Ahmet Doğan İlbey

Ahmet Doğan İlbey

Taksim’e Medhiye Yazan Dücane Cündioğlu’nun Yanılgısı

Taksim’e Medhiye Yazan Dücane Cündioğlu’nun Yanılgısı

Dinimizin yolunda yürümeye adım attıran, tefekkür dünyamızdaki cevherleri görmemize meşale tutan, yakın tarihimizdeki zulüm ve aydınlıkların bilinmesine vesile olan kitaplarıyla medhedilmeyi hak etmiş erbab-ı fikir divanında yer alan Dücane Cündioğlu tarihe bir yanılgı olarak düşecek olan o talihsiz sözleri keşke etmesiydi. Dili bağlansaydı, dili boğazına aksaydı da Taksim çapulcuları hakkında mehdiye düzmeseydi. Hasta olsaydı da Taksim eşkıyaları üstüne o talihsiz cümleleri yazmasaydı ve kitaplarıyla bildiğimiz fikrî şahsiyetine zül getirmesiydi. Keşke yanılmamış olsaydı. Yanılgısı avâmın yanılgısı gibi tez geçecek değil, ateşten daha beter yakıcı, Müslümanlar nezdinde incitici zehirli bir yanılgı. Havasın ötesinde bir tefekkür adamının yanılgısı bu.

       Gayem asla mağlûp etmek değil. Taksim’e düzdüğü mehdiye acı vericidir. Hiçbir fikir ve dostluk mahkemesi bu medhiyeyi temyiz edemez. Cinnet geçiren fikirsiz ve hiçbir ahlâkî ölçülere bağlı olmayan eyyamcı-lüpçü-lümpen ve bir kadar da düşman karargâhların dümen suyunda şuursuzca Moğollaşanlara yazılan medhiye yüreğimizi burktu.                                      

     “Niçin söylemekten çekineyim ki direnişin ihtişamı da zaten içtenliğinde, doğallığında ve sadeliğinde. Sivil oluşu, haklılığının en büyük alâmeti. İlk başlarda şiddetle arasına mesafe koymaktaki başarısızlığı, aleyhine değil, lehine yorumlanmalı. Çünkü bu, Taksim’deki halk iradesinin bir stratejiyle değil, bilakis toplumsal vicdanın yönlendirmesiyle belirlendiğini gösterir. Taksim direnişi İstanbul’un tarihinde İstanbul’un yüzüsuyu hürmetine gerçekleşen ilk direniş” demiş.                                                                                                                       

      Dücane ustanın “direniş” kelimesini, mânasını haiz olmayan Taksim eşkıyalarının yakıp yıkma canavarlıkları için kullanması esef vericidir. Kitaplarını tavsiye ettiğim bir neslin sualine ne cevap vereceğimi düşünerek üzüldüm nâmına.
    “Taksim direnişi, Süleyman’ın asasını kemiren kurtçuk. Direnişin ihtişamı zaten sadeliğinde. Sivil oluşu, haklılığının göstergesi. Politik tefeciliğe izin verilmemeli.  Her devirde iktidarın nobranlığı karşısında beceriksiz muhalefetin çapsızlığını halkın vicdanı telafi eder. Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil. İşte Taksim’in ruhu.”

 CÜNDİOĞLU’NA GÖRE TAKSİM “İHTİŞAMLI, SİVİL VE SADE BİR DİRENİŞ”     

 

Taksim vandallığının “ihtişamlı, sade ve sivil bir direniş” olduğunu söylemek psikiyatrının ilgi sahasına giren aykırılık hastalığının başladığını göstermiyor mu? Dahası var; Taksim eşkıyalarını “halkın vidanı” olarak görmek ve Yunus Emre Hz.lerinin mısralarıyla tavsif etmek, ardından bütün bu şenaata, bu mısralarla “İşte Taksim’in ruhu” demek, iki asırdır haksızlığa maruz kalan Müslümanların tefekkür ve kültürünü ihya eden bir fikir adamına yakışır mı?

      Tefekkür ve ilmin, insanı muazzam bir muhayyilenin ve düşünce âleminin ufuklarında dolaştırdığına inanırız hep. Fakat, aykırılık, itidal ve temkin ehlinin ölçülerine bağlı değilse muvazene bozulabiliyor. Kibir ve aykırılık uzun süre yaşamaz. Taksim’ciler için yazılan aykırı medhiyede aidiyet yok. Karışık, dağınık, kozmopolit bir tavır var. Tasavvufun derûnî aykırılığı değil bu. Batılı filozofların aykırılığına benziyor.

      Aykırılık, İbrahim Ethem Hz.lerinde, Hallac’da, İbni Arabi’de, Hz. Mevlâna’da neşv ü nema bulur. Müslüman millet ve şeriat içindi yaptıkları her aykırılık. Eğer iddialarımız ve düşüncelerimiz mülk ü milleti sevip yüceltmiyorsa, bir süre sonra kimin parselinde olduğumuzu karıştırmaya başlarız. Hadiseler karşısında daima din-ü devlet mülkü millet’e bağlılık esastır.

     Dücane ustanın yaptığı, şahin kuşunun kibrine ve duruşundaki pervasızlığına benziyor biraz. Şahin kuşu, binlerce metre yükseklikte uçarken yerdeki avına tekebbürle bakar ve hiçbir kurtulma şansı vermeden avıyla oyalanmaya başlar, marifetini, yani kibrini iyice kabartırmış. Avı hızla kaçmaya başladıkça gökyüzünde kibirli ve marifetli kanatlarıyla güç akrobasisi yapmaya başlar ve her şeyi garantili bir eda ile avının üzerine binlerce metre yükseklikten pike yapar ve hızını alamaz, yere çakılırmış.     

       Dücane usta, ağır şeker hastalığı nüksedip ensülin almaya fırsat bulamayan hastanın şartlarındaki şuursuzluk hâline benzer bir halde yazmışsa bu ve aşağıda yeri geldikçe nakledeceğimiz çılgın ve “absürd” cümlelerini, kitaplarını kıraat etmiş iki kuşağa bunu atlatmalıdır. Fikrî şahsiyetine olan kanaatin zedelenmesini ancak bu şekilde kurtarabilir.   

     “Taksim Parkı İstanbul’un gamzesidir, üzerine beton dökülmemeli, bilakis kışla(militarizm)+Avm (kapitalizm) ihtirasına gem vurulmalı! Mahkumlar hâkim, mazlumlar zalim oldu.” 

     Yazısının içinde tek doğru ifade bu. Fakat bu sanatkarâne bakış, aykırı ve isabetli olmayan ifadelerinin yekûnu içinde yok olmuş. Taksim’in Müslüman bir çehreye dönüştürülmesini tavsiye edebilirdi. Fakat sürekli “demos”tan dem vurmuş. Şu ifadeler entellektüel bir kriz içinde olduğunu gösteriyor desek nezaketsizlik olur mu?  Ama kendisinin de mesuliyetini ve ustalığının itibarını düşünmesi gerekmez miydi?

 

      CÜNDİOĞLU: “TANRI’YI TAKSİM’E ÇAĞIRMANIN TAM SIRASI”

 

     “Halka karşı gelenler Hakk’a karşı geldiklerinin farkında bile değiller! İşte Tanrı’yı şehre çağırmanın şimdi tam sırası! Dua edin dostlar, mazlumun ahı asumanı bile titretir!

Dua eylemdir. Direnme ruhlarda başlar. Taksim direnişi, Süleyman’ın asasını kemiren kurtçuk. Taksim direnişi, İstanbul'un tarihinde İstanbul'un yüzüsuyu hürmetine gerçekleşen ilk direniş olduğu halde, yetkililer ne yazık ki bu doğal tepkiyi anlamakta fevkalade yetersiz kalmış, ne olup bittiğini sağlıklı biçimde okumayı bir türlü becerememiştir.”                           

