmaya fırsat bulamıyorlar. Sadece "Sur içi" diye bilinen eski İstanbul'da yarım gün dolaşan birisi, Türk-İslam sanatının en yüksek kalitede yüzlerce eserinin önünden geçmesine rağmen, belki hiçbirini görmüyor. Görmek eğitim istiyor çünkü; arkaplan bilgisi, biraz derinlemesine nüfuz etmiş alâka ve en mühimi merak gerektiriyor.


İtiraf ediyorum; o tarihi çeşmenin önünden belki en az on kere geçmiş, çeşme alınlığındaki kuşak kitabesine şöyle bir bakıp okumaya çalışmış ve birkaç dakika sonra vazgeçerek yürüyüp gitmişimdir; halbuki hat sanatına merakım vardır. Hüsn-i hattın en temel İslâm sanatı olduğuna, sadece hattan hareket ederek bir Müslüman estetiğinin kurulabileceğine inanırım. Biz hattı bugüne kadar sadece İslâm alfabesi olarak gördük ve bir haftada inkılap yapıverip onu gündelik hayatımızdan tamamen çıkarıp atıvermemize üzülmekle iktifa ettik. Aslında hat bütün İslam sanatlarına alfabe hükmünde temel ölçüler getiren, miyâr koyan, estetik kriterler veren bir nevi "Sanata giriş" sanatıdır; meselâ iyi hattı kötüsünden ayırmayı bilmeyen bir mimarın ne kadar iyi niyetli ve çalışkan da olsa işini lâyıkı veçhile icra edebileceğine beni kimse inandıramaz. Şiir de öyledir, edebiyat da, tezhib de... Şüphesiz o yüzdendir ki Osmanlılar ilk mekteplerinde hüsn-i hattı ders olarak koymuşlar ve o dersi bir mânâda "medeniyete giriş" addetmişlerdi. Yeni yazı esaslı "güzel yazı" dersleri ve sanatı, hüsn-i hattın menendi değildir, sayılmaz; nitekim, -uğraşanlar hiç kusura bakmasın- yeni harflerle hattatlık sanatını icra etmenin mümkün olmadığına inanıyorum.

Lâfı uzatıyorum ve sadedden uzaklaştığımın farkındayım. Geçen hafta Kubbealtı neşriyâttan bir tepsi fıstıklı baklava -affedersiniz-, bir tepsi fıstıklı baklavadan çok daha tatlı ve değerli bir paket erişti elime. M. Uğur Derman Beyefendi'nin kaleme aldığı "Ömrümün Bereketi" unvanlı bu eserin nefâsetini baklava, börek emsâli hazzı ve lezzeti kolayca tasavvur edilebilir nesnelere kıyasımdaki densizliği affetmenizi rica ederim; istedim ki, hissettiğim heyecanı ve zevki size de aksettirebileyim.

Neredeyse hemen her sayfası son derece titiz tarzda düzenlenen, iyi kağıda basılan ve renkli hat levhaları, tezhipler, fotoğraflar ve mimarlık eserleriyle bezenen bu kitap, Uğur Derman büyüğümüzün 50 senelik dikkatlerinin ürünü. Muhtelif vesilelerle farklı yerlerde yayınlanan İslam sanatı, düşüncesi, mimarlığı ama hassaten hat sanatı hakkındaki yazılardan meydana gelen kitap, çoğu sanat kitaplarında gördüğümüz renksiz ve teknik anlatımdan uzak, son derece tatlı, derin ve kolay okunur bir Türkçe ile bir kere daha kıymetleniyor (Onu baklava tepsisine benzetmemi bir kere daha anlayışla karşılamalısınız çünkü bu tepsideki bütün baklava dilimleri, aynı lezzet ve kıvamda!). Eğer Kubbealtı neşriyâtın hayırhah yöneticisi Sinan Uluant'ın ısrarları olmasaydı bu lezzet tufanından okuyucuları haberdar bile olamayacaktı. İnsan bu ihtimâl karşısında "Aman mürüvvet" diye şükrancalık hissine kapılmadan edemiyor doğrusu.

Uğur Derman, şahsen tanımayı kazançtan saydığım nadir sanat adamlarının başındadır, lakin onun için "Sanat adamı" demek maksadı ifade etmiyor; o, yüksek İstanbul hayatını şahsiyeti, duruşu, giyimi, lisanı, müktesebâtı ve derin uzmanlık bilgisi ile temsile lâyık bir beyefendidir. Gıyâbında onu ölçüsüz ve sizlere aşırı gibi görünebilecek kelimelerle medihte bile densizlik ettiğimin farkındayım fakat hüsnüniyetime hamledeceğine güveniyorum.

Gelelim yukarda bahsettiğim o çeşmeye; eminim siz de merak ettiniz...

Çeşme takriben 350 seneden beri orada, yerli yerinde durmakta. Eminönü'ndeki meşhur Yeni Valide Camii'ni bildiniz... Geçiniz arka cephesine; Şeyhülislam Hayri Efendi Caddesi üstünde, Hatice Turhan Sultan'la daha nice Osmanlı Hanedan mensubunun yattığı büyük türbenin hemen yanıbaşında.

Ne özelliği var diyeceksiniz?

Özelliği şu; bu çeşmenin alnındaki eski yazılı tarih kuşağında, bir hat şahaseri var. Celî, yani uzaktan okunacak derecede büyük boyda kaleme alınmış bu çeşme kitabesi, belki de bütün zamanların en büyük "Celî" hattatı Hattat Sâmi Efendi'ye ait. Nice hattat yıllarca bu kitabeyi ziyaret ederek sanki bir "Celî'ye giriş" kitabı imiş gibi hatmeylemişler; öyle bir eser bu...

Problem şurada, iyisiyle ehvenini birbirinden ayırd edemedikten sonra Yeni Camii'n arka caddesine gidip o kitabeyi seyretmekte bir lezzet bulamayabilirsiniz. Kezâ aynı Sami Efendi'nin Kapalıçarşı'nın Nuruosmaniye ve Beyazıt çıkış kapılarının alnındaki enfes tâlikleri de aynı zümredendir; bilmeyene, farketmeyene benzerlerinden farksız görünür.

Farkı farketmektir zenginlik ve Uğur Derman Beyefendi'nin makaleleri, size böyle müthiş nüansları farketmenizde yol gösterecektir. Alınız, okuyunuz, levhalarını uzun uzun seyrediniz; iyi yazılmış bir levhayı seyretmek gözü terbiye eder; eğer levhadaki Allah'ın kelâmı veya Resulü'nün sözü ise böyle seyirler göz nurunun zekâtı sayılır; göz böyle doğru ve güzel örneklerle doygunluk ve eğitim kazanır!

Kitabı benim için değerli kılan özelliklerden biri ise hattatlarımıza, onların hayatına dair yüzlerce ayrıntıyı hikâye etmesi; bize dair sanatların inceliklerine işaret olunması; bazen bir nükte, bazen bir kelâm-ı kibar veya beyitle mânânın taçlandırılması.

Kestirmeden söyleyim, Uğur Bey, hat sanatının envanterini elinde ve hıfzında tutan bir nâdidedir; envanter soğuk bir kelime, hazine demeliydik, veya daha doğru tabirle "Hat kültürü".

Unesco'nun tevdi ettiği Yaşayan Kültür Hazinesi ödülü'nün bir sebeb-i hikmeti olmalıydı elbette; bu kitap, o ödülün izahat berâtı.

Baklava tepsisinden sizlere ancak kuru bir tasvir sunabildiğim için aslında gönlüm rahat değil. Şimdi müsaade ederseniz Uğur Derman büyüğümüzün elini, sizlere vekâleten öpüp şu sadaka-i câriyesini haddim olmayarak kutlamak isterim; bu fırsattan istifade ile kendisinden ayrıca etraflı bir "Hattat Sami Efendi" monografisi beklediğimi de kemâl-i edeble arz ediyorum, zira bu kitabı, Uğur Bey'den başka kaleme alabilecek kimse kalmadı artık.

Kitap "Ömrümün Bereketi: 1" başlığıyla yayınlandı; ikinci ve mütebakisinin neşri için kıymetli mimar ve kültür adamı Sinan Bey'den, Uğur Derman'a şiddetli ve ısrarlı taleplerde bulunmasını da bilhassa rica ediyoruz.

Baklavayı gördük; kaymağını da bekleriz.


Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi