Ali Ferşadoğlu

Ali Ferşadoğlu

Anlamak, bilmek başka; iman ile kabul büsbütün başkadır (2)

Anlamak, bilmek başka; iman ile kabul büsbütün başkadır (2)

(Dünden devam)

Bir müddet düşünen Ebû Talib, Peygamberimize (asm) şöyle der: "Ben, atalarımın dininden ayrılamam. Fakat, sen üzerinde bulunduğun dinde devam et! Allah’a yemin ederim ki, ben sağ kaldıkça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar kimse sana el uzatamaz, hoşlanmadığın birşeyi sana eriştiremez!" Sonra da oğlu Ali’ye döndü ve:
"Oğulcağızım! Senin üzerinde bulunduğun bu din nedir?" diye sordu.
"Babacığım! Ben, Allah’a ve O’nun Resûlüne îmân, onun Allah’tan getirdiklerini de tasdik ettim. Ona uydum ve onunla birlikte namaz kıldım."
"Ey oğlum! Amcaoğlunun dinine sana da isteyerek girmek yaraşır. O, seni yanlış bir şeye çağırmaz, ancak hayra dâvet eder. Ona itaat et!" (İbni Hişâm, Sîre, 1/264.)
Onlara bu garantiyi verip ayrıldıktan sonra hanımına da endişe edecek bir durum olmadığını açıklar ve şöyle der:
"Eğer nefsim, Abdülmüttalib’in dinini bırakmak hususunda bana itâat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü, o halîmdir, emîndir, tâhirdir." (İbni Hişâm, Sîre, 1/264; İbn-i Sa’d, Tabakât, 8/18; Taberî, 2/214)
Demek ki, gerçeği kabul etmemek, akıl ve mantıkla ilgili değil. Kalble, izan ile, kavrayış ile ilgilidir.
Anlamak, bilmek başka; kabul etmek ve bildiğiyle amel etmek bütün bütün başkadır. Akıllı, anlayışlı ve şefkatli olan Ebu Talib, önyargılarını, “Yeğeninin dinine tabi oldu!” ithamlarını, yani nefsini aşabilseydi, iman edebilecekti belki de...
"Diyorsunuz ki: 'Amcası Ebu Talib’in imanı hakkında esahh nedir?'
Elcevap: Ehl-i teşeyyu’ [Şiîler], imanına kail; Ehl-i Sünnet’in ekserîsi imanına kail değiller. Fakat benim kalbime gelen budur:
Ebû Talib, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî, o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakk’ın Habib-i Ekrem’ini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Talib’in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nev’î hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten hâlk edebilir. Kışta bazı yerde baharı hâlk ettiği ve zindanda, uyku vasıtasıyla, bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevî cennete çevirebilir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 375-376.)
"Kasten inkâr, inat ile kabul etmeme” ile “hicap/utanma ve asabiyet-i milliye damarı yüzünden inkâr etme" arasında ince bir perde olduğu anlaşılıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ali Ferşadoğlu Arşivi