    Yolunu şaşırmış, aykırılığın ve muhalifliğin bir patolojiye dönüştüğünü hissettiren bu satırlar, cemiyetin, milletin, yani Müslümanların hakkına, hâkimiyetine, meşrûiyetine, Türkiye’nin tek ve asıl sahiplerine ağır hakarettir. Hâşâ “Tanrı’yı şehre ancak peygamberler ve nebiler çağırabilir. Taksim çapulcularının “dua edilmesi” gereken bir kitle olduğunu söylemek, selim aklın neticesi değil, muhalifliğin kime niye niçin yapılacağını karıştırmak anlamına gelir.                                                                                                                            

      Bu satırlarda da sekülerleşmiş, İ’lâ-ı Kelimetullah dâvasından taşra düşmüş, gevşemiş, “insaniyetçilik” oynayan, Doğu-Batı bütün insanî istekleri yaşatalım aforizmasına sığınan sofistlerin torunu bir entellektüalistin sayıklamalarını okuyoruz adeta.

     Hususî olmanın ve hususî bir düşünüş tarzının, cemaatsiz, yani yalnız olmanın tezahürüdür bu abes sözler. Bu tavır, sofistlerin değil, kalabalıkların mağarasındakilere de ait değil, cemiyet, yani üzerine titrediğimiz “halkın” (nâs) hakkını savunan bir sayha da değil. Entellektüalistlerin mağarasından birine aitmiş gibi geldi. Cemiyetin dışında yaşayan, yalnız ve aidiyetsiz… Kendisi beyan ediyor.  “A’raftayım, ve yalnızım. Aradayım.

    “Direniş” dediği Taksim’deki çapulcular, yani vatan-ı İslâmiye vasfını yeniden kazandırmakla mükellef olduğumuz Türkiye’ye aidiyetsizler için şu cümleler ne kadar yürekleri kanatıcı ifadeler: “Çünkü yaşamları boyunca hep haklı olanların arasındayım. Avurtlarını kendi hakikatleriyle, ama hep hakikatleriyle şişirenlerin arasında. Hiç çekinmeden gerçeği insanın yüzüne tükürenler arasında.”

      Taksim anarşistlerinin vandallığını “Süleyman’nın asasını kemiren kurtçuğa” benzetmek de abes bir benzetmedir. Âyetlerin, adaleti ve mülkü ile hem peygamber, hem hükümdar olan Hz. Süleyman’ın dahi ecelin elinden kurtulamayacağını, ölüm takdir edil­diği zaman onu başından savamayacağını, asası elinde ibadet ederken, asasını kurtçukların, güvelerin kemirip çürüttüğünü ve yere düşüp öldüğünü bildirdiği hadisenin ulviyeti ile lümpen ve çapulcu bir kitlenin duruşları aynı olabilir mi? Taksim’de yoksullar ve yoksullukla ezilmiş ve dahi millet ve devlet hakları elinden alınmış mazlum ve mazrur bir kitle yoktu.

     TAKSİMCİLERE “ENGİN MÜSAMAHA GÖSTERİLMELİYMİŞ…”    

     “Taraflara itidal ve sükûnet tavsiye etmek de -özellikle hassas dönemlerde- ortayolculuğun o tipik, o zavallı çöpçatanlığına soyunmaktan başka bir mânâ ve değer taşımaz nezdimde.(…) Bir de negatio negationis var oysa. Reddin reddi yani, inkarın inkarı, her türlü olumsuzlamanın olumsuzlanması! Ancak bu kuşatıcı bakışladır ki hakikati zıtların birliğinde görmeyi başarmak. Arifler cem'ü'l-ezdâd derler, Batılı talebeleri ise,coincidentia oppositorum. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu sezmek, ve ne yapıp edip miracın sonunda özne ile nesne’yi birliğe getirmek. Kısaca illâ demeden önce lâ demeyi bilmek, evet’ten önce hayır’ı seçmek! Hiçbir unsurun, hiçbir parçanın, hiçbir zerrenin kendi kimliğinden, kendine has özelliklerinden vazgeçmesini beklemeksizin tüm farklılıkları birliğe kavuşturmak. Ne yapıp edip efendi-köle diyalektiğinin sınırları üzerine çıkmak (Aufhebung) ve mukayyed olanın mutlak’ta temsiline izin vermek!”

     Yukarıda satırlar, hiçbir şeref, içtimaî gaye ve hususiyeti olmayan Taksim hadiseleri için kalem alınacak bir mâna taşıyor mu sizce? Sanılır ki, Mekke müşrikleriyle Medineli Müslümanların arasında meydana gelen bir yok oluş veya var oluş mücadelesinin savunması. Sanılır ki, cihangirâne bir devlet, topraklarında yaşayan bir kavmin barınma ve hürriyet çığlıklarını ezip geçmesinin müdafaası.

      Üzerinden konuşulacak hiçbir insanî, içtimaî ve din ü millet üzere bir değeri olmayan Taksim şenaati için şu tesbitleri yapmak âdil midir?: “Tek başına hiçbir analist, hiçbir analiz üstesinden gelemez bu yangının, bir an evvel vicdan’ın sesine de kulak vermek gerekiyor, ortak vicdan’ın sesine, aslâ yüzde’lerle ifade edilemeyecek olan o ma’şerî vicdanın sesine. Sokaklarda, meydanlarda, mahkeme kapılarında değil, gönüllerimizde bulduklarımızın sesine. Kısaca, Anadolu’nun derinliklerinden devşirebileceğimiz engin müsamahanın, mehabbetin, şefkat ve merhametin sesine. Evet, sade hakikatin sesine. Hakikatimizin sesine. Bu toprakların sesine, bizatihi yüzde 100’ün sesine.”

     Yazık! Taksim’de ahlâksızlık ve anarşistlik provası yapan Pera meşrebli zibidilere bu nâmeleri yazmak ne fena! Ne feci bir yanılgı!  Bu satırların sahibi, İstanbul’un kozmopolitliğinden, Pera’laşmış lümpenlerin atmosferinden kurtulup Anadolu’da bir kasabaya yerleşmeli âcilen. 

     Hadiseye hükümetler üstü bakmak ve elbette hükümetin üstün ve hatasız olmadığını, fakat hükümet üstünden Türkiye’yi yıkmak isteyenlerin niyetlerini görmeden bu sofistik medhiyeyi yazmaması gerekirdi.                                                                                                          

TAKSİM EŞKIYASINA “DAVUD’UN NEŞİDELERİYLE” YAKLAŞMALIYMIŞIZ

     “İhtiyacımız olan şey cesaret değil, tevazu. Süleyman’ın asasına değil, Davud’un neşidelerine ihtiyaç duymalıyız. Kudret yumruğunu ikide bir karşıtlarımızın masasına indirmek yerine, bazen sıfatsız, vasıfsız, suretsiz görünmeyi de öğrenmeliyiz. Her fetihten sonra zemine inip toprağa yüz sürmeyi bilmeliyiz. Toprağa, yani herkesi herkese eşit kılan vicdanın zeminine. (…) Alevlerin zirvelerine ulaştığı o a’raf dağında, bir başına, tek başına, Tanrı’nın şehre gelmesi için yıllarca aralıksız yakaran bu fakirin, şimdi, tam da o’nun bütün ihtişamıyla Taksim Meydanı’nda belirişini görmüşken, sırf seyr u temaşanın zevkiyle yetinmesi, ve Tanrı’nın çocuklarından yine onun neşidelerini esirgemesi, aklın değilse bile, vicdanın kaldırabileceği bir yük değil.” 

      Dücane ustaya şunu söylemek isterdim: Bu ülke iki asırdır üzerinden silindirler geçmiş. Acımamışlar. Zulüm etmişler, bütün bir hayat tarzı olan dinî değerlerini 1924’den başlayıp, 1930’larda, 60’larda, 71’lerde, 12 Eylül’lerde, 28 Şubat’larda ezip geçmişler ve insan yerine koymamışlar Türkiye’nin asıl sahiplerini. Taksim’de Davud’un neşidelerine ihtiyaç olacak ne vardı, Allah aşkına doğruyu söyleyin! Taksim’deki belden aşağı zümreler ve Darbeci karargâhların çakalları için yazılan yukarıdaki cümleler sizi tarihin çöplüğüne atarsa, o kitapların sahibi adına üzülürüm.

      “İstanbul neredeyse bitmek üzere, bu nedenle halk, denetleyemeyeceği ölçülerdeki çılgın hamleleriniz sizin olsun, lütfen biraz nezahet, biraz nezaket, biraz rekaket diyor. Meselâ İstanbul kültüründe, içki içen insanları kastederek ayyaş ve alkolik sözcüklerini kullanmak veya aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içtiklerinden dem vurmak, en hafif tabirle ayıptır, çünkü bu sözcükler genellikle hakaret için kullanılır. Etnos içinde kullanımı meşrû olan ifade ve tabirler, demos sözkonusu olduğunda kullanılamaz. Kullanılırsa hubris’in tezahürü olarak algılanır. Velhasıl, o kadar mı güç, o kadar mı zor, böylesine basit bir tepkiyi anlayamamak?”

     Yazık, çok yazık!  Üsküdarlı tasavvuf ehli bir babanın çocuğu olan Dücane ustayı İstanbul’un seküler ve Atina’laşmış havası bozmuş olmalı. Yalnızlıktan, a’raftan kurtulup cemiyete, câmiye, cemaate, yani millete dönmelidir.

     Hâsılı, Taksim’e mehdiye çok fenâ! Öyle bir fena ki, sözün sahibini yere düşürdüğünde kitaplarının hâtırı için tutup kaldıranlardan olmak isterim.                                   ********************************* 

İLÂVE YAZI:

 

ŞAİR MEMDUH ATALAY, MAĞARAMI VE DOSTLARIMI ANLATAN ŞİİRİYLE YÜREĞİMİ ÜSTÜNDEN GEÇTİ YİNE

 

“AKRABAYITALUKAT ŞİİRİ

 

Soy kardeşliğinin öldüğü bir cumhuriyet tatilinde / Ellerimde uhuvvet risalesi bir cami avlusunda / Ne er kişi ne hatun kişi / Hazır bir cenaze “kardeşlik” niyetine / Uykudan uyandım Hayye ale'l-Felâh

Uyandım kardeşliğe / Muhacir bir Türkmenin sancılı bakışına / Bir ensar gölgesi düştü dedim Ali’den / Hele İncili Çavuş’un Ali güzellemesi / -Yoksa İncili Paşanın mı demeliydim-Gölgesinde huzur yılanında şifa bulduğumuz / Hocamızın peşinde / Dağlardan bir dağa düştük / kardeşlik yamaçları / Biz böyle ağlarız siz bilemezsiniz / Suriye ,Afganistan,Mısır,Somali,Arakan / Halifesiz büyük millete / Elimizde bir avuç kor bastırırız yüreğimize / Bu küçük sofra büyük bir millettir / Somalili Mahmut, Zaza Savaş Hoca, yiğit namından belli olur / Bir de Çamur Hasan / Adriyatikten Çin seddine / Molla şeriatın tokmağıyla durur serapa şefkat / Parmak keser keserse / Bir alev, bir ateş, bir kurban, Konuşan İsmailse / Deli Dumrul’un hod müminlerin gönlündeki Tengrisi / Altayların semadaki Gök Tanrısı / Ahmet Abi’nin mağara bülteni ek yazısı adına yemin olsun ki / Biz denize sırtımızı döneriz / Kalbimizdeki denizi gizlemek için / Üç koç kurban ederiz Ahmet Abi / Sadece seni izlemek için / Her ne kadar Türklük biraz karıştıysa da / Yine de yer alırız senin safındaysa / Hasan sabır tespihi dizedursun / Sesler büyülü korkulu sesler Ahmet Abi / Senden ırak olsun / Fikrin derin bağlamı / Aşkın Yunus yordamı / Türkün türkü çağıranı /

Dervişin kan ağlayanı / Senin kiliminde nakıştır Ahmet Abi / Bin birinci geceden bir mağara dönüşü / Gülden tütünler içen Türkmen erleri / Yesevi çayı içen Türkmen pirleri / Sana çadır kuracak bilirim / Tanrı Dağı’nın eteklerinde / Mağara arkadaşların arasında ben / Hazin kıssalar sakladım sana / Gözyaşlarını boşa harcama!”

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
15 Yorum
Ahmet Doğan İlbey Arşivi