Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Şairi anlamak ve anmak

Şairi anlamak ve anmak

Politikacılarının sayısı kadar şairi, şairlerinin onla çarpımı adedince romancısı, romancıların onla çarpımı miktarınca hikâyecisi ve sanatçısı olmayan toplumlar geleceğe “miras” olarak pek bir şey bırakamazlar.
“Sanatçı” kadru kıymet bilen toplumlarda yetişir. Kadr u kıymet bilmeyen toplumlar ise, kendilerini şaklabanlara mahkûm ederler.
Maalesef halkımız ve yöneticilerimiz pek kadr u kıymet bilmiyor. Ne sanatçıya saygı, ne de emeğinin karşılığı var. Herkes her şeye rahatlıkla ücret öderken, “sanat eseri”ni “bedava”ya getirmek istiyor. “Vermek” yerine almaya çalışıyorlar...
Her gün o kadar “ücretsiz kitap” talebi geliyor ki, toplasanız İstanbul bütçesi kadar büyük bir meblağ çıkar. Öte yandan, hemen her gün bir konferansta, söyleşide, panelde, açık oturumda veya herhangi programda konuşmacı olarak yer almamız isteniyor. Bu emeğe de hiçbir karşılık öngörülmüyor.
En acemi şarkıcıya yahut şiir okuyucusuna rahat rahat verilen meblâğın onda birini yazar isteyince, sorun çıkıyor. “Fikrinizi kaça satıyorsunuz?” biçiminde son derece çirkin ve aptalca sorularla hırpalanıyoruz. Fikir satmıyoruz, çünkü hiç kimse emekle üretilmiş bir fikri satın alabilecek kadar büyük bir servete sahip değildir!
Yazar, sadece o iş için harcayacağı zamanın bedelini istiyor. Bu da anasının ak sütü gibi helali. Çünkü muharrir, “yazarak” zaten görevini yapmıştır. Yazdıklarını toplumuyla paylaşması ise bir kadirşinaslık örneğidir.
“Yazar”ın görevinin bittiği yerde “Okuyucu”nun görevi başlar... Okuyucunun görevi yazılan “eser”leri satın alıp okumaktır. Bu bir anlamda kendini geliştirme çabası, bir anlamda da yazarın emeğini ödüllendirme vefasıdır...
Yüreğini beyninde damıtıp satırlara akıtan her emekçi pek tabii olarak emeğinin karşılığını almalıdır. Şair de, romancı da, sanatçı da emeğinin karşılığını aldığı ölçüde yeşerip gelişir.
Bunu bilen Osmanlı yöneticileri şairleri sever, sayar, ödüllendirir ve himaye ederlerdi.
Koskoca Fuzuli, “Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar” mısralarını, devletin kendisine tahsis ettiği maaş gecikince yazmıştı.
Padişah kızmadı. Gülümsedi ve doğrudan devletini, dolayısıyla da kendisini eleştiren hicviyeyi, özel bir tahsisatla ödüllendirdi.
Devlet kurumlarının böyle görevleri de var: Özellikle en “sivil” ve halkla en iç içe yaşayan kurum olarak belediyelerin kültürel konulara biraz daha ağırlık vermeleri lâzım.
Modern belediyecilik anlayışı toplumu ruhsal ve beyinsel açıdan beslemeyi de içeriyor.
Bu çerçevede anma toplantıları, şiir geceleri, okuma günleri yapılabilir... Doğrusunu isterseniz bazı belediyelerimiz de bunları istekle yapıyor.
Ne yazık ki, bazıları “Kültür programı” denildiğinde, kültürel gelişme açısından hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmayan “vur patlasın çal oynasın”lı eğlenceleri hatırlıyorlar ve böyle organizasyonlara çuvalla para döküyorlar.
Şükür ki vefat yıldönümünde Necip Fazıl’ı (ölümü 25 Mayıs 1983) anmak, bazı belediyelerin aklına geldi. (Ne de olsa yakın tarihte kaybettik).
Ama abuk-sabukluklara çuvalla para harcayan belediyelerimizden birinin aklına da keşke ölüm yıldönümünde (22 Mayıs 1912) Şair Eşref’i anmak gelseydi...
Yalnız Eşref değil, başka şair ve yazarlarımız da ayni ilgisizliğin kurbanı oluyorlar. Çok tanınan birkaç ismin dışında şair, yazar ve sanatçılar anılmıyor. Bu yüzden pek çok şairimizin, fikir adamımızın ve yazarımızın adını dahi bilmiyoruz.
Özellikle edebiyat tarihimiz bir “Meçhuller Mezarlığı” gibi...
Şair Eşref’i severim. Taşı gediğine koyma ihtiyacıyla kıvranırken imdadıma yetişir. Bir mısrasıyla bir dünya söz etmiş olurum.
Hayatı tuhaftı ya, ölümü bile bir tuhaf olmuş şairin...
Oğlu Eşref’in son günlerini şöyle anlatıyor:
“Ölmezden bir hafta evvel ellerine, ayaklarına kına yaktırdı. Yattığı odanın perdelerini kapattırdı. Geceleri lâmba yaktırmadı. Ölümüne rastlayan Çarşamba gününe kadar karanlıkta yattı. Çarşamba günü sabahleyin anneme: -Bir haftadır karanlıkta yatıyorum. Anladım ki ölüm korkulacak bir şey değilmiş dedi. Kendini tamamıyla soydurdu. Çıplak olduğu halde öğleden sonra hayata gözlerini yumdu.” (Mustafa Şâtım, Meşhur Şair Eşref’in Hayatı, İzmir, 1943, s. 13).
Eşref’in kaymakam olarak ilk görev yeri Fatsa’dır. Son kaymakamlığı Gördes... Taşlamaları müthiştir. Her mısra espri aspirini gibidir. Bir meslekdaşım, “O ‘Eşrefane Hiciv’in, nev’i şahsına münhasır, mübdiidir” diyor ki haklıdır.
İzmir Valisi Kâmil Paşa, Kıbrıs’a gidiyordu. Eşref’e "Bir isteğin varsa getireyim" dedi. Eşref bir eşek ısmarladı: "Paşam görüyorsunuz artık yaşlandım, yürürken yoruluyorum, yokuş da çıkamıyorum. Bana bir Kıbrıs eşeği getirirseniz ömür boyu size duacı olurum."
Kâmil Paşa gidip döndüğünde karşılayıcılar arasında Şair Eşref de vardır. Paşa, kalabalıkta hiciv ustası Eşref’i görünce: "Yahu Eşref, afedersin ama siparişini maalesef unutmuşum, seni görünce eşek aklıma geldi" deyince, Eşref, “Aman Paşam, üzülmeyin, o eşek gelmese de olur, nasılsa siz geldiniz" deyiverdi.
Şair Eşref'in en meşhur kıtalarından biri şudur:
Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için
Gelmesin, reddeylerim billahi öz kardeşimi,
Gözlerim ebnâ-yı âdemden o kadar yıldı ki,
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı...
Mezarı Kırkağaç’ta istasyona giden yolun üzerindedir. Mezarında taş yoktur. Çünkü gerçekten çalınmıştır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi