Abdullah Şanlıdağ

Abdullah Şanlıdağ

Sekülerleşmek tehlikelidir

Sekülerleşmek tehlikelidir

Seçimlerden hemen sonra “Kendini kandırmak serbest” başlıklı makale yazan Etyen Mahçupyan, sosyolojik tespitlerle Zaman okurlarını, bir de öbür tarafa bakmalarını sağlamaya çalışıyor. Polemiğe soyunan Uğur Kömeçoğlu’nun tespitlerine katılmadığını, muhafazakar kesimin orta ve üst sınıfa değil, bireyselleşme ve sekülerleşmeye doğru savrulduğunu deklare eden Mahçupyan, gerçekten çok önemli bir tespit yapmış. Zira parayı gören mücahid müteahhit olunca, hem savruldu ve hem de bireyselleşerek kapitalizme doğru evirildi. Kur’an’ın dünyevileşme diye isimlendirdiği kavrama sekülerleşme boyutundan yaklaşan Mahçupyan, sizce de şu tespitlerde haklı değil midir:

“Demek ki ekonominin iyi gitmesi sayesinde hasbelkader eli para gören ve bu imkânı kaybetme korkusuyla davranan hesapçı bir kitle var karşımızda… İyi de, eğer bu doğruysa seçimin sonucu niye yanlış tahmin edildi ve kazanılması mümkün olmayan bir çatışma sahiplenildi? Ancak burada daha temel bir nokta var: Eğer gerçekliğe kendinizi kandırma ihtiyacı içinde bakarsanız, bilin ki bu çabadan sizin hayrınıza bir sonuç çıkmaz ve anlamama özelliğiniz yapısal hale gelebilir. Nitekim muhafazakâr kesimdeki bireyselleşmeyi, sekülerleşmeyi, özgüveni ve bunun yarattığı yeni siyaset ve kimlik arayışını fark edemeyen birinin ‘başka bir sosyoloji’ arayışı içine girmesi şaşırtıcı değil. Oysa gerçeği yakalayan bir sosyoloji için sadece kendi dışınıza çıkıp açık yüreklilikle topluma bakmak yeterli.”

Sufi hareketi modern olmakla sekülerleşmeyi birbirine karıştırmaktadır. Her modern bakış açısı ve dünya görüşü seküler değildir. Modern takılan birisi, aynı zamanda medeni bir Müslüman da olabilir. Tabii zıttı da mümkündür.

Fransız sosyolog Yves Lambert (1999) modernliğin ortaya çıkışının din üzerinde dört etkisi olabileceğine inanmaktadır: gerileme, uyarlama ve yeni yorum, muhafazakâr tepki ve yenilik. Bu etkilerden sadece birincisinin sınıflama bakımından sekülerleşmeyi içerdiğini söylemek mümkündür. Tarihe bir göz attığımızda ilk sekülerleşmenin Protestan reformu geçiren ülkelerde kilise mallarının devlet mülkiyetine devredilmesiyle ilgili olarak kullanıldığını görürüz. Bu kavram 1900’lü yıllara kadar sosyoloji alanında yaygın olarak kullanılmakta iken, İslamcı gelenekte 1980’lerden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Peki bunun dinle ilgisi nedir? İlgisi şu:

Din sosyolojisinde sekülerleşme terimi, dinin çeşitli şekillerde daha marjinal ve daha az önemli hale geldiğini belirtmek amacıyla kullanılmaktadır. Yani siz, dini sosyal ve siyasal alandan dışlar, onu mabetlere hapsederseniz, kendinizi sekülerleştirmiş olursunuz. Diyelim ki ekonomik özgürlüğünüzü kazandınız ve bol miktar servete kavuştunuz. Akabinde ne kadar hayır kurumu varsa, öncesinde yardım ettiğiniz, sonrasında terk ettiğiniz bu hayırdan şer işlere yönelmişseniz, işinizi ve eşinizi değiştirmiş, dünya görüşünüzde fay hatları oluşmuşsa, işiniz gücünüz devletin ihalelerini kovalamak olmuşsa, işte siz sekülerleşme yolunda hızla ilerliyorsunuz demektir. Ben sekülerleşme kavramını kategorik olarak negatif algılamadığımı belirteyim. Dinsizlik, inanç çökmesi, dünyevileşme ile eş değerde gördüğüm bu kavramın içeriğini ve varmak istediği hedefi tehlikeli görüyorum. Bunu Sayın Mahçupyan görüyorken; dindarım diye geçinen, lüks jeplerde güneş gözlüğüyle caka satan tatlı su İslamcısı göremiyorsa, nasıl bir savrulma yaşadığımızı düşünün. Bir tarafta teknolojinin getirdiği yenilikler, iletişimin sunduğu dünya kadar bilgi, öbür tarafta servet… İmtihanı başarmak kolay değil ama imkansız da değil. Hayatı kendimize zindan etmenin, üç günlük dünya hayatı için ahiretimizi satmanın bir anlamı yok.

Dinin emirlerinin toplum hayatında gerilemesi özgürlük değil sekülerleşmeye işarettir. Bir müslümanın; dinin emirleriyle laik politik güçlerin yasalarının arasında sıkışıp kalıp, hangisini yapsam acaba? İkilemine düşmesinden daha korkunç günah olamaz.

Modern toplumlarda din, siyasal işlevini yitirmektedir. Türkiye gibi halkının kahir çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede dahi acaba dinin emirlerinin ne kadarı yürürlüktedir? Müslüman için İslam dini, bir kimlik arayışıdır. Onu mabetlere hapsedemez. Küresel güçlere, dünya doktrinlerine dini boğduranlar, dönüp aynaya yansıyan akidelerini özden geçirsinler.

Max Weber’in “dünya-nın büyüsünün bozulması” dediği şey nedir acaba? Dinin zayıflaması (Müslümanlar dinin asıl ilkelerine değil de ritüellere, bidatlere, bozuk ve batıl felsefik inançlara, mitolojiye inanmaya başlaması), içeriğin boşaltılması, kutsalın terk edilmesidir.

Rahat ve özgür ortamda İslamcılık daha da hızlı yayılması gerekirken geriye doğru gitmekteyse, “dindarlar rahat ortamı değerlendirmesini bilmiyorlar mı” diyeceğiz? Birbiriyle uğraşan, kısa yoldan zengin olmaya çalışan, ahlakilikten uzaklaşan, salih amelleri terk eden İslamcılık karaya vurur. İhlas, takva ve özveri terk edildi. Bir zamanlar Sırrı Süreyya Önder’in de belirttiği gibi, sınanmadıkları günahın mü’mini olduklarını savunanlar, servete kavuşunca savruldular. Yani İslamcılık, Müslümanlık sınavında başarı gösteremedi. On yıldan fazladır iktidarda olduğunuz, İslami noktada başarılı olduğunuzu göstermez. Ben yine Akif’ten bir dörtlükle noktayı koyayım:

Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile...

Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nâfile!

Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Abdullah Şanlıdağ Arşivi