Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Sevgi ve paylaşım bayramı

Sevgi ve paylaşım bayramı

Peygamber-i âlişan Efendimiz’le birlikte hayatın üç temel kazanımı oldu:
1. Sevmek… 2. Vermek. 3. Hoşgörmek.
Peygamber Efendimiz’den önce salt kendine yaşayan bencil, gabi, kindar, kavgacı ve kendi kız evlâdını diri diri toprağa gömecek kadar karanlık yürekli insanlar, Peygamber Efendimiz’in getirdiği vahiyle birlikte müthiş bir değişime uğradılar...

Farklılaştılar, hatta başkalaştılar. Bir birlerini sevmeye başladılar. Sevince, bir birlerine vermeye (sevilmeden verilmez) başladılar. Ve “farklılıklar”ı hoş görmeye başladılar.

Böylece toplum sulh-sükun içinde huzuru yakaladı.

¥

Toplumun huzuru bakımından “paylaşmak” çok önemli bir yer tutar. “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” atasözü boşuna söylenmemiştir. Bu yüzden, İslâm’da, “yardımlaşma” konusu, insanın salt kendi keyfine bırakılmamış, “zekât-fitre” gibi kurumlarla mecburiyet haline getirilmiştir.

“Sadaka” ise gerek ayetlerle, gerekse hadislerle çok teşvik edilmiş, Müslümanlar sürekli olarak vermeye özendirilmiştir. Bu özendirme sayesinde Osmanlı toplumu, pek çok Batılı gezginin itirafıyla sabit olduğu üzere, “dilencisiz” bir toplum haline gelmiştir.

Bayramlar “verme” ahlâkının zirve yaptığı dönemlerdir. Hele de kurban bayramları, yardımlaşmayı “eğlence”ye dönüştüren anlayışın ürünüdür.

Osmanlı asırlarında, özellikle ramazan ve bayram günlerinde varlıklı Müslümanlar yaşadıkları şehrin belirli mahallelerine gider, mahallede faaliyet gösteren bakkal-manav dükkânlarına girer, onlardan “zimem defteri”ni (veresiye defteri) çıkarmalarını ve belli bir sayfaya kadar olan tüm borçları toplamalarını isterlerdi.

Borçlar toplanır, zengin Müslüman tarafından ödenir, sonra da defterin o sayfaları yırtılırdı. Dükkân sahibi “Allah kabul etsin, kesenize Halil İbrahim bereketi gelsin” diye dua ederler, borcu ödeyen ise, adını bile söylemeden çekip giderdi…

çok ısrar edilirse, “Abdullah” (Allah’ın kulu) deyiverirlerdi, “Abdullah’ın borcu, Abdullah tarafından ödendi dersiniz.” (Bir bakıma, kardeş kardeşin borcunu ödemiş olurdu)

Böylece borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren ise kimleri borçtan kurtardığını bilmezdi. Aralarında bir minnet bağı oluşmazdı. Bu uygulama, “Sağ elin verdiğinden sol elin haberdar olmamalı” şeklindeki Peygamber tavsiyesine de son derece uygundu. Her türlü yardım gizli yapılır, bu gizlilik sayesinde fakirlerin incinmemesi sağlanırdı.

Yani yardımlar, şimdiki gibi reklâm kokmazdı.

¥

Bayram öncelerinde mahallelerde hummalı bir çalışma daha yürütülürdü. Mahallenin önde gelenleri, borç yüzünden cezaevine düşen mahalle sakinlerinin isimlerini tespit ederlerdi…

Maksat borçlarının ödenmesi ve bayramı çoluk çocuklarıyla geçirmelerinin sağlanmasıydı…

Cezaevine düşmüş borçluların listesi çıkarılır, bunlar mahallenin zenginlerine bölüştürülürdü…

Her zengin, zenginliği nispetinde bu hayra katılırdı. Kimisi bir borçlunun, kimisi birkaç borçlunun borcunu kapatır, evlerine dönmelerini ve bayramı aileleriyle geçirmelerini sağlardı.

Bu hayırda da kimse kimseyi tanımazdı. Kimse kimseye minnet duymaz, kimse kimsenin başına kakmazdı. Sevmeden vermek mümkün olmadığına göre, “Osmanlı insanı”nın “öteki insan”ları “insan” olarak sevdiğini, aynı dinden olduğu insanlara ile “kardeş” gözüyle baktığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Zaman zaman söylediğim cümleyi burada tekrarlamaktan kendimi alamayacağım: Osmanlı ceddimiz, sünneti devlete dönüştürmüş bir millettir. Sünneti “farz” gibi yaşamış, hayatını Peygamber-i âlişan Efendimiz’in yürek ritmine ayarlı yaşamıştır.

Burada taraf olduğum düşünülebilineceği ihtimalini bertaraf etmek üzere sözü bir yabancıya bırakıyorum. Bertrandon de la Broquière diyor ki: “Türkler iyi niyetli insanlardır. Birbirlerine bağlıdırlar. Birbirlerine iyilik yapmaktan hoşlanırlar. Bunları Tanrı’nın şerefi için yazıyorum; yoksa Türklerin bizim imanımızın dışında kaldıklarını biliyorum.”

¥

Bayramın vesile kılındığı bir doğru gelenek de dargınların barışmasıdır…

Villamont bu konuda şöyle diyor: “İsteyen Türk, gerek cuma, gerekse bayram namazında, cami içinde veya avlusunda, cemaat ortasında, düşmanı kim ise ondan af diler. Affı yaş ve makamca küçük olan ister. Muhatabı, kesin şekilde ve cemaat önünde affettiğini söylemeye mecburdur. Sonra elini öptürür ve kucaklaşırlar. Bir kere barışmış olan iki düşman, eski anlaşmazlıklarından dolayı birbirlerine kötülük edemezler. Böyle bir şeye cesaret eden kişi, hem toplumla, hem Allah’la alay etmiş sayılır ve lânetlenir; fena muamele görür, kendisine inanılmaz.”

Du Loir’ı dinleyelim: “Türkler herhangi bir intikâm hissi beslemekten son derece çekinirler. Bu yüzden cuma namazına başlamadan önce düşmanlarını affettiklerini âdetâ îlân etmek durumundadırlar. Aksi hâlde namazlarının kabul edilmeyeceğine inanırlar. Ayrıca her bayramın birinci günü de onlar için umûmî bir barış günüdür. Birbirlerine rastladıklarında musâfaha ederler (tokalaşırlar) ve küçük olan büyüğünün elini öptükten sonra ellerini başlarına götürüp ‘Bayramın mübârek olsun’ derler.”

Bayramınız mübarek olsun.




Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi