Hasan Karakaya

Hasan Karakaya

ZIRVE DE, ZIRVA DA ŞÖHRET IÇINDIR!

ZIRVE DE, ZIRVA DA ŞÖHRET IÇINDIR!

“Şöhret”, işte böyle bir şeydir... Sürekli “okkalanmak”, sürekli “alkışlanmak” ve sürekli “okşanmak” ister... Ne var ki; “şöhret”in de bir sonu vardır... Bir gün; isimlerini aydınlatan “neon”lar yanmaz, aşındırılan “kapı”ları çalınmaz, “telefon”lar çalışmaz ve hiç “arayanı-soranı” olmaz olur... İşte o an, “şöhretler mezarlığı”na giden yolun ilk basamaklarıdır... “Zirve”den “taban”a iniş başlamıştır... “Yaşa!.. Varol!.. Bravo”ların yerini “ıslık”lar ve “yuh”lar almaya, atılan “gül” ve “karanfil”lerin yerini “domates”ler ve “yumurta”lar almaya başlamıştır!..
Bu aşamada, bir “sanatçı” için yapılacak “iki şey” vardır: Ya, “yeni bir şarkı” ile “yeni bir çıkış” yapıp gündemde kalmak, ya da “eskimeye başladığını” kabul edip, yavaş yavaş ve de süklüm-püklüm “zirve”den inmek!..
Tabiî, bazıları da vardır ki;
“Şarkı”larıyla, “türkü”leriyle değil, “gömlek değiştirir gibi sevgili(!) değiştirmek”le veya “cinsel tercihleri”yle gündemde kalmayı denerler!..
Kimi erkek sanatçı(!) kendini “yarı kadın” hissettiğini, kimi kadın sanatçı(!) da, “hemcinslerine ilgi duyduğunu” söyleyerek gündemde kalmaya çalışır!..
Tüm bunların “işe yaramadığı” durumlarda da, “üzerlerine vazife olmayan işler”e burunlarını sokarlar!..
Artık “zirve” bitmiş, “zırvalama” başlamıştır!..
“Sivri” lâflar ederler!..
Kendilerine “ne düşündüğünü” hiç soran olmamıştır ama onlar, “engin(!) fikirlerini” açıklamaktan kaçınmazlar!..
“Ne” söylediklerinin hiçbir önemi yoktur... Önemli olan “gündemde kalmak” ve sürekli “konuşulmak”tır!..
TARKAN DA ZIRVALIYOR!
Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi;
Düne kadar “şöhret basamakları”nı koşar adım çıkıp “zirve”ye oturan Tarkan da bir “şöhret pörsümesi” yaşamaya başlamış ve bunun tabiî sonucu olarak da; “alkış”lar ve “pohpohlama”lar azalmış olmalı ki; “üzerine vazife olmayan işler”e burnunu sokmaya, “sivrî lâflar” edip, “zırvalamaya” başladı!..
Meselâ, demiş ki;
“Umarım bu bayram olabildiğince az hayvan öldürülür. Haberlerde kurbanlık hayvanları görüyorum. Ölümleri için geri sayımı bekliyorlar. Ama bazı gelenekler maalesef değişemiyor. Keşke biraz değişse ve daha az hayvan öldürsek.”
Şu “cehalet”e bakın;
“Koskoca Star” olmuş ama, “ülkesinin gerçeğinden” habersiz!..
Kurban kesmenin, “Ayetle emredilmiş bir ibadet” olduğundan bile habersiz, kalkmış “gelenek” diyor!..
Zaten, bu ülke ne çektiyse, işte bu “okumuş cahiller”den çekti!.. Bu ülke ne çektiyse “yarı aydın”lardan çekti!..
Onlar; Paris’i, Londra’yı, New York veya Berlin’i çok iyi bilirler de, “Türkiye’ye fransız”dırlar!..
Tarkan da onlardan biri!..
Söylediği söze ister “gaf” deyin, ister “çam devirme” deyin, ama bu dinî cehalet, ona “çişim geldi” sözünden çok daha pahalıya malolacaktır!..
Bu lâf veya gaf; Allionai veya Hasankeyf antik kentleriyle ilgili “doğasever”(!) çıkışlarına benzemez!..
Çünkü bu gaf; içinde yaşadığı, parasını çatur-çutur yediği toplumun “kutsal”larına yapılmış bir “hakaret”tir!..
Şu hâle bakın;
Adam veya “yarı madam” birisi kalkmış, “halkı Müslüman” Türkiye’de, insanların kestikleri “kurban”ların, “Kevser Sûresi”ndeki bir emirle kesildiğini bilmiyor, bunun bir “gelenek” olduğunu sanıyor!..
Hayır, bunun adı “cehalet” değil!..
Bunun adı “şımarıklık!”,
Bunun adı “küstahlık!”
Eğer “cehalet” olsaydı; konuşmadan önce sorardı “menajer”ine, o da “Kevser Sûresi’nden bir çıktı” alır, tutuştururdu eline!.. O zaman öğrenirdi, kurban kesmenin bir “gelenek” değil, “ilâhî bir emir” olduğunu!..
Ama “adam” veya “yarı madam”ın niyeti “öğrenmek” değil ki!..
Onun niyeti, gündeme gelmek!..
Çünkü “şarkı”ları, eskisi kadar prim yapmıyor!..
Çünkü eskisi kadar konuşulmuyor!..
Çünkü eskisi kadar “çıkış” yapamıyor!..
Eee, ne yapacak o zaman?..
Bir “sivrilik” yapacak!..
Tarkan da bunu yapıyor işte!..
Ne var ki;
Bu defa “balta”yı “taş”a değil, “kendi boynuna” vurdu!..
Henüz “koç”lar kurban edilmeden, kendisi bir “şöhret kurbanı” oldu!..
Bundan böyle; tıpkı Volkan Konak gibi, Tarkan da benim için bitmiştir!..
Onlar, benim için birer “sanatçı” değil, artık “toplumdan kopuk birer cahil”dir!.. Onlar, “Müslüman mahallesinde salyangoz satan” birer “yabancı”dır!..
Yaptıkları “iş”le değil de, “çiş”le veya mangaldaki “şiş”le gündeme gelen “cahil”lerle benim işim olmaz!..
Ben, onları defterden sildim!..
Umarım, siz de silersiniz!..
KILIÇDAROĞLU ŞÖHRET OLDU AMA!
Yazının başında da söyledim;
“Şöhret, bir afet”tir!.. “Sel” gibi, “yangın” gibi, “deprem” gibi bir “afet”tir ki, “insan”ı siler-süpürür, geride “insan”dan eser kalmaz!..
Şöhret, öyle bir “gaz”dır ki; verilen “gaz”larla bir “balon” gibi şişen insan, bir gün “paatt” diye patlayıverir!..
Tabiî, bu söylediklerim, sadece “sanatçılar” için değil, “herkes” gibi, “siyasetçiler” için de geçerli!..
Daha “özel”e indirgeyecek olursak, Kemal Kılıçdaroğlu için de geçerli!..
Kılıçdaroğlu, malûm;
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olduğu günlerde, özellikle “medya”nın pompaladığı “gaz”larla, bir “gaz-man” oldu çıktı!..
Sonra, onu “CHP’nin başına geçirmeyi” plânlayanlar, “Baykal’ın zina kaseti”ni ortaya çıkartıp, devirdiler ve onu “Genel Başkan” seçtiler!..
Ne var ki;
Gerek “Kılıçdaroğlu’nun kifayetsizliği”, gerek “CHP’deki iç çalkantılar” esnasında takındığı tavır, onun “balon” olduğunu gözler önüne serdi!..
Ama, çareleri yoktu;
Kılıçdaroğlu’nu “gaz”layacaklar,
Sürekli “şişirecek”lerdi!..
Ki, “havası inmiş, pörsümüş bir balon” gibi değil, “uçan bir balon” gibi sürekli havada kalabilsin!..
İşin doğrusu;
Kılıçdaroğlu da buna “teşne” idi!..
Öyle ya;
Artık bir “şöhret” olmuştu!..
Şöhret dediğin, “alkış” isterdi, “pohpohlanmak” ve sürekli “gündemde kalmak” isterdi...
Ve ayrıca; “şöhret” dediğin, “sıradan işler” yapmaz... Sürekli “sivri” ve “aykırı” çıkışlar yapacak, Tarkan gibi “çişim geldi” filan diyecek ki, gündemde kalsın!..
Bay Kılıçdaroğlu da;
Baktı ki, “yolsuzluk ve yoksulluk edebiyatı” pek prim yapmıyor; sonunda “popstar” ve “megastar”lara taş çıkartıp, “magazin sayfaları”nda bile “haber” olacak bir işe kalkıştı!..
“Ziyaret edeceğim” dedi; “Sosyalist Enternasyonal Toplantısı için gittiğim Paris’te, eğer fırsat bulabilirsem Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın mezarlarını da ziyaret edeceğim!”
SANKİ HAKİMİN KATİLİ DEĞİL!
Ne gariptir ki;
M. Ali Ağca’yı “katil” ilan edip, onun TRT’ye çıkarılmasını “Katile TRT şefkati” başlığı ile duyuran kartel medyası; Yılmaz Güney de bir “hakim katili” olmasına rağmen; Kılıçdaroğlu’nun, onun mezarını ziyaret etmesini “açılım” olarak duyurdu!..
Demek oluyor ki;
“Katil”in adı Ağca olunca, TRT’nin yaptığı “katile şefkat” oluyor, ama “katil”in adı Yılmaz Güney olunca, Kılıçdaroğlu’nun yaptığı “açılım” oluyor!..
Bilindiği gibi;
1974 yılında, “Endişe” adlı filmin çekimleri için Adana’nın Yumurtalık ilçesinde “Hakim Sefa Mutlu”yu tabancayla öldürdüğü için 18 yıl hapse mahkûm olan Yılmaz Güney, 1981 yılı sonunda “izin” alarak ayrıldığı Isparta Cezaevi’ne dönmemiş, “İsviçreli bir film yapımcısı” tarafından Fransa’ya kaçırılmış, Fransa’ya “iltica” etmiş, 1983’te Türk vatandaşlığından çıkarılmış, 9 Eylül 1984’te de, “kanser”den ölmüş ve orada toprağa verilmişti!..
Kılıçdaroğlu, işte bu “katil”in mezarını ziyaret edecektir...
Yaptığı işin adı da, “açılım” olacaktır!..
TRT’nin Ağca’yı ekrana çıkarması ise, “katile şefkat”tir, iyi mi?!?..
Demek oluyor ki;
Bir insan, eğer Abdi İpekçi’yi öldürürse, “affı mümkün olmayan bir katil”dir, ama “Yumurtalık Hakimi”ni öldürürse, “sanatçı”lığından veya “Çirkin Kral”lığından bir şey kaybetmez!..
Bunun anlamı şudur:
“Benim katilim iyidir!”
Eğer değilse, “Yılmaz Güney’in mezarı”nın ziyaret edilecek olması niye “açılım” oluyor da, Ağca; hem de cezasını çekmesine rağmen “katil” yaftasından bir türlü kurtulamıyor?.. Yoksa, “katil”ler de “sağcı” veya “solcu” olmasına göre farklı mı değerlendiriliyor?..
Sanki, hakimi öldüren Yılmaz Güney değildi!
Tükürürüm;
Böyle “çifte standart”ın içine!..
AHMET KAYA VE BAŞÖRTÜSÜ
Her neyse... Bunun değerlendirmesini “Türk halkı”na bırakıp, gelelim Ahmet Kaya meselesine...
Malûm, Kılıçdaroğlu’nun mezarını ziyaret edeceği Ahmet Kaya; kartel medyası için de “iyi bir sanatçı” idi... Özellikle “protest müzik”te üstüne yoktu!..
Ama, ne zaman ki; “Annemin örtüsüne kimse karışamaz ve el uzatamaz” dedi, “geri sayım” başladı!..
Hele hatırlayın 1998 Eylül ayını...
Ayseli Göksoy başta olmak üzere kendilerinin demokrat ve laik olduğunu ileri süren birçok milletvekilinin Türkiye’deki insanlar arasına nifak tohumları serptiğini belirten Ahmet Kaya; Göksoy’un, “Bu ülkede hiç kimse inançlarından ötürü bir baskıya maruz kalmıyor. Başörtülü öğrenciler siyasi maksatla örtünüylorlar” şeklindeki sözlerini şöyle cevaplamıştı:
“Bu ülkede asıl sizin düşüncenizde olanlar ikilik çıkartıyorlar. Kimse bölücülük yapmasın. Ben, Türkiye’de demokrasi, insan hak ve hürriyetleri konusunda asgari müştereklerde nasıl buluşuruz, bunun sağlanması gerektiğini söylüyorum. Kimse inançlarından dolayı baskı görmüyorsa, bilim öğrenmek için üniversiteye gelen öğrenciler niçin coplanıyorlar? Neden saçlarından tutularak sürükleniyorlar?
Müslüman bir ailenin çocuğuyum... Hiç kimse de annemin başörtüsüne el uzatamaz!.. Türkiye’de başörtüsüne karşı sürdürülen yasaklama alanı yavaş yavaş genişletiliyor... Bu yasaklamanın sokaklarda dolaşmaya kadar bile vardırılacağı endişesini taşıyorum... Bunu bildiğim için, “Annemin başörtüsüne kimse karışamaz ve el uzatamaz, bu yapılırsa gerekli önlemleri alırım” dedim...
“Halkı yüzde 99 Müslüman olan bir ülkede Müslümanlara karşı uygulanan bu baskıların haklılığını ve yasallığını kimse savunamaz. Sayın Ayseli Göksoy’a sesleniyorum; Ben, inanca saygıyı, düşünceye özgürlüğü savunuyorum. Siz neden savunmuyorsunuz? Sizler Meclis’te sohbet etmekten başka bir iş yapmıyorsunuz. Sokak anneleri ile başörtülü öğrenciler, saçlarından tutularak coplanıyorlar, siz ise sadece seyrediyorsunuz. Televizyonlardaki bu görüntüler sizi rahatsız etmiyor mu? Sizin attığınız bu nutuklar milleti bıktırdı. Buna bir son verin. Bu görüntüler sizi rahatsız etmiyorsa sohbetlerinize devam edin ve televizyonlarınızı çekirdeklerinizi çıtlatarak seyretmeyi sürdürün. Sizler rahatınıza bakın, hiçbir şeye karışmayın. Bu ülkenin bölünmesine bizler izin vermeyiz.”
İPİ NİYE ÇEKİLDİ?
İşte bunları dedi, “ipi çekildi!”
Nasıl olduysa oldu, adamın bir “Kürt” olduğu hatırlanıverdi birden!..
Bırakın “Kürt” olmasını, “eski görüntüler” tozlu raflardan indiriliverdi ve önce “PKK sempatizanı” olduğu, sonra da “PKK yandaşı” olduğu keşfediliverdi!!!..
Hatta; 20 Temmuz 1999 tarihli Hürriyet gazetesi, onun “Kürdistan Haritası” önünde “montajlanmış bir görüntüsü”nü yayınlayıp, at nalı büyüklüğündeki hurufatla, “Vay Şerefsiz” bile demişti!
Anlayacağınız; “Yargısız infaz” kampanyası başlamıştı artık!.. Bu adam “dışlanmalı”, bu adam “yok sayılmalı” ve bu adam “linç” edilmeliydi!..
Öyle de yaptılar!.
Daha düne kadar “baştacı” yaptıkları, “aynı masa” etrafında oturup “içki” içtikleri bir adamı “yalnızlığa mahkûm” ettiler!..
Adamcağız, o kahırla öldü gitti!..
Hayır, önemli olan onun “Kürt” olması veya “PKK sempatizanı” olması filan değildi!.. Önemli olan, “başörtüsü lehinde” konuşmasıydı!..
Demek ki, “öte tarafa kayıyor”du!..
O halde, çekiver ipini!..
Önce 1998 Eylül’ünde “başörtüsü” lehindeki sözleri, ardından 10 Şubat 1999 gecesi “ödül töreni”nde sarfettiği ifadeler üzerine yaşadığı “yuhalama”lar, onu önce hapse, sonra Paris’e gönderdi!..
2000 yılında da Paris’te öldü...
İşte bu Ahmet Kaya’nın mezarı, şimdi Bay Kemal Kılıçdaroğlu tarafından ziyaret edilecek!..
“Ziyaret” demek; “seni onaylıyorum” demektir!.. Peki, Bay Kılıçdaroğlu; Ahmet Kaya’nın; “Başörtüsü” ve “Kürtçe” konusundaki duyarlılıklarını da onaylıyor mu?..
Yoksa, mezar ziyaretleri de, “gündemde kalmaya” yönelik birer “şov” mu?..
Bay Kılıçdaroğlu, ya bu “vur-kaç taktikleri”nden vazgeçmeli, ya da “söylem veya eyleminin altını doldurmalı”dır!.. Dolayısıyla, “risk” almalıdır!..
Hep alkış, hep alkış!.. Nereye kadar!..
“Şöhret”in de bir sonu var!..
================
NICE BAYRAMLARA
Belki çok “duygusal” bir yaklaşım ama, ben “gazetecilik” mesleğinin “sıradan bir iş” olduğuna hiç inanmadım... Bir “gazete”nin de; “şirket” veya “ticarethane” olduğunu hiç kabullenemedim... Zira, ürettiğimiz ve her gün sizlerin ellerine ulaşan gazeteler, fabrikadan çıkan bir “mal” veya “ürün” değil...
Ne var ki, benim böyle inanıyor olmam, bazıları için hiçbir şey ifade etmedi ve “gazete”leri “mal” veya “ürün” olarak, gazete çıkaran kuruluşları da “şirket veya ticarethane” olarak gören zihniyet, “gazeteci”lerin “Ramazan ve Kurban Bayramlarında yaptığı tatilleri” çok görüp, ellerinden aldı... Gerekçeleri de; “Gazeteler birer ticarethanedir!.. Her ticarethanede olduğu gibi, gazetelerde çalışan personel de bayram tatili yapmamalıdır!” şeklindeydi...
O günden bu yanadır ki; “gazeteci”ler bayram tatili yapmıyor... Ama bunu diyenler, şu anda Paris’te Londra’da Roma’da veya Antalya’da “bayram tatili” yapıyor... Yani, “işçi”ler çalışıyor ama “müdür”ler tatilde!..
Uzun lâfın kısası; biz “gazeteci”ler, yine “mesaide”yiz efendim... Bu vesileyle, “Kurban Bayramı”nızı en içten duygularımla tebrik ediyor, bu bayramın ülkemiz ve “ümmet-i İslâm” için hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Hasan Karakaya Arşivi