Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Sabah andı ve “muhafız” psikolojisi

Sabah andı ve “muhafız” psikolojisi

Sevgili dostlarım...

Okullarda sabah andı ve Atatürk’ün gençliğe hitabesi tartışılıyor ya, hafızam yine ilkokul günlerime gitti...

Sabahın alacasında sıra oluyoruz...

Başöğretmenim giriş kapısının önündeki basamakların en üstüne çıkıyor yine. “Ne mutlu Türk’üm diyene!..” diye bağırttıktan sonra, konuşmaya başlıyor.

“Şimdi bu sözü okulumuzun çatısına yazacağız.”

“Nasıl?” diye bakıyoruz bir birimize, “kabak başımıza patlamasın sakın” diye de için için dua ediyoruz...

Başöğretmenim devam ediyor:

“Hep beraber sahile ineceğiz. Yassı büyücek çakıl taşları toplayıp buraya taşıyacağız. Bu mühim işi hep birlikte yapacağız ki, başarıda hepimizin payı olsun.”

Kabak yine başımızda patlıyor.

Dördüncü ve beşinci sınıf öğrencileri olarak sahile iniyoruz. Başöğretmenin istediği gibi taşları toplayarak okulun bahçesine yığıyoruz. Sahile gidip gelmekten bacaklarım tutmaz oluyor. Yetmezmiş gibi, kollarıma doldurduğum irice taşlardan ikisi ayağıma düşüyor. Yine de kimseden geri kalmamaya çalışıyorum.

Okulun bahçesinde yassı çakıl taşlarından koca bir tepecik oluşuyor. Başöğretmen bir iskele getirtip çatıya çıkıyor. Biz iskelenin basamaklarına diziliyoruz. Çakıl taşlarını elden ele vererek Başöğretmene ulaştırıyoruz. O itinayla taşları kiremitlere diziyor.

İş akşama kadar sürüyor. İş bitimi hepimiz şoseye (çakıllı araba yolu) çıkıp tepeden okula bakıyoruz. Net olarak okunuyor:

“Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Bir gün, aynı sloganın Güneydoğu Anadolu’nun dağlarına yazılacağını nereden bilebilirdim?

Başöğretmen eserini beğeniyor:

“Aferin bize” diyor gülerek, “iyi iş başardık.”

O akşam eve dönerken, ben başka milletlere acıyorum:

Garibanları mutlu edecek bir sloganları olmadığı için!

Neden sonra fark ediyorum ki, başka milletlerin çocuklarının “birinci vazife”si “özgür ve üretken birey” olmak, bizim “birinci vazife”miz ise “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir...”

Memleketi birinci yol “demokrasi”ye, ikincisi “faşizm”e götürür.

Mussolini’nin “Milizia Volontaria Fascista Per La Sicurezza Nazionale” (Ulusal Güvenlik İçin Gönüllü Faşist Milisi) isimli yarı askeri örgütünün gençleri de kendilerini “düzenin muhafazasına memur” olarak görür, “düzene aykırı” buldukları kişileri acımasızca yok ederlerdi.

“Muhafaza” işi “muhafız”ların işidir. Bu anlamda memleketin ordusu, emniyet güçleri vardır.

Ama okuduğum ortaokulun en görünür yerinde yazılı bulunan bir “vecize” bu işi tüm millete yayıyordu:

“Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.”

Bunu hepimizin “muhafız” statüsünde yetiştirildiğimizi vurgulamak için hatırlatıyorum.

Bazılarımız bu psikolojiden kurtulmuş, ama bazılarımız bir türlü kurtulamamıştır. Kurtulamayanlar yakın tarihle ilgili tüm tartışmalara “muhafız” psikolojisiyle yaklaşıyor ve her itirazın karşısına bir ithamla çıkıyorlar:

“Siz Cumhuriyeti yıkmak istiyorsunuz!.. Cumhuriyete meydan okuyorsunuz!”

Hayır! Biz bir dönemin ihtiyacından doğan bazı sloganları tekrarlamanın vaktiyle o sloganı ortaya atanlar başta olmak üzere herkese zarar verdiğini savunuyoruz.

“Asil kan” vurgusunun geçerliliğinin kalmadığını, kimsenin hiçbir şey uğruna kendi varlığından ve insanlık değerinden vazgeçmemesini söylüyoruz.

Bir de bağıra bağıra “mutlu” olunamayacağını, bunun için çağı kavramak ve çok çalışmak gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.




Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yavuz Bahadıroğlu Arşivi