Kimseden akıl almaya ihtiyacımız yoktur

Kimseden akıl almaya ihtiyacımız yoktur

İçimizde durmadan kanayan bir yara var. 4 Temmuz 2003 tarihinde, Kuzey Irak’taki (eski vatanımızın bir parçası olan) Süleymaniye’de bir binbaşı, bir üsteğmen ve 10 astsubayın başlarına çuval geçirmişlerdi. Bir Müslüman Türk evladı olarak, bu hakareti kat’iyen unutamıyorum. Başlarına çuval geçirilen 12 subay ve astsubayımız, ABD’li askerler tarafından, elleri kolları bağlı olarak Bağdat’a götürülmüşlerdi. 57 saat hakaret gördüler. Sonra bırakıldılar. Bu olayda Kerküklü mahallî bir kısım personel de terörist devletin işgalci askerlerine yardım etmişlerdi.

Bugün en mülayim eleştirileri, haksızlık, seviyesizlik, hainlik diye niteleyen alıngan kahramanlarımız o gün neredelerdi? O zaman millet utancından olayı çarpıtmak zorunda kaldı. Kimi askerlerimizin, kimi Mehmetçiklerimizin başlarına çuval geçirildiğini söylediler. Subaylarımız omuzlarında, astsubaylarımız da kollarında milletimizin şerefini rütbe olarak taşıyorlardı. Onun için ‘Subaylarımızın başına çuval geçirdiler’ diyemiyorduk. Hatırlamak dahi istemediğimiz hadise, tarihe çuval Olayı diye geçti.
O günlerde üniversitelilere bir konferansım vardı. Konuşmamın konusu güncel olaylardı. Bizi her zaman büyük coşkularla karşılayan gençlerde, o gün garip bir durgunluk, tutukluk ve huzursuzluk vardı. Ne olduğunu sordum. Gençlerden birisi kalktı. “Milletimiz kan ağlarken, biz kalkıp da göbek mi atalım?” dedi. Doğru konuşan mert insanları severdim. Ancak ne demek istediğini anlamamıştım. Arkasından bir kız kardeşimiz kalktı. “Mehmetçiklerimizin başına Amerikalılar çuval geçirdiler. Bundan haberiniz yok mu?” dedi. Arkalardan “Kahrolsunlar!” sesleri yükseldi. Ben müdahale ettim. Havayı yumuşatmak için Atatürk’ten bir hatıra anlattım.

İngiliz Kralı Corc Türkiye’ye misafir geliyor. Mustafa Kemal kendisini Dolmabahçe Sarayı’nın rıhtımında karşılıyor. Kral tam karaya çıkacağı anda, içinde bulunduğu filika bir dalga ile çalkalanıyor. Kral yere düşüyor. O sırada Mustafa Kemal, yardım etmek için elini uzatmış bulunmaktadır. Kral doğrulunca, ipek mendili ile pislenen elini temizlemek istiyor. Atatürk, “Uzatın elinizi ekselans uzatın. Vatanımın toprağı benim elimi kirletmez” diyor.

Kral, Ankara Palas’ta ağırlanacaktır. Garsonluğu da Mehmetçikler yapmaktadır. Biri servis yaparken, birden Atatürk’le göz göze geliyor. Heyecanından tepsi elinden düşüyor. Yemekler dökülüyor. Kral gülüyor. Mustafa Kemal ona dönüyor. “Biz bu millete her şeyi öğrettik ama, hizmetkârlığı öğretemedik” diyor. Ecdadımız Osmanlı, kendilerine sığınan İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ı Ruslara teslim etmemek için savaşı göze alıyor. Padişahımız “Ben milletimin şerefine leke süremem” diyor. Bu mertliğimize bütün dünyayı hayran bırakıyor.

Başlarına çuval geçirilenlerin kapısında bir Mehmetçik nöbet tutuyor olsaydı, Amerikan gâvurlarına parola sorardı. Bilmeyen kendi komutanı, hatta öz babası olsa dahi ona bir adım attırmazdı. Subay ve astsubaylarımız İslâm düşmanı Haçlıları dost biliyorlar ya... ABD’li dostlarına, kapıları sevinçle açıyorlar. Onlar da başlarına çuval geçirerek, milletimizin onurunu çiğniyorlar. Biz bu kalleşliğin intikamı alınacak diye beklerken, komutanlarımız, onların direktifi ile Kuzey Irak’a çıkarma yapıyorlar. Karşılarına bir avuç baldırı çıplak peşmerge çıkınca da harekâta son verip dönüyorlar. Tabiî ki Amerikan uşaklarına, gereken dersi vermek, ortalama her 10 senede bir darbe yapmak kadar kolay değil.

Anlaşılıyor ki bizimkiler irticaî simge saydıkları başörtüsü ile uğraşmaktan, bir gün kendilerinin başlarına da çuval geçirileceğini hiç düşünmemişler. Milletimize o acı olayı yaşatan, o zamanki ABD’li komutan, korgeneral, bugün bize akıl vermeye kalkıyor. Küstahça, “Silahla terör meselesini çözemezsiniz. PKK ile bir masaya oturarak, barışçı bir yol izlemelisiniz” anlamına gelen sözler söylüyor. Bizimkiler, herif daha ağzını açar açmaz “Hoşt! çüş!” diyeceklerine... Hınçlarını TBMM’nin hür ve bağımsız çatısı altında konuşan lîderlerden çıkartıyorlar. Doğrusu ben, yıllarca, sanal bir irticayı birinci öncelikli tehlike sayan, sonra da hatalarını kabule yanaşmayan komutanlarımızı sevebilmek için kendimi çok zorluyorum. İnanıyorum ki masûm ve mazlum halkımız da öyle... Haklı olup olmadığımız yarınki yazımızda anlaşılacaktır inşallah... Mü’min olana, ironi yapıyorum diye köçek gibi eğip bükerek kıvırtmak yakışmaz. Doğru ve mertçe konuşmak en büyük vatanperverliktir. Derin saygılarımla...


Önceki ve Sonraki Yazılar
Arşivi