Belkıs İbrahimhakkıoğlu

Belkıs İbrahimhakkıoğlu

Sırlı Beldeler

Sırlı Beldeler

Bu beldeye öncesi ve sonrası Erzurum’a uzanan bir yaz günü gelmiştim. Yazın ilk günleriydi, Erzurum hâlâ kıştan bahara geçememişti. Kış memleketinin çocukları bilirler, bütün renkler tek renkte yok olmuştur; beyazda. Gözleriniz dağlara uzanan sonsuz beyaza bakarken, beyazın yuttuğu renkler içe doğru yolculuğun katmanlarında sembollere dönüşür ve muhayyilenize akar. Hayalleriniz, ateşin başında toplanarak anlatılan masallar, menkıbeler, mısralarla birlikte şekillenir.
Ziyaretin anlamı, beldeye gelmeden önce zihnimize yerleştirilmişti. İlk gençliği yaşadığım dönemlerdi. O atmosferlerde yaşayanlar için hangi yaşta olursa olsun hayata dair düşünceler, sadece gelecek üzerinden oluşmuyordu. Geçmiş ve gelecek, rüya ve hayallerle iç içe bir bütün hâlinde ifadesini buluyordu. Ne beklediğimi bilmiyordum, ne bulacağımı da. Ama alıcılarım istidadımı zorlayan bir iştiyakla sonuna kadar açıktı. Gördüğüm her şeye hayran olmaya hazırdım, oldum da; insanlara, dağlara, kuşlara, bağlara bahçelere. Tek’e bağlanan, Tek’in etrafında dönen her şeye, ille de yıldızlara... Aslında o yıldızlar, elektriklerin kesildiği ve şehrin zifiri karanlığa büründüğü bir Erzurum gecesinde üzerime yağmıştı. Ellerimle tutamamıştım, ama biliyordum, hücrelerimden içeriye sızdılar ve bir yerlere tutundular.
Her bir taşa iz sürerek basıyordum, neyin izini sürdüğümü bilmeden. Yol gösterenler değişiyordu. Bütün yolların menzilini bilerek, pek az cümleyle çok şey anlatarak yürüyorlardı. Hepsi ayrı ayrı güzeldi, hepsi aynı güzeldi. O topraklara destursuz basılmayacağını, yola çıkmadan öğrenmiştik.
Hava sıcaktı, ama yakmıyordu, latifti. Sultanın başucuna doğacak güneşin kim bilir nice gün, nice gece ölçüye vurulduğu tepeye çıktığımızda ardını görmüştüm. Gökyüzünün yeryüzüne indirilmiş haritası gibiydi. Hazır olsaydım, aşağıya kanatlarımla süzülebilirdim. Kanatlarım hazırdı da, ben değilmişim.
Aysız gecelerdi, sokak lambaları az sayıdaydı ve ışıkları ölgündü. Damlarda oturduk, çok kişiydik, ama bir kişiydik. Cümleler geceye hürmet dudaklardan usulca çıkıyordu. Başım göklerdeydi. Önce en parlak olanlarını gördüm, sonra içimdeki bütün yıldızlar salkım salkım, demet demet yükseldiler ve gökte raks etmeye başladılar. Işıkları ne renkti bilmiyorum, çünkü bana yeşilden kırılarak yansıyordu. O gece yere inen yeşil yıldızları topladım, gün ışığına taşıdım ve ertesi günlere, ve daha ertesi günlere taşıdım, daha daha ertelerde bulutlara karıştırdım.
Yıllar yıllar sonra, bir güz günü aynı beldedeyim. Bu defa yollara Sultanın başucuna doğan güneşin izini sürerek düştük. Yeşerenler ve solanları yan yana seyrediyorum, değişen onca şey arasından, değişmeyenin sırlarında saklanarak... Artık damlarda oturulmuyor, sokaklarda şehrin içine çekmediği çehreler dolaşıyor, değişimin ilk işaretleri belirmiş. Ama daha var, daha var çünkü emaneti taşıyan şehri terk etmemiş, orada duruyor. Şehri payanda gibi tutuyor. Görünürde ona dair her şey aynı gibi. Yine az ve dosdoğru konuşuyor, gözleriyle tartıyor. Anlatılandan anlatanı okuyor. Sesi usul ve aynı perdeden, edebe davet ediyor.
Bir süre sonra fark ediyorsunuz; hem orda, hem değil. Şehri terk etmemiş, ama çok şeyleri terk etmiş. Berrak gözleri başka dünyalara açılmış; gel hareketten sükûta, kalıptan kalbe, daireden noktaya, sıfatlardan zata... diyene bakıyor. Mesafeler mühürlenmiş, kimse nerede olduğunu bilmiyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Belkıs İbrahimhakkıoğlu Arşivi