Cübbeli Ahmet Hoca

Cübbeli Ahmet Hoca

Tarihçilere dikkat edin

Tarihçilere dikkat edin

IŞİD’den bahsederken “Bu çarşaf,  sakal,  şalvarla dini yozlaştırdılar,  yobazlaştırdılar” diyor.  IŞİD ile ne alakası var çarşaflıların, sakallıların, cübbelilerin? 

Te­le­viz­yon­da çı­kan ba­zı in­san­la­ra dik­kat edin.  Sa­kal­lı di­ye, yü­zü nur­lu di­ye al­dan­ma­yın. Nur de­ğil pud­ra­dır o. Si­ze ta­rih an­la­tı­yo­rum der­ken çok bü­yük gâ­vur­luk zerk ede­bi­lir­ler. Çok teh­li­ke var or­ta­da.

Der­di­miz di­ni­miz ol­ma­lı­dır. Ehl-i Sün­net mez­he­bi­ni ko­ru­mak gö­zü­mü­zün nu­ru­nu, ışı­ğı­nı ko­ru­ma­mız gi­bi ehem­mi­yet­li ol­sun. Gö­zü­nü­zü na­sıl kol­lu­yor­su­nuz. He­men ka­pa­tı­yor­su­nuz, sa­kı­nı­yor­su­nuz, çöp gir­me­sin di­ye uğ­ra­şı­yor­su­nuz.  En ufak bir şey gir­se göz he­men su­la­nı­yor, il­ti­hap­la­nı­yor,  bo­zu­lu­yor, gö­rüş gi­di­yor. Onun için biz kalp gö­zü­mü­ze, fe­ra­se­ti­mi­ze, ba­si­re­ti­mi­ze, İs­lam şu­uru­mu­za, Ku­r’­an ve Ehl-i Sün­net şu­uru­mu­za za­rar-ze­val ge­ti­re­cek her şey­den sa­kı­na­lım. 

YA­RIM HO­CA DİN YI­KAR

Si­zin çok faz­la şe­kil­de açık otu­rum din­le­me­ni­ze ge­rek yok. Si­zin dün­ya­da­ki ha­va­dis­ler­den çok faz­la bil­me­ni­ze de ge­rek yok. Za­ru­ret mik­ta­rı öğ­re­nin ta­bi. Ama din adı­na ko­nu­şan­lar hep­sin­den da­ha teh­li­ke­li. Çün­kü ya­rım dok­tor can ya­kar, ya­rım us­ta ev yı­kar, ya­rım ho­ca ise din yı­kar.  Ev yı­kıl­sa da ida­re edi­lir, can yan­sa da ida­re edi­lir ama din yı­kıl­dı­ğı za­man ida­re edi­le­mez. 

NUR DE­ĞİL PUD­RA O

Te­le­viz­yon­lar­da çı­kan­la­rın ba­zı­la­rı sa­kal­lı, ba­zı­la­rı sa­kal­sız. Ba­zı sa­kal­sız­lar var sa­kal­lı­dan da­ha düz­gün. Ba­zı sa­kal­lı­lar var, iti­ka­dı sa­kal­sız­dan da­ha bo­zuk. Onun için he­men sa­ka­lı­na da al­dan­ma­yın. “Su­ra­tı nur­luy­mu­ş” di­ye­rek al­dan­ma­yın. “Pud­ra­yı faz­la ka­çır­mı­ş” de­yin. Her­kes be­nim gi­bi pud­ra­sız çık­maz te­le­viz­yo­na. Ben da­ha bu­gü­ne ka­dar pud­ra sür­dür­me­dim. “Ka­ra çı­kar­sı­n” di­yor­lar ben de “Ne çı­kar­sa bah­tı­ma­” di­yo­rum. Ona rağ­men on­lar­dan be­yaz çı­kı­yo­rum. Pud­ra­yı bol bol sü­rüp çı­kar­lar. Siz de bir ba­kar­sı­nız “Ne nur­lu ho­ca­mız var ya­” der­si­niz. Hâl­bu­ki aye­ti in­kâr edi­yor zın­dık! Öy­le ne ho­ca­lar çok bo­ca­lar. Ta­rih­çi­ler me­se­la. Ta­rih­çi­yim di­ye çı­kı­yor­lar, Ehl-i Sün­ne­te ça­kı­yor­lar. Onun için bu ta­rih­çi­le­re dik­kat edin.  “Ya ne ola­cak ben bu­nu ta­rih­çi di­ye din­li­yo­ru­m” de­me­yin. Ta­rih an­la­tı­yo­rum der­ken çok bü­yük gâ­vur­luk zerk ede­bi­lir­ler si­ze. Çok teh­li­ke var. Bun­la­ra dik­kat edin.

ZE­Hİ­Rİ YER­SEN ÖLÜR­SÜN

Me­se­la geç­ti­ği­miz ay­lar­da bir ka­na­lda Ah­met Şim­şir­gil ile Meh­met Çe­lik di­ye bir adam ko­nu­şu­yor­du. Ah­met Şim­şir­gil Ehl-i Sün­net bir adam. Düz­gün ko­nu­şu­yor­du. Öbür Meh­met Çe­lik de­nen adam aca­yip so­kuş­tu­ru­yor­du. De­vam­lı bir şey­ler an­la­tı­yor­du. Ben bi­le onun yan­lış ko­nuş­tu­ğu­nu son­ra­dan an­la­dım. Bir ke­re ko­nuş­may­la, iki ke­re din­le­mey­le an­la­ma­ya­bi­lir­sin. Doğ­ru ko­nuş­tuk­la­rı­na denk ge­lir­si­niz. Ama ze­hi­ri bir ke­re ye­men se­ni öl­dür­me­ye ye­ter. Onun için dik­kat ede­cek­si­niz. 

SA­KA­LA HA­KA­RET EDE­MEZ­SİN

Adam IŞİ­D’­den bah­se­der­ken “Bu çar­şaf, sa­kal, şal­var­la di­ni yoz­laş­tır­dı­lar, yo­baz­laş­tır­dı­la­r” di­yor. Ya­hu IŞİD ile ne ala­ka­sı var çar­şaf­lı­la­rın, sa­kal­lı­la­rın, cüb­be­li­le­rin? Ra­su­lul­lah (Sal­lal­la­hu Aley­hi ve Sel­lem) cüb­be­liy­di, şal­var­lıy­dı. Bü­tün pey­gam­ber­ler cüb­be, şal­var giy­di. Sen İs­lam ni­şan­la­rıy­la ni­ye uğ­ra­şı­yor­sun?! Haz­re­ti Mu­avi­ye­’ye ça­tı­yor, “E­me­vi­ler şöy­ley­di, böy­ley­di­” di­yor. Şi­a ağ­zıy­la ko­nu­şu­yor. Dik­kat edin o ada­ma. Müs­lü­man­la­rın, İs­la­m’­ın kı­ya­fet­le­rin­den ra­hat­sız olu­yor. “Kıl, tüy ile ol­ma­z” di­yor. İman kalp­te­dir. Bu iş iman ile olur ama sa­kal bı­rak­mak va­cip­tir, farz­dır. Tı­raş et­mek ha­ram­dır çün­kü. Ra­su­lul­lah (Sal­lal­la­hu Aley­hi ve Sel­lem) sa­kal­lıy­dı. Bü­tün pey­gam­ber­ler sa­kal­lıy­dı. 

Se­nin sa­ka­la ha­ka­ret et­me­ye “Kıl, tü­y” de­me­ye ne hak­kın var! Bı­rak­ma­ya­bi­lir­sin, bı­ra­ka­ma­ya­bi­lir­sin. Ama sa­ka­la “Kıl, tüy. Bun­lar­la ol­ma­z” di­ye­rek ha­ka­ret ede­mez­sin. İs­lam ni­şan­la­rı­nı ha­fi­fe al­mak kü­für­dür ve kâ­fir­lik­tir. 

AL­L­H’­IN DÜS­MAN­LA­RIN­DAN OL­MA­YIN

Ab­dul­lah ib­ni Amr (Ra­dı­yal­la­hu An­hu­mâ)dan ri­va­yet edi­len bir ha­dîs-i şe­rîf­te Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­muş­tur: 

 “Her kim kı­ya­met gü­nün­de Al­lâh-u Te­âlâ’­ya beş va­kit na­maz­la, ra­ma­zân oru­cuy­la ve cü­nüp­lük­ten yı­kan­may­la ka­vu­şur­sa, o ger­çek­ten Al­lâh-u Te­âlâ’­nın ha­ki­ki ku­lu olur. Her­kim de bun­lar­dan bir şe­yi nok­san eder­se, o da Al­lâh-u Te­âlâ’­nın ha­ki­ki ma­na­da düş­ma­nı ol­muş olur.” (Ta­be­râ­nî, el-Mu­’ce­mu­’l-ke­bîr, no:127, 1/201; Hey­se­mî, Mec­ma­‛u­’z-ze­vâ­id, no:127, 1/201)

ONLARI KORUYAN VELİDİR

Enes ib­ni Mâ­lik (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh)dan ri­va­yet edi­len bir ha­dîs-i şe­rîf­te Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­muş­tur:  “Üç şey var­dır ki on­la­rı ko­ru­yan ger­çek ma­na­da bir ve­li­dir, on­la­rı za­yi eden ise ha­ki­ka­ten bir düş­man­dır. 

On­lar da; na­maz, oruç ve cü­nüp­lük­ten yı­kan­mak­tır.” (Su­yû­tî, ed-Dür­rü­’l-men­sûr, 3/44; Ta­be­râ­nî, el-Mu­‛ce­mu­’l-ev­sat, no:8961)

NA­MAZ KIL­MA­YAN­LA­RIN AZAP­LA­RI

Se­mu­re ib­ni Cün­deb (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh) şöy­le an­lat­mış­tır: Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) ço­ğu ke­re as­ha­bı­na: 

“İ­çi­niz­den rü­ya gö­ren ol­du mu?” di­ye so­rar, böy­le­ce ken­di­si­ne Al­lâ­h’­ın an­la­tıl­ma­sı­nı mu­rad et­ti­ği rü­ya­lar an­la­tı­lır­dı. 

