Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

“Kullanılmaya” razı olanlar, “ölüm”e hazır olmal

“Kullanılmaya” razı olanlar, “ölüm”e hazır olmal

Kendi "varlık"larını "başkaları"na borçlu olanlar, ancak ve ancak başkalarının "biçtiği süre" kadar yaşarlar... "özgürlük"ler, "makam" ve "şöhret"ler de böyledir!.. özgürlükleri "kendi çabalarıyla" değil de, "başkalarının bahşetmesi" ile kazananlar, ancak ve ancak "onların çizdiği sınır"lar dahilinde ve "onların biçtiği süre" kadar özgürdür!.. Bu kural; sadece "insan"lar için değil, "ülke"ler için de geçerlidir!.. Bir ülke ki; özgürlüğünü "bir başka ülke" eliyle kazanmışsa, "özgürlüğünün sonu" da, o ülkenin iki dudağının arasındadır!..
Kendi "rota"larını çizemeyen ülkeler, başkalarının "pota"sında erimeye mahkûmdur. çünkü "vesayet"i kabul etmiş, "kullanılmaya" razı olmuşlardır...
"Son kullanma tarihleri" geldiğinde, çekiverirler sifonu, gönderiverirler kubura!.. Onun için derim ki; "kullanılmaya" razı olanlar, "ölüm"e hazır olmalıdır!..

KARADZİç’TEN ŞOK İTİRAFLAR!
Dünkü 7. sayfamızda yer alan "Sırp kasabı Radovan Karadziç'in itirafları"nı okurken, bunları düşündüm.
Bosna Savaşı esnasında "yüzbinlerce Müslüman'ın katli" için emir veren Karadziç, Lahey'deki BM Savaş Suçları Mahkemesi'ndeki duruşması esnasında demiş ki;
"Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam koşuluyla benim Lahey'e teslim edilmeyeceğime söz verdi."
Olayın ilginç yanı şu:
Holbrooke, Karadziç'e "ortadan kaybol" derken, bir yandan da ABD, Karadziç'in başına "5 milyon dolarlık ödül" koymuş, iyi mi?..
Tam bir, "tavşana kaç, tazıya tut" taktiği!..
Dahası da var... Hollandalı Yargıç Alphons Orie, Karadziç'in iddiası üzerine; "Yeri değil... Bunu şu anda burada söyleyemezsiniz. Bu hususta daha sonra mahkemeye resmi başvuru yapabilirsiniz" cevabını vermiş!.. Hollandalı yargıçın bu tavrı gerçekten enteresan!.. Evet enteresan, çünkü; Srebrenitsa'daki soykırım; Hollandalı BM görevlisi komutanın göz yumması ile yapılmıştı.
Sadece bu olay bile; "kullanılmaya" razı olanların, her an "ölüm"e de hazır olmaları gerektiğine dair, çok çarpıcı bir örnektir!..

ABD, SADDAM'I HEP KULLANDI!
Ancak, "bir tek olay"dan yola çıkarak böyle bir hükme varmış olmamızı "abartılı" bulanlar olabilir!..
O halde, bir de "Saddam'dan misal" verelim.
Hatırlarsınız... Irak'ı "kitle imha silahları" bulundurmakla itham edip, bu ülkeye saldıran ABD'nin, bu silahları Saddam'a bizzat Donald Rumsfeld eliyle verdiği, "20 yıllık bir fotoğraf"la belgelenmişti...
Hele hatırlayın...
Tarih 20 Aralık 1983...
Yirmi yıl sonra ABD Savunma Bakanı olacak olan Donald Rumsfeld, Reagan yönetiminin üst düzey temsilcisi olarak Irak'ta ve Saddam'la el sıkışıyor!..
O günler; İran'la savaşan Irak'a, ABD'nin "kitle imha silahları" verdiği yıllar...
Saddam ile Rumsfeld, anlaşmayı bitirmiş, kameralara gülerek poz veriyor!
Bu tokalaşmanın hemen ardından; Irak, İran'a karşı "Tabun" adlı ölümcül sinir gazını kullanmaya başladı...
Daha sonra; Rumsfeld, bir ziyarette daha bulundu Irak'a!..
Bu ziyaret sonrasında da, ABD, Irak'a, "Antrax, Bubonic Plauge ve Botulium" adlı toksinleri sattı!..

