'Kokona' tipli kadın!

'Kokona' tipli kadın!

2009: Zaman ve zemin

Kış aylarının en güzel tarafı balığın bol olması. Yüce Rabbimizin dünyanın dörtte üçünü denizlerle donatmasının hikmeti, kullarına bol bol balık yedirmek olmalı.

Işık, iki dükkânda çok gerekli: Kuyumcularda ve balık tezgâhlarında. Balığın açık kurşunî rengindeki ve gözlerindeki canlılığı, tıpkı altının insanların gözünü kamaştıran pırıltısı gibi öne çıkartmak için. Bu sene, ışıkta en çok parlayan lüfer ortalıkta yok.

Önceki akşam, bir balıkçı dükkânının önündeyim. Lüfer olmayınca, hangi balığı alacağınıza karar vermek zor. Beklerken bir kadın mahcup bir eda ile balıkçıya yaklaştı. Tilkiye benzeyen bir kürkün daha da toplu gösterdiği tombulca bir bedeni, en az bir saat zaman harcanmış kalın makyajın saklayamadığı yaşlı bir yüzü. Şu çok bilindik, ömrünü konken masalarında harcayan ve "kokona" tabir edilen bir hanım. Balıkçıyla arasındaki konuşmaya kulak misafiri oldum. Balık değil, sadece balık pulu istiyordu. Balıkçı daha önce de böyle taleplerle karşılaştığından olsa gerek çok şaşırmadı, bir cevap da vermedi. Yüzüne yansıyan "ya sabır" ile, bir levreğin pullarını bıçakla kazımaya başladı. Hiç kaçırılacak bir durum değildi. Kadına "Ne işe yarıyor bu pullar?" diye sordum. Kadın biraz da mahcup, "yeni yılda uğur getiriyor, yılbaşı gecesi yüzümüze yapıştırıyoruz" diye başlayan uzunca bir açıklamaya girişti. "Nerden öğrendiniz?" soruma ise, "büyüklerimizden" diye bir cevap verdi.

Balık, antik dinlerde bolluk ve bereketin sembolü. Balığın pullarını yeni yıla girerken kullanmak bu antik totemik inançlara kadar uzanan bir ritüel olmalı. Balık pulu, aslında yüzlercesi arasında sadece bir sembol. İnsanoğlu zamanı kutsamak, böylece hayatını kutsanmış bir zaman aralığında sürdürmek istiyor. Sadece zamanı değil, aynı zamanda mekânı da. Yılbaşı kutlamalarının ve yılbaşlarına yüklenen anlamın böyle bir tarafı olmalı. Piyasa ekonomisi bu kutsallık arayışını basit tüketim metaına dönüştürüyor. Üretiyor, pazarlıyor ve insanlar da tüketiyor. Müesses dinler bu kutsallık arayışına sistematik cevaplar veriyor. Din dışı bir hayat biçimini seçmiş olanlar ise zamanı ve mekânı daha ilkel yöntemlerle kutsamaya girişiyor. Evleri antikacı dükkânına veya bir müzeye benzeyenler kimlerdir? İlkel kabilelerin totemlerinin küçültülmüş bir hali olan yaka rozetlerini daha çok kimler kullanır? Fala inananlar, günlük programlarını bile medyumlara müracaat ederek düzenleyenler kimlerdir?

Vahdettin Bahadır, Diyarbakır'da tanıştığım ve sohbetinden çok feyiz aldığım bir dostum. Bazen bir şeyleri bilmek, anlamak anlamına gelmiyor. Bildiğim ama farkında olmadığım aynı kökten gelen iki kelime çifti arasındaki çok önemli ilişkiyi Vahdettin Hoca bana gösterdi. Zaman ve zemin, mekân ve imkân kelimeleri ikisi de ayrı ayrı, aynı kökten geliyorlar. Bu kelimeler arasındaki ilişkilerden, kutsaldan yola çıkarak bugüne ve maddî hayatın sınırlarına ve fırsatlarına uzanan çok uzun bir yolu kat etmek mümkün. Zamanın sunduğu zemini, mekânın sunduğu imkânı araştırmalısınız.

Bizlerin tek tek bireyler olarak, kısa hayatımıza sığdıramadığımız yekpare anların içinde yaşıyoruz. Bizden önceki nesillerden devraldığımız, bizden sonraki nesillere devredeceğimiz bir zaman ve mekân zincirinin oluşturduğu bütünlük. Bizlerden hesabı sorulacak olan, yaşadığımız zaman kesiti içinde ayağımızı bastığımız zemini; üzerinde yaşadığımız mekânın bize sunduğu imkânları değerlendirme yeteneğimiz.

2008, Türkiye için kayıp bir yıl. 2008'in zeminini ve sunduğu imkânları kullanamadık. Hastaya zamanında müdahale edilmediği için, sorunlar ağırlaştı. Zemin ağırlaştı, imkânlar azaldı. Ama hâlâ umut var. Kaçırılan fırsatlar, önümüzdekileri daha değerli kılıyor. Öbür taraftan bizleri de daha tecrübeli ve dirayetli.

2009, ülkemize hayırlar getirsin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi