Ahmet Varol

Ahmet Varol

Şehadeti İstemek En Yüce Arzudur

Şehadeti İstemek En Yüce Arzudur

Ebu Davud, Nesai, Tirmizi, İbnu Hibban ve Hakim'in rivayet ettiğine göre Eslem ibnu Yezid şöyle demiştir: "İstanbul'daydık. Birden karşımıza Bizans kuvvetlerinden büyük bir asker birliği çıktı. Bu arada bir mücahit Bizans güçlerinin arasına daldı. Ta ortalarına kadar girdi. Sonra aralarından sıyrılıp çıktı. İnsanlar bunu görünce: "Subhanallah! Bu adam kendini tehlikeye atıyor" dediler. Bunun üzerine Ebu Eyyub el-Ensari (r.a.) şöyle dedi: "Ey insanlar! Siz bu ayeti (yani "kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara, 195) ayetini) böyle mi yorumluyorsunuz. Bu ayet biz ensar topluluğu hakkında inmiştir. Allah İslam'ı kuvvetlendirince ve destekçileri de çoğalınca biz kendi aramızda gizlice: "Mallarımız zayi oldu. Yüce Allah da zaten İslam'a güç kazandırdı. Artık mallarımızın başında durup da onlardan zayi olanları düzeltsek" dedik. Bunun üzerine Yüce Allah bize cevap olarak bu ayeti kerimeyi indirdi. Burada tehlike ile kastedilen savaştan geri kalarak malların başında durup onları düzeltmeye çalışmaktır."
İlim adamları bu rivayete binaen bir kişinin öldürüleceğini bilse bile düşmana zarar vermek için onların saflarına dalmasının caiz olduğunu söylemiş; hadisin şerhinde de: "Şayet bir kişinin hücumu cesaretinden doğuyor ve bununla düşmanı korkutacağını yahut Müslümanları düşmanlara karşı teşvik edeceğini veya buna benzer sahih bir maksat umuyorsa bütün alimlerce bu iyidir" demişlerdir.
Taberi'nin rivayetine göre Ebu İshak, Bera ibnu Azib (r.a.)'e: "Bir adam yalnız başına düşmandan bin kişilik bir grubun içine dalarsa, Yüce Allah'ın: "Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın" derken kastettiği kimselerden olur mu?" diye sordu. Bera (r.a.) da şöyle cevap verdi: "Olmaz. Öldürülünceye kadar çarpışsın. Allah, peygamberine: "Allah yolunda savaş. Sen sadece kendinden sorumlusun." (Nisa, 4/84) diye buyurdu."
Maliki mezhebinin ileri gelen fıkıhçılarından Ebu Bekr ibnu Muhammed ibnu'l-Arabi bir kişinin kalabalık bir düşman grubuna saldırıda bulunması hakkında şöyle demiştir: "Bana göre doğru olan bunun caiz olduğudur. Çünkü bunda dört husus var: Birincisi: Şehadeti istemek. İkincisi: Düşmana zarar vermek. Üçüncüsü: Müslümanları onlara karşı cesaretlendirmek. Dördüncüsü: Düşmanları moral yönünden zayıflatmak. Çünkü onlar: "Bu bir kişi böyle yaparsa hepsi birden neler yapar!" diye düşüneceklerdir."
Burada dikkat edilirse “şehadeti istemek” bir amelin delilleri arasında sayılmıştır. Bırakın şehadeti istemenin münferiden caiz olmasını, başka bir amelin cevazına bile gerekçe oluşturuyor.
Bu konuda daha pek çok delil sıralayabiliriz. Ama meselenin anlaşılması için bu kadarı yeterlidir.
Mavi Marmara'daki vahşi katliam, kardeşlerimizin saldırması sonucu değil siyonist düşmanın vahşi bir saldırı gerçekleştirmesi sonucu vuku buldu. Üstelik bu saldırı, sabah namazını kıldığımız sırada önce namaz kılınan güvertenin hedef alınması suretiyle başlatıldı. Bazı kardeşlerimiz de bu ilk saldırıda yaralandı. Böylesine vahşi bir saldırıya maruz kalan insanların yapması gereken de “gelin bizi öldürün demek!” değil canlarını, gemideki hanımları, kendilerini savunma imkânından yoksun diğer insanları ve emanetleri savunmaktı.
Antalya'dan gemiye bindiğim andan itibaren birçok kişiyle görüştüğüm halde kimsenin “biz ölüme; şehit olmaya gidiyoruz” dediğini duymadım. Hatta kendisiyle gemide zaman zaman bir araya geldiğim İHH Başkanı Bülent Yıldırım başta olmak üzere kimse böyle bir saldırı beklemiyordu. Bizim geminin içinde duyamadığımızı birileri binlerce km uzaktan nasıl duyabilmiş, hayret ediyorum!
Cevdet Kılıçlar elindeki fotoğraf makinesiyle siyonist saldırganların vahşi saldırılarını kayıt altına alıp tüm dünyanın gözleri önüne sermeye çalıştığı, Furkan Doğan kardeşimiz olayları anında dünya kamuoyunun dikkatine sunmaya çalışan ekibe yardımcı olduğu sırada, İbrahim Bilgen kardeşimiz Mescidi Aksa'nın muhafızı Şeyh Raid Salah'a benzetilerek, Çetin Topçuoğlu kardeşimiz havadan helikopterlerle indirilen katillerin kaptan köşküne girmelerine engel olduğu için ve diğer kardeşlerimiz de orada sadece kendilerinin değil bütün ümmetin namusunu, iffetini savunma gibi kutsal bir görevi ifa ederken şehit edilmiş veya yaralanmışlardır. Kimse siyonist düşmana “gelin beni öldürün ben şehadet istiyorum” diyerek düşmanın kucağına atılmadı. Ümmete düşen de namusunu savunanları savunmak, onlara sahip çıkmaktır.
Başta söylediğimiz gibi kastedilen Mavi Marmara şehitleri olmasa bile Filistin'de ve Lübnan'da siyonist katillere yahut İslâm âleminin farklı bölgelerindeki işgalci düşmanlara karşı duran, kahramanca göğüs geren, yeri geldiğinde ölümü ve şehadeti arzulayarak işgalci saldırganların karşısına çıkıp hayatlarını feda eden kardeşlerimizin şehadetleri hakkında ileri geri konuşmaya kimsenin hakkı yoktur. Şehit edilenlerin kalplerinde olanı ise sadece Allah bilir, dolayısıyla kalplerindekine göre hesap sorma yetkisi de sadece O'na mahsustur.
Ne mutlu Allah yolunda şehadeti en yüce arzu ve bir ahit bilenlere! Ne mutlu sözlerine sadık kalanlara!


Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Ahmet Varol Arşivi