OLAN “KUKLA”LARA OLUR!
Ya sonra?..
Sonrası malûm... "Sözde bir mahkeme" kurup, Saddam'ı yargılamaya başladılar!..
Yargılamaya ve geçmişin hesabını sormaya!..
Daha doğrusu, "sözde adil yargılama" yapıp, "geçmişin üzerini örtmeye" çalıştılar!..
öyle ya;
- 1980'deki "İran devrimi"nden sonra, İran-Irak arasındaki "küçük çaplı sınır çatışmaları"nı körükleyip, "8 yıllık savaşa dönüştüren" kendileriydi!..
O savaşta, her iki ülkeden de, "en az 1 milyon insan" öldü!.. Bunun sorumlusu; Saddam'ı kışkırtan ve ona lojistik destek veren ABD'den başkası değildi!..
Tabiî; "en az 20 bin İranlının ölümü"ne yol açan "hardal" ve "Tabun" adlı "sinir gazı"nı Irak'a veren de ABD idi!..
- Tarih, 30 Temmuz 1990... Yani; Irak'ın, Kuveyt'i işgalinden sadece 2 gün önce... Bağdat'ta Saddam Hüseyin'le görüşüp; Saddam'ın, "Tarihsel temellere göre, Kuveyt diye bir ülke yok!.. Kuveyt, Irak'ın 18. vilayetidir!.. Biz Kuveyt'i topraklarımıza katarsak, ABD'nin tavrı ne olur?" sorusu üzerine, "Biz karışmayız!.. Bu, Arapların iç sorunudur!" cevabını veren bayan, ABD'nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie'den başkası değildi!..
- Iraklı Kürtler, 1988'de "özerklik" taleplerini artırınca, Halepçe'ye "siyanür gazı" attırıp, kadın-çocuk tam "5 bin Kürt'ü katlettiren" kimdi?..
O "siyanür gazı"nı, kim verdi Saddam'a?.. O kimyasal gazı kullanan ve "Kimyasal Ali" olarak tanınan General Ali Hasan El Mecid, sadece bir "kukla"ydı!..
Peki, kuklayı kullanan "kuklacı" kimdi?..
Ne yani; 20 Aralık 1983 tarihinde Saddam'ı ziyaret edip, ona "arkandayız" mesajı veren ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in, hiç mi dahli yoktu bu "katliam"larda?..
Ama, ne oldu sonunda?..
Olan, "kukla"lara oldu!..
Saddam idam edildi, "kuklacı"lar hâlâ hayatta!..
Hep olduğu gibi!..

GöĞüSLERDE SİGARA SöNDüRTEREK!
Yine dünkü 7. sayfamızda, "Karadziç'in nasıl kullanıldığı"na dair haberin hemen yanında, ilginç bir tevafuktur ki; Selahattin çakırgil ağabeyin "Cuntacı Talat Aydemir'in hazin sonu"nu anlatan bir yazısı vardı...
1961 Anayasası'nın "kabul ettiriliş şekli"ne dair, şu anekdotu aktarıyordu Selahaddin ağabey:
22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 askerî darbe teşebbüslerinde, Harbokulu Komutanı olarak Harbiye'yi devreye sokmakta başarılı olan Kur.Alb. Talat Aydemir, Ankara Mamak'ta yargılanırken...
Ağrıyan dişine ilaç koydurmak için, salondan dışarıya her çıkarılışında, ona önceden birlikte hareket sözü vermiş olan kocaman generallerin, onunla göz göze gelmemek için koridorlarda kaçıştığı ve onun da onlara; "Tavuklar kaçın, kaçın!.. Horoz geliyor!.." diye seslendiği günler...
İşte bu Aydemir, idamıyla neticelenen o yargılamalar sırasında bir "ironi"yi dile getirmişti:
"Giresun'da Garnizon kumandanıyken, jandarmaya, vatandaşların göğüslerinde sigara söndürterek zorla kabul ettirdiğim Anayasa'yı ihlal ettiğim iddiasıyla yargılanıyorum!"
Bu sözler, "iki açıdan" enterasan!..
Bir... "Vatandaşların göğüslerinde sigara söndürülerek, zorla kabul ettirilen" 1961 Anayasası için, Danıştay Başsavcısı Tansel çölaşan, hâlâ; "Halkın coşkuyla karşıladığı bir devrim!!!" ifadesini kullanabildiği için!..
İki... "Vatandaşların göğüslerinde sigara söndürerek, anayasayı zorla kabul ettirme" işinde "kullanılan"lar; Talat Aydemir örneğinde olduğu gibi; son kullanma tarihleri geldiğinde, işte böyle "idam" edilirler!..
Hem de, "göğüslerde sigara söndürterek" kabul ettirdikleri Anayasa'ya göre!..

SABANCI SUİKASTI VE SONRASI!
Demek ki, neymiş:
"Kullanılmaya" razı olanlar, "ölüm"e de hazır olmalıymışlar!.. çünkü, bir gün gelir, "kuklacı"nın canı sıkılabilir ve "kukla"yı yok etmeye karar verebilir!..
Dolayısıyla; hiçbir "kukla"nın yaşama garantisi yoktur!.. "Kukla"ların ömrü, "kuklacının keyfi"ne ya da "denge hesapları"na bağlıdır!..
Hiçbir kukla;
"Meğer ben neymişim be abi!" havalarına kapılıp da, kendinde güç vehmetmemelidir!..
"Ne oldum!" değil de, "Ne olacağım?" derse, belki daha uzun süre yaşayabilir!..
Yoksa;
Atıverirler çöpe!..
Ya da, çekiverirler sifonu!..
Hani, geçenlerde yazmıştım...
9 Oak 1996'da; özdemir Sabancı'yı; hem de Sabancı Center'in 25. katında, "DHKP-C'li Mustafa Duyar"ı kullanarak öldürtenler, daha sonra da "Nuriş çetesi"ne "300 bin dolar" verip, Mustafa Duyar'ı ortadan kaldırtmıştı!..
Bunu aktardığımda, "Filmin The End'ini" anlattığımı sanıyordum!..
Meğer, "filmin başı" da varmış!..
Efendim; "Cinayet"in işlendiği gün, Sabancı Center'in 25. katında Piyade Yüzbaşı Hüseyin Pepekal adlı biri de bulunuyormuş, iyi mi?..
Ama kendisi "personel" değil!..
Dahası, herhangi bir "randevu"su da yok!..
Yani, "ne amaçla" orada bulunduğu meçhul!..
Ancak, "1997/443" nolu "MİT raporu"nda şöyle bir ifade yer alıyor:
"Bu cinayetin koordinasyonunu kurarak; Abdullah çatlı, Hüseyin Kocadağ ve Hüseyin Pepekal tarafından organize edildiği saptandı!"
İşin içinde bir "uyuşturucu pazarlığı" var ama, şimdilik o mevzuya girmiyorum.
Yani, "Hatice"ye değil, "netice"ye dikkat çekmek ve sormak istiyorum:
"Abdullah çatlı ve Hüseyin Kocadağ'ın akıbeti nedir?"
"Ne" olduğunu biliyorsunuz...
Her ikisi de "Susurluk kazası"nda(!) can verdiler!..
özetleyecek olursak;
DHKP-C militanları kullanılarak özdemir Sabancı öldürtüldü!.. Nuriş çetesi kullanılarak DHKP-C'li Mustafa Duyar ortadan kaldırıldı!..
Sabancı Suikastı'nı koordine ve organize eden Abdullah çatlı ve Hüseyin Kocadağ da, Susurluk'ta öldürüldü!..
Demem o ki;
"Kullanılmaya" razı olanların hayatı, "kullanıcı"ların keyfine kalmıştır!.. "Son kullanma tarihleri" dolduğunda, "ibretli son"dan, kimse kurtaramaz onları!..
Saddam Hüseyin'in, Radovan Karadziç'in, Talat Aydemir'in, Abdullah çatlı'nın, Hüseyin Kocadağ'ın ve Mustafa Duyar'ın kurtulamadığı gibi!..
Uzun lâfın kısası;
"Kukla"lar, ancak ve ancak "kuklacı"lar izin verdiği sürece yaşarlar!..
"Son kullanma tarihleri" dolduğunda, herhangi bir sebeple defterleri dürülebilir!..
Onun içindir ki;
özellikle şu son günlerde hiç kimse, sıvazlanan sırtlarına aldanıp "ne oldum!" havasına kapılmamalı, "ne olacağım?" diye düşünmelidir!..
Aksi halde, "kaçacak delik" bile bulamayabilirler!..
=====================
“İhtar”ın anlamı
Dünkü yazımda, AK Parti hakkında verilen kararı, "Ağa'nın ziyafet sofrası"na benzetmiştim...
Ağa; "Buyurun sofraya... Ama etliye dokunma, tuzludan uzak dur, sütlüye el sürme, tatlıları unut!.." diyordu ya!..
Selahaddin çakırgil ağabey ise, çok daha çarpıcı bir örnekle izah etmiş meseleyi.
Hani, Atatürk'ün; İsmet İnönü'ye kızıp da Celal Bayar'ı Başbakan yaptığı olay var ya, işte onu anlatmış Selahaddin ağabey!..
Kendisini "Başbakanlık koltuğu"na oturttuktan sonra Celal Bayar'a şöyle demiş Atatürk:
"Celal Bey! Dış siyaseti ve gönderilecek elçileri ben belirlerim... Generallerin terfi ve azillerini, valilerin, emniyet müdürleri ve polis şeflerinin tayinlerini ben yaparım... Eğitim ve adliyenin genel çerçevesini de ben belirlerim... Gerisini dilediğin gibi idare et!.."
Bugün, AK Parti'ye denilmek istenen de budur!.. "Yol, su, elektrik, sağlık, eğitim, duble yol, ekonomik istikrar ve belediye hizmetlerinde istediğinizi yapabilirsiniz!... Ama kırmızı çizgilere dokunmayın!"
Hele söyleyin, "ihtar"ın anlamı bu değil mi?


Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi