Necmettin Türünay

Necmettin Türünay

Yüz dergi ve bir onur konuğu

Yüz dergi ve bir onur konuğu

Bu yazıya ilk satırla birlikte, lüzumlu gördüğüm tebrik cümleleri ile girmek isterdim. Ancak damdan düşer gibi bir tesir uyandırmaya da gönlüm razı olmaz. Onun için yapılan bu hizmet ve göz dolduran bu faaliyet hakkında sizin bir bilginiz olması gerekiyor.

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ile Dergi Editörleri Birliği İstanbul’da, Ankara’da ve Anadolu’nun çeşitli illerinde, halen çıkmakta olan yüz dergiyi çağırmış, bir araya getirmiş. Yöneticileri, editörleri ve bir kısım yazarları da dahil olmak üzere geniş bir platform oluşturmuş.

İşte bu ortak faaliyetle ilgili bir-iki fotoğraf gözüme ilişti. Bağlarbaşı Kültür ve Kongre Merkezi’nde, hemen her dergi için ayrı ayrı standlar oluşturulmuş. Her standda da ilgili derginin yeni-eski sayıları, toplu ciltleri, derginin kendisinin veya bağlı yayınevinin çıkardığı sayısız kitap!..

Dergi yöneticileri, editörleri, yazar ve şairleri de işbaşında olarak!. Gerçi bu faaliyet ilk defa gerçekleştiriliyor değil. Bu seneki ile birlikte üçüncüsü oluyor. Fakat şu günlerde devam etmekte olan buluşma, öncekilerden bayağı farklı. Onun için kültüre, sanata, düşünceye, özellikle de şiire ve hikâyeye kendini yakın hisseden okuyucularımın bu fırsatı kaçırmamalarını, Bağlarbaşı Kültür ve Kongre Merkezi’ne behemehal uğramalarını tavsiye ederim.

Çünkü orada, ülkemiz adına üretilmiş her türlü kültür, düşünce ve sanat birikimi ile bizzat yüz yüze gelecekler. Bu yüz yüze geliş, sırf yayınlanmış kitaplarla da sınırlı değil. Orada işinin başında yazarlar, hikâyeciler, şairler, ayrıca bu fikir ve sanat faaliyetini orkestraya dönüştüren dergi editörleri ve yöneticilerle buluşacak, bir araya geleceksiniz.

Öyleyse bizim kuru siyasetten, ekonomik istatistiklerden, borsadan veya hava raporundan ibaret olmadığımıza inanıyorsanız, görünen varlığımızın ötesinde duyan ve düşünen yanlarımızın da beslenmesi gerekmez mi? Çünkü etrafımıza baktıkça, içimize ürpertiler doluyor. Herkes sayıdan hendeseden, hacimden ve mesafeden söz ediyor. Maddi planda katedilmiş başarı peşinde, insan adeta kendini unutmuş vaziyette.

Bu insanın dinî vecdi nerde? Kalplere inşirâh veren aşkınlık hislerine neden bu kadar uzaklardayız? İşte bu ürpertiyi sizin de duyduğunuzu umarak yazıyorum bu satırları. Onun için, itişip kakışmaya dayalı kaba üslûpların anaforundan çekin biraz kendinizi!..

Çekin ve kalbin diliyle konuşmayı hâlâ daha terk etmemiş bu mahallenin sakinlerine kulak verin!.. Çünkü biz kendimizden, içimizdeki derin sesleri dinlemekten o kadar koptuk ki tahmin edemezsiniz. Sanata ve edebiyata, tefekküre bu kadar mesafeli düştüğümüz bir zamanı doğrusu hatırlamıyorum.

Sanattan, düşünceden kopmuş ruhların Vandallığı karşısında, daha ne söylenebilir bilmiyorum. Onun için burada şunu tekrarı lüzumlu görüyorum. Şiir, sanat ve edebiyat, yerine göre tefekkür, herhangi bir meslek değil!.. Mühendislik, kaymakamlık, hocalık, milletvekilliği ya da bürokratlık gibi bir görev de değil.

Tam tersine o, hepimizde bulunması gereken bir özellik!.. Yazmamız, üretmemiz şart olmayabilir. Fakat böyle duymak ve düşünmek, kendi ruhumuzu bu yönden beslemek ve geliştirmek de gerekiyor.

Hisleri kurumuş, insana kaba bir nesneye bakar gibi bakan kürsülerden, masalardan ne hayır umulur? Zaten din dediğimiz inanmanın amacı da bizi asıl insanlığımıza döndürmek değil midir? Kendi hakikatimizle yüzleşmek!.. Dahası başkasında bulunan eşrefi mahlûkata ilişkin yanları da tebârüz ettirmek!..

Onu gömmek ve bastırmak, içimizdeki nobranlığı tahrik edip azdırmak değil maksat. Edib olmak, edebâne davranmak, böyle bir yanımızı toplumun ortak dili seviyesine yükseltmek. Dolayısıyla bu yanımızı kaybetmek, insanı kaybetmekle bir sayılmalıdır.

Ayrıca bu dili ve insanı öldürürsek, hangi temelin üzerine bir bina veya medeniyet inşa olunabilir? Bu yüzdendir ki merkezine insanı almayan ne din, ne de bir politika düşünebilir. Eski yüzyıllarda hudutsuz genişliklere ve kalabalıklara hükmetse bile, dinî iktidar ve otoriteler, bazen insana yetmeyebildi. Nice kadıların, bey ve paşaların, özellikle de şuarânın, sanata ve tasavvufa meyli buradan doğardı.

Özellikle de o sınıflarda mala mülke, her türlü dünyevi sultalara karşı muazzam bir bîgânelik hasıl oldu. Sakın yanlış anlamayın, kimse bulunduğu konumu terk etmedi. Varlık içinde yokluğu, iktidar imkânı ile aczi, yani tanrısal bir kulluğu bir arada idrak!..

Dolayısıyla dünya ve ahiret gerçeği ile yan yana yaşamak gibi bir şeydi bu!.. Öyleyse siz de kulak verin, bakın etrafınıza!.. Böyle sesler duyuyor musunuz? Sizi çağıran, kendinize döndüren sesler işitiyor musunuz? Ya da yoklayın kendinizi, ne tür çağrılara itibar ediyorsunuz?

Çünkü günümüz insanı etrafındaki kakafoniden büyük bir eza duyuyor. Yeni, farklı bir ses arıyor. Bu ses yerlerden mi gelir, göklerden mi bilmiyorum. Fakat durup düşünsek, biraz içimize dönsek, o iç sesi yakalayabilme ihtimalimiz gene de yok değildir. İşte bu ümid ile, o iç sesi duymaya en müheyyâ bir sınıfın yanına davet ediyorum sizi.

Çünkü anlar hâiz oldukları dinî duyarlıkla, bu tür anlarımızı sanatkâr kabiliyetleri ile tesbitte, en mâhir ustalarımız sayılır. Daha doğrusu da insanın bu yanının farkında olan şairlerimiz ve nâsirlerimiz!.. Dolayısıyla bu büyük cumhuru, böyle karlı bir günde, bir arada buluşturan İstanbul Yazarlar Birliği ile Dergi Editörleri Birliği’ni hasseten tebrik ediyorum.

Aynı şekilde insanı iç gerçeği ile, aşkın yanları ile yazmayı deneyen şair ve yazarlarımızı da!.. Dahası böyle önemli bir buluşma için, Ali Haydar Haksal gibi bir ismin onur konuğu olarak öne çıkarılması. Bu o kadar önemli bir seçim ki tahmin edemezsiniz. Çünkü Ali Haydar bu alanda yüksek verimi bir yana, en çileli ve en sebatkâr temsilcimiz sayılır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Necmettin Türünay Arşivi