Bir sa­bah o bi­ze: “Dün ge­ce ba­na iki ge­len gel­di. On­lar be­ni kal­dır­dı­lar ve ken­di­le­ri ba­na: ‘Yü­rü (gi­di­yo­ruz)!’ de­di­ler, ben de on­lar­la bir­lik­te yo­la ko­yul­dum, der­ken biz ya­tan bir ada­mın ya­nı­na gel­dik.  Bir de bak­tım ki baş­ka bi­ri onun ba­şın­da di­kil­miş, elin­de de bir ka­ya var.  Bir de ne gö­re­yim o, o ka­ya­yı onun ba­şı­na atı­yor ve ka­fa­sı­nı pa­ram­par­ça edi­yor. 

‘BİZ SANA ANLATACAĞIZ’

Taş yu­var­la­nı­yor, o, ta­şı (tek­rar) alı­yor ama o ka­fa­sı ezi­le­nin ba­şı ev­vel­ce ol­du­ğu gi­bi sağ­lam­laş­ma­dık­ça ona ge­ri dön­mü­yor. 

Son­ra (ba­şı es­ki­si gi­bi dü­ze­lin­ce) onun ya­nı­na dö­nü­yor, ilk se­fe­rin­de yap­tı­ğı­nın bir mis­li­ni bir da­ha ona ya­pı­yor. Bu­nun üze­ri­ne ben on­la­ra: ‘Süb­hâ­nal­lâh! Bu da ne?’ de­dim. On­lar ba­na: ‘Yü­rü, yü­rü!’ de­di­ler.

So­nun­da ben on­la­ra: ‘Ger­çek­ten ben bu ge­ce­den be­ri il­ginç şey­ler gör­düm, pe­ki ya bu gör­dük­le­rim ney­di?’ de­yin­ce, on­lar ba­na: 

‘Mu­hak­kak şim­di biz sa­na an­la­ta­ca­ğız. Ha­ni o ilk ön­ce ya­nı­na var­dı­ğın ba­şı taş­la ezi­len adam var­dı ya, iş­te Ku­r’­ân’­ı (oku­yup ez­ber­le­ye­rek) alan, son­ra da onu bı­ra­kan ve farz na­maz­dan uyu­ya ka­lan ki­şiy­di­’ de­di­ler.” (Bu­ha­rî, Ta‛­bîr:48, no:7047, sh:1247-1248; Mün­zi­rî, et-Ter­ğîb, no:843, 1/286)

KAFALARI TAŞLA EZİLİYOR

Ebû Hu­rey­re (Ra­dı­yal­lâ­hu Anh)dan ri­va­yet edi­len bir ha­dîs-i şe­rîf­te Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) şöy­le bu­yur­muş­tur:  “Son­ra (mi­rac ge­ce­si) Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem) ka­fa­la­rı ka­ya­lar­la ezi­len bir top­lu­lu­ğun ya­nı­na gel­di. 

(Ka­fa­la­rı düz taş üze­ri­ne ko­nu­yor ve bir ka­ya ile ezi­le­rek düm­düz edi­li­yor, fa­kat ahi­ret­te ölüm ol­ma­dı­ğı için) her ezil­di­ği se­fer tek­rar es­ki ha­li­ne dö­nü­yor ve bu du­rum­dan ken­di­le­ri için en ufak bir gev­şet­me ya­pıl­mı­yor­du.  Bu ha­li gö­ren Ra­sû­lül­lâh (Sal­lâl­lâ­hu Aley­hi ve Sel­lem): ‘Bun­lar da kim ey Cib­rîl?’ di­ye so­run­ca, o: ‘İş­te bun­lar farz na­maz­lar­dan ka­fa­la­rı ağır­la­nan­lar­dı­r’ bu­yur­du. (Sü­yû­tî, ed-Dür­rü­’l-men­sûr:9/172; Bez­zâr, no:55; İb­ni Ce­rîr et-Ta­be­rî, Câ­mi­‛u­’l-be­yân, 4/424-436; İb­ni Ebî Hâ­tim, 5/31-36; İb­ni Adiyy, el-Kâ­mil, 3/1025; Bey­ha­kî, ed-De­lâ­il, 2/397-403, Mün­zi­rî, et-Ter­ğîb, no:843, 1/288) 

Ayet-i Ke­ri­me

Allah'ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, Allah'ın kalblerini takva ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük mükâfat vardır. Hücurat 2 

Ha­dis-i  Şe­rif

Müminin hastalığı günahlarına kefaret olur. İyileşince bundan ibret alır. Münafık ise, bağlanıp sonra salıverilen deveye benzer. Deve, niçin bağlandığını ve niçin salındığını bilmediği gibi, münafık da, hasta olup iyileşince, bundan ibret almaz.  Ebu Davud

Alim­ler­den Öğüt­ler

Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet öyle gerektiriyor demektir. Seyyid Abdülhakim-i Arvasi

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum
Cübbeli Ahmet Hoca Arşivi